Ana içeriğe geç

Güneş Altunkaş’tan yeni roman: '7 Günlük Sessizlik'

Güneş Altunkaş, '7 Günlük Sessizlik' adlı romanında çağımızın en büyük çelişkisini mercek altına alıyor: Bağlantı çağında derin bir yalnızlık. Gerçek hayattan ne zamandır bu kadar uzağız? Yedi Günlük Sessizlik, susarak anlatanların, görmeden hissedenlerin ve hâlâ “gerçek” bir temas arayanların romanı.

Güneş Altunkaş’tan yeni roman: '7 Günlük Sessizlik'
Birgün
16

Selen ÇAVUŞOVALI

Güneş Altunkaş'ın '7 Günlük Sessizlik' adlı kitabı Destek Yayınları etiketiyle raflardaki yerini aldı. Yedi Günlük Sessizlik, dijital gürültünün, görünür olma zorunluluğunun ve sürekli çevrimiçi olmanın ortasında, içedönük bir cesaret hikâyesi anlatıyor. Güneş Altunkaş ile romanı ve romandaki Cem karakteri odağında 'insan'ı konuştuk.

-Kitap boyunca sessizlik sadece bir durum değil, neredeyse bir varoluş biçimi gibi duruyor. İnsan kendine en çok sessizlikte mi yaklaşır?

Gürültü, çoğu zaman insanın kendinden kaçma biçimi olabiliyor. Sessizlik ise insanı kendi zihniyle, korkularıyla, eksikliğiyle baş başa bırakır. Bu yüzden sessizlik hem çok ürkütücü hem de çok dürüst. Romandaki Cem karakterinde de bunu görmek mümkün; o sustukça aslında içindeki gerçek ses daha görünür hale geliyor.

-Cem’in yaşadığı kayıp sonrası oluşan içsel boşluk, bir yıkım mı yoksa dönüşümün başlangıcı mı?

Cem’in yaşadığı kayıp ilk bakışta büyük bir yıkım gibi görünüyor. Ama insanın bazen en büyük dönüşümlerini tam da kırıldığı yerlerden yaşadığına inanıyorum. O boşluk, yalnızca eksilme değil; aynı zamanda insanın kendini yeniden kurmaya başladığı bir alan. Acı, insanı ya tamamen dağıtır ya da onu ilk kez gerçekten kendine yaklaştırır. Cem’in hikâyesi de biraz bununla ilgili.

-Metinde çocukluk deneyimlerinin yetişkinlik üzerindeki etkisi belirgin. İnsan gerçekten çocukluğunu aşabilir mi, yoksa onu sadece taşır mı?

Çocukluk insanın içinde kapısı kapanmayan bir oda gibi. İnsan yetişkinliğinde çocukluğunu bütünüyle aşamaz. Onu taşır, onunla yaşar, bazen ondan kaçar ama yine de içinde taşımaya devam eder. Yetişkinlik dediğimiz şey de biraz çocukken eksik kalan parçalarla baş etmeyi öğrenmek. Cem’in dünyasında da çocukluk yalnızca geçmiş değil; bugünü şekillendiren görünmez bir gölge gibi.

-Kitapta 'duyulamayan' ama hissedilen bir anne figürü var. Sevgi, ifade edilmeden de aktarılabilir mi?

Kesinlikle aktarılabilir. Hatta bazen en güçlü sevgi biçimleri hiç söylenmeyenler. Özellikle anne sevgisi bazen bir bakışta, bir sessizlikte, bir fedakârlıkta yaşar. Kitaptaki anne figürü fiziksel olarak çok görünür değil belki ama duygusal olarak metnin her yerine sinmiş durumda. Çünkü bazı insanlar yokluklarıyla bile hayatımızda kalmaya devam eder. Keşke anneler ölümsüz olsa değil mi?

-Baba figürü üzerinden görülen sertlik ve kopukluk, bir bireyin iç dünyasında nasıl izler bırakır?

Baba figürü bir insanın iç dünyasında çok derin izler bırakabiliyor. Özellikle sevginin sertlik üzerinden kurulduğu ilişkilerde çocuk, büyüdüğünde bile kendini yeterince değerli hissedemeyebiliyor. Cem’in içindeki yalnızlık ve kopukluk biraz da bu duygusal mesafeden besleniyor. Çünkü çocuk bazen sadece görülmek ister. Görülmeyen çocuk ise büyüdüğünde bile içinde sessiz bir eksiklik taşır ve bu onun tüm hayatına yansır.

-Modern insanın sürekli uyarana maruz kalması, iç sesini bastırmasına mı neden oluyor?

Evet, modern insanın en büyük problemlerinden biri bu. Sürekli bir ekran, bildirim, ses, görüntü bombardımanı içindeyiz. İnsan artık düşünmeye değil, sürekli oyalanmaya alışıyor. Oysa iç ses bazen ancak sessizlikte duyulur. Modern dünya bize sürekli dışarıya bakmayı öğretiyor ama içimize bakmayı unutturuyor.

-Sosyal çevre içinde var olup duygusal olarak yalnız kalmak, günümüz insanının en temel çelişkisi mi?

Çağımızın en büyük çelişkilerinden biri bu. İnsanlar hiç olmadığı kadar birbirine bağlı görünüyor ama aynı zamanda hiç olmadığı kadar yalnızlar. Sosyal çevreler, takipçiler, kalabalıklar… Bunların hepsi gerçek yakınlığın yerini tutmuyor.

-Cem’in çevrimdışı kalmayı seçmesi bir kaçış mı, yoksa bilinçli bir farkındalık hali mi?

Bir kaçıştan çok bilinçli bir geri çekilme hali. Cem’in çevrimdışı kalması, dünyadan kopmak istemesi değil; aksine dünyayı gerçekten duymaya çalışması. Sürekli telefonlara, sosyal medyaya, yapay zekaya bağlı olduğumuz bir çağda bazen bağlantıyı kesmek, insanın kendine ulaşabilmesi için gerekli hale geliyor.

-İnsan, kendi acısıyla yüzleşmeden gerçekten olgunlaşabilir mi?

İnsan acısıyla yüzleşmeden sadece zaman geçirir ama dönüşemez. Olgunluk çoğu zaman insanın kendi kırılganlığını kabul etmesiyle başlıyor. Acıyı bastırmak başka, onu anlamaya çalışmak başka bir şey. Cem’in hikâyesinde de asıl mesele acının varlığı değil; onunla nasıl yaşamayı öğrendiği.

-Kitapta sık sık hissedilen ama açıkça söylenmeyen bir soru var: İnsan kendini gerçekten tanıyabilir mi?

Bu aslında beni en çok düşündüren sorulardan biri. İnsan kendini tamamen tanıyabilir mi, emin değilim. Çünkü insan sürekli değişen bir varlık. Bazen kendimizi en çok tanıdığımızı düşündüğümüz anda bile içimizden bambaşka biri çıkabiliyor. Belki de mesele tamamen tanımak değil; kendimize dürüst kalabilmek.

-İnsanın en büyük yanılsaması başkalarını anlamaya çalışırken kendini ihmal etmesi mi?

Evet, çoğu insan başkalarını anlamaya çalışırken kendi iç dünyasını ihmal ediyor. Çünkü insan bazen kendi yaralarına bakmaktansa başka insanların hikâyelerine odaklanmayı daha kolay buluyor. Oysa insanın en zor karşılaşması kendiyle olan karşılaşması. Kitapta da bu yüzden dış dünyadan çok iç dünyayı önemli hale getirmeye çalıştım..

-Bu metni bir psikolojik süreç olarak okursak, Cem’in hikâyesi bir 'iyileşme' anlatısı mı yoksa bir 'farkına varma' hikâyesi mi?

-Cem’in hikâyesini klasik anlamda bir 'iyileşme' hikâyesi olarak görmüyorum. Daha çok farkına varma süreci. Çünkü insan her zaman tamamen iyileşmeyebilir. Ama kendini, yaralarını, korkularını fark etmeye başladığında başka bir bilinç seviyesine geçer. Cem’in dönüşümü de tam olarak burada başlıyor: Dünyayı değil, önce kendi içindeki sessizliği duymaya başladığında.

Kaynağa Git

İlgili Haberler