Ana içeriğe geç

Kıyı artık taşımıyor

Kıyı ve Deniz Mühendisi, İZDENİZ Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Işıkhan Güler, Ege kıyılarındaki temel meselenin tekil sorunlardan değil, kıyının taşıma kapasitesini aşan toplam baskıdan kaynaklandığını söyledi. Güler’e göre turizm, ikinci konut, liman faaliyetleri, kentleşme, kirlilik ve iklim riskleri aynı kıyı coğrafyasında üst üste binince kıyılar hem ekolojik hem de kamusal açıdan kırılgan hale geldi.

Kıyı artık taşımıyor
Birgün
16

Türkiye’nin kıyı kentlerinde yaşanan sorunlar artık yalnızca “imar”, “çevre” ya da “turizm” başlıklarıyla ayrı ayrı açıklanamayacak kadar iç içe geçmiş durumda. Ege kıyılarında plansız kentleşme, ikinci konut baskısı, turizm yoğunluğu, liman ve lojistik faaliyetleri, atıksu ve katı atık yükü, su stresi, iklim kaynaklı riskler ve parçalı yönetim modeli aynı anda kıyıyı zorlayan bir durum söz konusu.

İzmir Körfezi, bu açıdan önemli bir erken uyarı alanıydı. Kentleşme, havza kaynaklı kirlilik, sanayi baskısı ve ekolojik kırılganlık aynı sistem içinde buluşuyor. Çeşme gibi turistik yarımadalar mevsimsel nüfus artışı ve ikinci konut yoğunluğuyla altyapı kapasitesini zorlarken, Kuşadası gibi alanlar liman-kent ilişkisi ile kamusal kıyı kullanımının birlikte yönetilmesi gerektiğini gösteriyordu.

Kıyı ve Deniz Mühendisi, İZDENİZ Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Işıkhan Güler ile kıyıların halka açık olmasına rağmen neden fiilen kapandığını, belediyelerin kıyı talanına karşı ne yapabileceğini ve yurttaşın denize ücretsiz, eşit erişimi için nasıl bir model kurulması gerektiğini konuştuk.

Kıyıların halka açık olması yasal bir hakken, pratikte neden uygulanamıyor?

Burada asıl kritik nokta şu: Hukuki ilke büyük ölçüde net. Sorun, norm eksikliğinden çok uygulama ve yönetim boşluğundan kaynaklanıyor. Kıyı Kanunu, kıyılardan yararlanmada kamu yararı, eşitlik ve erişim ilkelerini temel alıyor. Ancak pratikte kıyı yönetiminde yetkiler çok parçalı. Belediyeler, bakanlıklar, turizm idareleri, koruma kurulları, enerji ve sanayi kurumları, özelleştirme süreçleri ve özel statülü alanlar aynı kıyı üzerinde farklı kararlar üretebiliyor. Bu yapı, kamu yararını tek elden ve tutarlı biçimde gözetmeyi zorlaştırıyor. İlke kamusal; fakat uygulama çoğu zaman proje, tahsis, işletme ve parçalı plan kararları üzerinden ayrıcalıklı kullanımlar yaratabiliyor. Kamusal erişim yalnızca hukuki olarak değil, fiziksel olarak da kesilebiliyor. Sahil yolları, demiryolları, dolgular, özel işletmeler, çitler ya da fiili kullanımlar yurttaşın kıyıya erişimini kâğıt üzerinde kalan bir hakka dönüştürebiliyor. Bir diğer sorun da havza ile kıyının birlikte yönetilmemesi. Kıyıdaki problemin önemli kısmı kıyıda değil, havzada başlıyor. İzmir Körfezi örneğinde olduğu gibi derelerden taşınan kirleticiler, besin tuzu yükü ve yarı kapalı ekosistem yapısı kıyı yaşamını doğrudan etkiliyor. Kısacası sorun, hakkın tanınmaması değil; bu hakkı günlük planlama ve denetim pratiğine dönüştürecek kurumsal mekanizmanın eksik olmasıdır.

ÖNEMLİ BİR MÜDAHALE ALANINA SAHİP

Belediyeler kıyı talanına karşı ne yapabilir?

Belediyeler, kıyı talanına karşı mücadelede önemli bir müdahale alanına sahip. Özellikle büyükşehir belediyeleri stratejik plan hazırlayabilir, nazım imar planlarını yapabilir, ilçe uygulama planlarını denetleyebilir, çevrenin, su havzalarının ve tarım alanlarının korunmasına yönelik görev üstlenebilir. Katı atık, hafriyat, sanayi ve tıbbi atık hizmetleri, deniz araçlarından kaynaklanan atıkların toplanması, su ve kanalizasyon hizmetleri, dere ıslahı, ruhsatlandırma ve denetim gibi alanlarda da belediyelerin doğrudan sorumlulukları var. Bu yetkiler doğru kullanıldığında belediyeler yalnızca itiraz eden değil; veri üreten, denetleyen, planlayan ve kamusal hizmet geliştiren bir aktöre dönüşebilir. Kıyı ve körfez suyu izleme verilerinin kamuya açılması, yüzer atıkların düzenli toplanması, izleme ağlarının genişletilmesi ve çevre denetimlerinin yapılması belediyelerin somut müdahale kapasitesini gösterir. Belediyelerin bir diğer gücü de kamusal ekonomi ve katılımcı yönetimdir. Mesele yalnızca “yasak koymak” değil, kıyıyı kamu için yeniden işletmektir. Meclis kararları, plan duyuruları, tutanaklar, dijital katılım platformları ve hemşehri iletişim kanalları kıyı kararlarında erken uyarı mekanizması gibi çalışabilir. Hukuki mücadele tarafında ise belediyeler plan değişikliklerine itiraz edebilir, askı süreçlerini etkin kullanabilir, kurum görüşü verebilir, ruhsat ve denetim yetkisini işletebilir. Gerekirse yürütmeyi durdurma talepli davalarla sürece müdahil olabilir.

KURUMSAL DİRENÇ ÜRETME

Belediyelerin bu konuda eksik kaldığı noktalar var mı?

Evet, belediyelerin eksik kaldığı noktalar var. Ancak bunların önemli bir kısmı yalnızca belediyelerin ilgisizliğinden değil, sistemin yapısından kaynaklanıyor. İlk sorun yetki ve ölçek uyumsuzluğu. Kıyı alanlarında planlama, tahsis, denetim ve uygulama çok sayıda merkezi ve yerel aktör arasında dağılmış durumda. Belediye yerelde sorunu görüyor; ancak enerji, liman, özelleştirme, büyük altyapı, özel koruma statüsü ya da bakanlık onaylı kıyı yapısı gibi başlıklarda belirleyici karar çoğu zaman belediye dışında alınıyor. İkinci sorun finansman ve teknik kapasite. İleri biyolojik arıtma, izleme sistemleri, geri kazanım, laboratuvar altyapısı ve mühendislik yatırımları ciddi kaynak gerektiriyor. Kıyıda iyi yönetim yalnızca niyetle değil; veri, teknik kapasite ve sürdürülebilir finansmanla mümkün olabilir. Üçüncü sorun katılımın sürekliliği. Türkiye’de katılım çoğu zaman proje aşamasında kalıyor. Oysa kıyı yönetiminde yurttaşların, meslek odalarının, çevre platformlarının, balıkçıların, mahalle örgütlerinin ve engelli örgütlerinin sürekli biçimde sürece dahil olması gerekir. Bir diğer önemli mesele de belediyelerin kendi içindeki tutarlılık sorunu. Belediyeler bir yandan kıyıyı savunan aktör olabilirken, diğer yandan kısa vadeli yatırım baskıları altında plan esneten aktöre dönüşebiliyor. Bu nedenle belediyelerin yalnızca yetki yetersizliğini değil, rant baskısına karşı kurumsal direnç üretme kapasitesini de tartışmak gerekiyor.

Yurttaşın denize ücretsiz ve eşit erişimi için nasıl bir model öneriyorsunuz?

Öncelikle kıyıyı bir gayrimenkul değil, kamusal altyapı olarak görmek gerekiyor. Bu bakış açısıyla dört ayaklı bir model kurulabilir. Birincisi hukuki ve kurumsal ayak. Kıyıya tam erişim, kamu yararı, eşit kullanım ve halk katılımı ilkeleri yalnızca söylem değil, bağlayıcı uygulama standardı haline getirilmelidir. İkincisi yönetim ayağı. Belediye, merkezi idare, meslek odaları, balıkçılar, mahalle örgütleri, engelli örgütleri ve çevre platformlarının temsil edildiği sürekli çalışan kıyı meclisleri kurulabilir. Bu yapılar yalnızca görüş bildiren değil; tahsis, işletme, erişim ve kullanım kararlarını izleyen kamusal kurullar olmalıdır. Üçüncüsü kamusal ekonomi ayağı. Kıyıdan elde edilen gelirler yine kıyıya dönmelidir. Ücretsiz giriş, temel plaj hizmetleri, engelsiz erişim, ekolojik restorasyon, arıtma ve izleme sistemleri bu kaynakla finanse edilmelidir. Dördüncüsü ise iklim uyumu ayağıdır. Düşük kotlu kıyılarda yeni kalıcı yapılaşma yerine geri çekilme, sulak alan ve kumul koruması, doğa temelli çözümler, taşkın ve erozyon riskine göre kademeli kullanım modelleri benimsenmelidir. Denize erişim ancak üç koşul birlikte sağlanırsa eşit olabilir: Kıyıya fiziksel olarak ulaşabilmek, kıyıyı ücretsiz biçimde kullanabilmek ve karar alma süreçlerinde söz sahibi olabilmek. Mesele yalnızca kapıların açık olması değildir. O kıyıda çocuğun denize inebilmesi, yaşlının oturacak yer bulabilmesi, engellinin erişebilmesi, balıkçının barınağa ulaşabilmesi ve ekosistemin yaşayabilmesi gerekir.

Bugün bir kıyı belediye başkanı “kıyıları halka açacağım” dese, ilk olarak ne yapmalı?

Bir kıyı belediye başkanı “kıyıları halka açacağım” diyorsa, işe romantik bir söylemle değil, yönetimsel bir programla başlamalıdır. İlk adım envanter, ikinci adım hukuk, üçüncü adım ise kamusal işletme olmalıdır. Çünkü sahilde en çok yapılan hata, sembolik birkaç alan açılışı yapıp ana sistemi değiştirmemektir. Oysa etkili bir başlangıç için belediyenin önce işgal haritasını, erişim kesintilerini, ruhsat durumunu, yetki sınırlarını, valilikle koordinasyon mekanizmasını ve acil müdahale listesini hazırlaması gerekir. Başkan, sahadaki fiili durumu net biçimde ortaya koymalıdır. Hangi alanlarda fiziksel engel var? Nerelerde ruhsatsız yapılaşma bulunuyor? Hangi işletmeler kamusal geçişi engelliyor? Hangi noktalarda engelli erişimi yok? Hangi plajlar ücretsiz kullanılabilir? Hangi kıyı kesimleri belediye eliyle kamusal hizmete açılabilir? Bunlar somut olarak belirlenmelidir. İletişim stratejisi de hukuk kadar önemlidir. Başkan meseleyi “yatırıma karşı olmak” gibi değil; “kamu yararı, eşit erişim ve adil hizmet” olarak anlatmalıdır. Ana söylem şu olmalıdır: “Kıyıyı kapatmaya değil, kıyıyı herkes için çalıştırmaya geliyoruz.” Somut mesajlar da buna göre kurulmalıdır: “Ücretsiz erişim noktaları burada”, “Şu engeller kaldırıldı”, “Şu sahil kesiminde belediye işletmesi başladı”, “Şu ihlal için dava açıldı”, “Şu mahallede erişilebilir rampa yapıldı.” Kamusal destek, görünür ilk başarılarla büyür. Bu nedenle kıyıları halka açmak isteyen bir belediye başkanı önce veriye, hukuka ve sahadaki somut müdahalelere dayanan güçlü bir başlangıç yapmalıdır.

Kaynağa Git

İlgili Haberler