Ana içeriğe geç

Beyhan Budak anlattı: 'Sosyal medya bir yaşam pornosu'

Günümüz insanı hiç olmadığı kadar fazla bilgiye, içeriğe ve psikolojik kavrama erişebiliyor. Ancak bu durum her zaman kendimizi daha iyi anlamamızı sağlamıyor. Uzman Klinik Psikolog ve yazar Beyhan Budak, sosyal medyanın beslediği kıyaslama kültürünün yarattığı “kaçırılmış cennet” hissini anlattı.

Beyhan Budak anlattı: 'Sosyal medya bir yaşam pornosu'
Cumhuriyet
16

Günümüz psikolojinin çağı. Çünkü insanlığın belki de kendisini anlamaya en çok uğraştığı ve en çok anlam boşluğunda olduğu çağda yaşıyoruz.

Ancak psikolojinin günlük yaşamın içine girmesi, dertlerimize deerman olduğu anlamına gelmiyor.

Uzman Klinik Psikolog ve yazar Beyhan Budak, Kronik Kitap çıkışlı “Kendini Tüketmeden Yaşa” isimli kitabında hemen herkesin yanıtını aradığı soruları kendi yaşam deneyimlerini de ele alarak tartışmaya açıyor.

Budak ile günümüzün merak edilen sorularını konuştuk...

Image

- Hukuk yerine psikolojiyi seçtiğiniz dönemde bu karar önemli bir risk olarak görülüyordu. Geriye dönüp baktığınızda insanı daha çok zorlayan şey nedir: Risk almak mı, kendi yolundan uzaklaşmak mı?

Evet, ailem tarafından sonu bilinmez, mesleki bir garantisi olmayan bir bölümdü psikoloji ama yaklaşımları hiçbir zaman baskı boyutunda olmadı. O dönem bana çekici ve eğlenceli gelen yolu seçtim. Aslında kendi tutkusunu keşfetmiş biri değildim. Yürürken mutlu olacağımı düşündüğüm yolu seçen biriydim. Risk almak dediğimiz konu tam da burada karşımıza çıkıyor. Hayatın dayattığı garanti çözümlere itiraz edip “bana iyi gelen şey başka” diyebilmek.

Bana göre risk alabilen ve alamayan insanların temel farklarından biri şu: Risk alanlar bir şeyler ters gitse de onu düzeltebileceklerini düşünüyorlar. Risk alamayanlar ise bir şey ters giderse hayatın altüst olacağına inanıyor. Risk almadıkça da var olan koşulları kaybetme korkusu büyüyor.

-⁠ ⁠Kitabı tamamlama tarihini pencerenizin önündeki ceviz ağacının yeniden yeşermesine göre belirlediğinizi anlatıyorsunuz. Doğanın ritmini bir ölçü olarak almak yazma sürecinizi nasıl etkiledi?

Ben biraz dağınık bir insanım, dikkatim çok çabuk dağılıyor. Kendimi zorlamadıkça, taahhütler vermedikçe çalışmayı erteleyebiliyorum. Bunun için kendimce bir yol buldum. Bir yazı yetişecekse kendime, “Bu yazı bitmeden dışarı çıkamayacaksın” kuralı koyuyorum. “Kendini Tüketmeden Yaşa” için çalışırken tam karşımda ceviz ağacını fark ettim ve kendime, “Ceviz ağacı yeşerince kitabımı bitirmiş olacağım” diye bir şart koydum. Ben de onun temposuna uydurdum kendimi. Bence insan kendi zayıf noktalarını bilmeli. İlham gelsin, keyfim gelsin dersem o iş asla bitmiyor.

KAÇIRILAN CENNET HİSSİ

-⁠ ⁠Sizce bugün insanların baş etmekte en çok zorlandığı duygu hangisi?

Bir cennet varmış da onu kaçırıyormuşuz hissi. Bunu da sosyal medya tetikliyor. İlişkilerde, maddi konularda, iş hayatında hep karşımıza çıkıyor. Yaşadığın hayata bakıyorsun, bir de başkalarının hayatına... Sen hayatın hakkını verememişsin gibi geliyor. Bu kıyaslama hali dünyanın bana adil davranmadığını hissettiriyor.

Doğru, bu dünya hiç adil değil ama yapacak bir şey var mı bundan da emin değilim. Bu cenneti kaçırıyorum hissi ve adaletsizlik algısı insanlarda var olan kaygıyı ve değersizlik duygusunu çok artırıyor. Günümüz dünyası fiziksel koşullar açısından daha konforlu ama psikolojik olarak belki de en zor zamanlarda yaşıyoruz.

-⁠ ⁠Sosyal medya bir yandan ilham verirken bir yandan da yetersizlik hissini besleyebiliyor. Bu dengeyi korumak için nasıl bir yaklaşım geliştirmek gerekiyor?

Kesinlikle öyle. Sosyal medyada bir yaşam pornosu izliyoruz. Gerçekte olmayan şeyler parlatılarak öyleymiş gibi gösteriliyor. Gördüğümüzden yola çıkarak başkalarının hayatı daha güzelmiş gibi geliyor. Ama benim gözlemim, kişi ne kadar bilinçli olursa olsun sosyal medya maruziyeti fazlaysa bundan kendini koruyamıyor.

Günde 3-5 saat sosyal medyada zaman geçiriyorsanız, izledikleriniz bir hipnoz gibi sizi etkiliyor. Bu etkiden kurtulmanın yöntemi ise çok karmaşık değil: Süreyi azaltmak, bazı günler hiç girmemek. Kendim için de uyguluyorum bunu. Bir iki gün uzak kalınca gözümün önündeki perde iniyor. Şaşırtıcı derecede basit ama çok etkili.

-⁠ ⁠Peki kitabı yazarken sizi en çok şaşırtan farkındalık ne oldu?

Bu kitabın mantığı şu: Günlük hayatta canımı sıkan olaylarda kendime, “Beyhan kendine terapiye gelseydin ona bu durumda ne söylerdin?” diye soruyorum. Bu soruya verdiğim cevaplar kitaptaki metinleri meydana getirdi.

Kitabı yazarken fark ettiğim şey, insanın uzun vadeli ruh halini büyük dertlerden çok farkında olmadığı küçük sıkıntıların etkilediği oldu. Adını koyamadığımız gerginlikler, diğer insanların yaptığı küçük manipülasyonlar birikiyor ve uzun vadede içeride bir birikmişlik oluşturuyor. Bunları çözümlemek insana daha iyi hissettiriyor.

EZBERE YAŞAMAK

-⁠ ⁠İnsan kendini en çok hangi alışkanlıklarıyla tüketiyor?

Ezbere yaşamak insanı çok tüketiyor. İçine doğduğun ailenin alışkanlıkları ve toplumun beklentileriyle hayatını biçimlendirmek, kullanmak zorunda olduğun bir ilacı yanlış dozajda kullanmak gibi. Bir süre sonra enerjin düşüyor, yaşama sevincini kaybediyorsun. İnsanların kendilerine şu soruları sorması gerekiyor: En çok nerede inciniyorum, nerede güçsüz hissediyorum, nerede tökezledim?

Kişi zayıf noktalarını bilip onları destekleyecek alışkanlıklar geliştirmeli. Bana iyi gelen şey üretmek. Bir şeyler ürettiğim ve sonrasında bunları okuyan ya da izleyen insanlarla karşılaştığım zaman ruhumda çiçekler açıyor.

-⁠ ⁠Psikoloji dili artık her yerde karşımıza çıkıyor. Bu görünürlük insanların kendilerini anlamalarına mı yardımcı oluyor yoksa yeni etiketler üretip onları o etiketlerin içine mi hapsediyor?

Etiketler çok güçlü artık. Eskiden insanlar birbirlerine aptal ya da salak derken, şimdi psikopat, narsist, ruh hastası gibi ifadeleri hakaret amaçlı kullanıyor. Bu durum hem bu kavramların içini boşaltıyor hem de buna maruz kalan insanları olumsuz etkiliyor. Bir de etiketlere hapsolma durumu var.

Günümüzde kullanılan tanı sistemi fiziksel hastalıklardaki gibi değil. Ancak insanların depresyonun ya da kaygının bazı belirtilerini yaşamın doğal akışı içinde deneyimlemesi, sanki bir hastalıkmış gibi değerlendiriliyor. Halbuki coşku, hüzün ve endişe gibi birçok duygu hayatın doğal bir parçası ve zaman zaman bunları yaşamamız gerekiyor.

ÇÖZÜM ARARKEN ÇÖZÜMSÜZLÜĞE İTİLMEK

-⁠ ⁠Sizce artan psikoloji ilgisi gerçekten iyileşme arzusundan mı kaynaklanıyor, yoksa insanlar yaşadıkları kırılmaları bir kimliğe dönüştürmeye mi daha yatkın?

Bence ikisi de geçerli. Toplumca bir farkındalık yaşıyoruz, travmalarımızı fark ediyor, geçmişimizi sorguluyor ve tekrar eden örüntüleri değiştirmek için çabalıyoruz. Bunu çok olumlu değerlendiriyorum. Ancak geçmişi ve travmaları aşırı konuşmak bizi çözüme değil çözümsüzlüğe itebiliyor.

Bir yerde, “Tamam, oraları inceledik; şimdi ne yapmam gerekiyor?” aşamasına geçmek gerekiyor. Bir de psikoloji hayatımıza kozmetik olarak girdi. Kendi günahlarımızı aklamamıza yardımcı oluyor. İnsanlar bazen yaptıkları şeyleri değiştirmek yerine onlardan dolayı hissettikleri rahatsızlıktan kurtulmaya çalışıyor. Maalesef psikoterapi bazı durumlarda insanın günahları için haklı ve makul sebepler bulmasına yarayan bir araca da dönüşebiliyor.

KENDİNİ TAKDİR ET

-⁠ ⁠Kitap boyunca insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye özel bir yer veriyorsunuz. Sizce insanın kendine gösterebileceği en büyük şefkat nedir?

Bir insanın kendisine gösterebileceği en büyük şefkat, verdiği mücadeleyi takdir etmektir. Hata yapmış, aynı hatayı tekrar etmiş, beklediğinden düşük performans göstermiş ya da başarısız olmuş olabilir. Hep kendime şunu söylüyorum: “Ama çok uğraştın Beyhan, canın sağ olsun.” Gerçekten hepimiz çok küçük şeyler için bile büyük mücadeleler veriyoruz. Bunu takdir etmek en büyük şefkat.

‘DÜNYAYI GEZMEDEN DE MUTLU OLABİLİRSİN’

-⁠ ⁠Wellness kültürü insanlara sürekli daha mutlu, daha üretken ve daha parlak olmaları gerektiğini söylüyor. Siz ise Virginia Woolf’un “Aceleye gerek yok, ışıldamaya gerek yok” sözünü hatırlatıyorsunuz.

Bu çok yoğun bir baskı gerçekten. Herkes iz bırakmak, yüzlerce yıl sonra hatırlanmak zorundaymış gibi bir algı var. Bence hayat böyle yaşanmaz. Biz küçük işlerin insanı oldukça huzurlu hissediyoruz. Dünyayı gezmesen de mutlu olabilirsin, küçük bir yerde işe gidip gelirken de üretken olabilirsin. Ama bu parlama arzusu sanki hepimizin yerine getirmesi gereken özel bir görev varmış gibi bir baskı yaratıyor. Bu da insanda ciddi bir başarısızlık duygusuna sebep oluyor.

Kaynağa Git

İlgili Haberler