Ana içeriğe geç

Rasim Özdenören; İslamcı düşüncenin sanat sözcüsü…

Şöyle başlar 'Karamazov Kardeşler': 'Doğrusu ve doğrusu size derim: buğday tanesi yere düşüp ölmezse o yalnız kalır; fakat ölürse o, çok mahsul verir'... Bunu Rasim Özdenören ile kim bilir kaç kez konuşmuşuzdur. 'Buğday tanesi olun arkadaşlar, buğday tanesi' sözleri kulağımda. Çoğu arkadaşımıza ...

Rasim Özdenören; İslamcı düşüncenin sanat sözcüsü…
Star Gazetesi
16
Şöyle başlar 'Karamazov Kardeşler': 'Doğrusu ve doğrusu size derim: buğday tanesi yere düşüp ölmezse o yalnız kalır; fakat ölürse o, çok mahsul verir'... Bunu Rasim Özdenören ile kim bilir kaç kez konuşmuşuzdur. 'Buğday tanesi olun arkadaşlar, buğday tanesi' sözleri kulağımda. Çoğu arkadaşımıza okuma önerisi olarak zikrettiği Dostoyevski ve kitapları bana her zaman Rus edebiyatı ile Türk edebiyatı arasındaki sosyolojik yakın bağlamları deşifre etmiştir. Uzun kışların ardından boy veren bir buğday tarlası hayal edenlere selam olsun...Rasim Özdenören, benim neslim için, Batı'yı ölesiye karşıt olmaktan çıkartmış, dünyaya kompleks, korku ve yenilgi kapanlarının ardından bakmamayı söylemiş bir düşünce insanıdır.Usta edebiyatçı, düşünce insanı Üstad Rasim Özdenören, Hakka yürüdüğünde de en çok bunu düşünmüştüm, sanatsal zeminde Batı'ya ram olmadan, ait olduğumuz medeniyeti bugüne ve geleceğe taşıma sabrını şimdi kimden feyz alarak öğrenecek gençler, demiştim... Allah rahmet eylesin. Onu çoğu kişi halen çok yönlü bir entelektüel olarak anlatacaktır, ama benim için o sımsıcak bir baba, ağabey, arkadaş, dostluk öznesiydi... Gece dönüş uçağına hızla koşuştururken, 'kızım bu saatte dönülür mü' diye sorduğunda, 'Ankara'da bir akrabam yok abi, dönmem gerek' dediğimde, 'Ankara'da nasıl akraban olmaz, Ayşe Hanımla biz neyiniz oluyoruz, haydi gidelim' demişti mesela. Sevgili eşi Ayşe ablayla ikisinin sofrası da sohbeti de her daim misafirlere ve özellikle gençlere açıktı, nasıl da birbirilerini seven bir çifttiler... Benim için sırtımızı güvenle yaslayacağımız bir adamdı, babaydı, Asım Gültekin'in dediği gibi: Rasim Baba'ydı... (Öyle bir tevafuk ki aynı gün vefat ettiler... Allah mağfiret eylesin...)Onu, İstanbul Hukuk Fakültesi öğrencisi iken okumaya başlamıştım. Bir hakimin takdir yetkisi ile, bir sanat eleştirmeninin meseleleri kritik edişleri arasındaki benzer yönler üzerinden kurduğu makalenin orta kısımlarında, kardeşi olan şair Alaeddin Özdenören ile ikiz oldukları halde farklı şekilde bisiklet sürdüklerinden bahsetmesi de bana çok etkileyici, muzip bir anekdot olarak gelmişti. Makalenin özü; her yazarın yazım evreninin biricik oluşu gibi, her okurun ve aslında kritik edicinin de, biricik bir okuma yaptığıyla ilgiliydi... İşler böyle olunca değerlendirme dediğimiz şey, asla kolay değildi, 'takdir' yetkisi, açık kurallarla çerçevesi çizilemediği taktirde ciddi bir kritersizlik sorunu çıkardı ortaya... Bu yüzden okuma, dinleme, anlama, adaletin gereğiydi. Rasim Özdenören, hayatını bu safiyette, bu durulukta, bu ahlakta geçirdi... Kimseyi ezmedi, yok edici olmadı, tenkitlerini bile gönül yıkıcı olmadan dile getirdi, hizipçi, grupçu asla değildi. Onun yanında asaleti, beyefendiliği, İslam ahlakını, sufimeşrep diğerkamlığı gördük, seyrettik...Bugün Türk Edebiyatı'ndan, Türk hikayeciliğinden söz edilirken hangi siyasi görüşten olursa olsun, irili ufaklı tüm sanat muhitlerinde, sağ ve sol edebiyat kamularında Rasim Özdenören ismi önemlidir, saklanamaz, atlanamaz, es geçilemez bir isimdir.Mütedeyyin kesim içinse o sadece bir edebiyatçı değildir, bir düşünce, bir hareket insanıdır, odaktır, örnektir, aslında mütedeyyin kesim için en büyük sorunsal da budur; aramızda sadece edebiyatçı olan, sadece edebiyatçı olma lüksünü yaşayan yok gibidir... İnancı, kutsalları ve geleneği ile neredeyse tüm kültürel-medeni bağları kopartılmış, hafızası delik deşik edilmiş bir toplumun fertleri, meslekleri, sanatları ne olursa olsun, düşünmek ve toplum adına zihin yormak zorunda hissetmişlerdir kendilerini... Mehmet Akif böyledir, Necip Fazıl, Sezai Karakoç böyledir, Rasim Özdenören de bu çizginin devamını omuzlamış bir fikir insanıdır.Türkiye'de 70'lerde ve 80'lerde yeniden alevlenen İslamcı düşüncenin de öncülerindendir. Sağcı, ulusçu, hamasetçi, melodram olmayan, yepyeni, taptaze bir sanat yolunun temel taşlarını döşemiştir. Klişe tekrarları bozarak, İslami kesimin kalemlerini, dünya edebiyatı ile bağlantılandırmıştır. Dili kullanış biçimlerinden, kurgu ve inşa yöntemlerine ve takip ettikleri sanat akımlarına kadar, Batı edebiyat birikimini, kompleksli bir uzaklıktan çıkartıp, masanın üzerine getirmişlerdir... Dünyayı Türkiye'deki İslami kesime taşımışlardır da diyebiliriz... Bununla birlikte medeni kimliği ile ilgili hiçbir yakınması da olmayacak şekilde İslam klasiklerine bağlıdır...Bir adam düşünün, Dostoyevski'yi didik didik etmiştir, Peyami Safa ile karşılaştırmasını yaparken, Rus edebiyatıyla Türk edebiyatının kardeş edebiyatlar olduğunu söyler. Wirginia Wolf ve bilinç akışından söz ederken, yolu Filibeli Şehbenderzade Hilmi'nin Amak-ı Hayal'ine çıkartır. William Faulkner'ın Öfke'sini, İslam'da kader bilgisiyle karşılaştırarak, hatta yakın bularak anlatır. George Orwel'ın Hayvanlar Çiftliği adlı meşhur eserini Türkçeye çevirmiştir. Onun sohbetlerinde, sanki karşılaştırmalı edebiyat dersinde olduğunuzu zannedersiniz... Hikayeleri; taşıdığı yerlilik vurgusu ve sağlam kurgusuyla, modern Türk öykücülüğünün ölçütü olarak okunmalı...Bazı arkadaşlarımız gündelik politik rüzgarların da eşliğinde olsa gerek, yerliliği sağcılıkla karıştırıyorlar ve buradan Rasim ağabeyi neredeyse Batıcı ilan ediyorlar. Yerliliği onlarla tartışmak isterdim, zira yerlilik temcid pilavını andıran bir sürekli kendini tekrardan ibaret değildir. Hamaset de değildir. Yerlilik, olduğu yerde durmaz, her gün yeni bir gün doğumunun o fersahlarca ölçülemeyecek derinlikteki medeni birikime eklemlenmesiyle oluşur. Katmanları vardır yerliliğin, doğrusal olarak soldan sağa bir çizgiyle gitmez, kendisini tabiri caizse epifaniler aracılığıyla, şoven bağırtılarla değil, günlük yaşamın kalp atışları içinde dokur... Bu bakımdan eski ile yeniyi, hakikat ile şimdiyi, yakın ile derini bağlam kurarak anlatan Rasim Özdenören, kalbimizdeki saat gibidir.Fransız toplumbilimci Alain de Botton, Türkçeye 'Statü Endişesi' adıyla çevrilip yayımlanan kitabında, '... Sahip olamadığımız mal, mülk, mevki, beğeni ve diğer şeyler için kıskançlığımızın önüne geçemiyor isek eğer, burada asıl üzülmemiz gereken, bütün yaşamlarımızı yanlış şeyleri kıskanarak geçiriyor oluşumuzdur...' der...Evet, hayat çok kısa. Ustalarımızı bizlere neler kattıklarını yad ederek hatırlamak en büyük zenginlik...
Kaynağa Git

İlgili Haberler