Bu hafta ise Viyana’daki bu büyüleyici odanın en gizemli, en hüzünlü köşesine adımlarımı kaydırıyorum. Karşımda, sanatçının 1918’deki ani ölümünün ardından atölyesindeki şövalesinde yarım kalmış son büyük vedası duruyor: The Bride (Gelin, 1917–1918).

Tablonun önüne geçtiğim ilk an, gözlerim alışık olduğum altın varakları, metalik parıltıları arıyor fakat burası tamamen farklı bir dünya. Klimt, hayatının son döneminde altının koruyucu zırhını üzerinden atmış; kendini renklere, detaylara ve insan ruhunun karmaşasına bırakmış.
Kompozisyonun sağ tarafına baktığımda, tablonun tamamlanmamışlığı tüm açıklığıyla karşımda duruyor. Klimt figürlerini önce karakalemle çıplak çizermiş, üzerlerini renkli giysilerle giydirmeden hemen önce o ham hali bırakırmış burada bunu doğrudan görebiliyorum. Sol taraftaki renk cümbüşünün aksine sağda yalnızca geçiştirilmiş mavi bir fon ve tamamlanmayı bekleyen çıplak kadın bedenleri var. Bu tamamlanmamışlık eserin estetiğine gölge düşürmüyor; aksine ona başka hiçbir “bitmiş” tabloda bulamayacağın savunmasız bir ruh katıyor.
Tablonun merkezinde, esere adını veren genç kadın duruyor. Gözleri kapalı, başını bir erkeğin omzuna yaslamış, bedeni rengarenk kumaşlarla sarmalanmış. Fakat çarpıcı olan şu: bu uysal gelinin etrafı, erotik bir esrime içinde kıvrılan çıplak kadın bedenleriyle çevrili. Klimt’in burada sorguladığı şey yalnızca bir evlilik anı değil kadın cinselliğinin, arzusunun ve belki de bilinçaltının haritası bu tablo. Gelin merkezdeki sessizliğiyle dururken, etrafındaki bedenler içeride saklanan şeyi açığa çıkarıyor.
Bu arzu duygusu Klimt’in kendi hayatından bağımsız değil. Sayısız kadınla tutkulu ilişkiler yaşayan, arkasında onlarca çocuk bırakan ama hiçbir zaman geleneksel bir evliliğin içine girmeyen bir adamdan bahsediyoruz. Hayatı boyunca bu kadar çok kadınla anılan birinin son eserine “Gelin” adını vermesi ve merkezdeki kadını bu denli şefkatli bir teslimiyet içinde resmetmesi tesadüf değil. Bana kalırsa bu tablo, Klimt’in hiç ulaşamadığı sakin bir limana duyduğu gizli özlemi ele veriyor.
The Bride, Klimt’in yalnızca son eseri değil; güzelliğin, aşkın ve ölümün peşinden koştuğu sanat serüveninin özeti. Altın varakların ihtişamından bu tamamlanmamış tablonun çıplak renklerine uzanan mesafe, onun insan doğasını ne kadar derin bir kabulle kucakladığını gösteriyor. Bu son vedaya Viyana’da tanıklık etmek, bu yolculuğun en unutulmaz anlarından biri oldu.

Küçük bir not:
Klimt tam bir kedi aşığıydı. Atölyesinde aynı anda sekiz-dokuz kedi gezinirdi. 1U12’de fotoğrafçı Moriz Nähr’ın çektiği meşhur fotoğrafta, üzerinde ikonik mavi kaftanıyla “Katze” adını verdiği kedisini kucağında taşıyor. Hatta kedilerin eskiz kağıtlarının üzerine idrarlarını yapmasına izin verdiğini ve bunun kağıdı sabitlediğini söylediği de bilinen anekdotlar arasında.
Gelecek hafta yine Viyana sokaklarındayız ama bu kez Klimt’in yumuşak labirentinden çıkıp insan psikolojisini çok daha keskin ve çiğ bir dille ele alan başka bir dehanın dünyasına adım atacağız. Klimt’in yakından desteklediği ve onun izini bambaşka bir boyuta taşıyan Egon Schiele bizi bekliyor. O zamana kadar sanatla kalın.