Ana içeriğe geç

Denizlerimiz can çekişiyor! En hızlı ısınan Karadeniz, Marmara ise nefessiz kaldı... Peki şimdi ne olacak?

Küresel ısınmanın pençesindeki üç denizimizde de sıcaklıklar rekor seviyelere ulaştı. Karadeniz en hızlı ısınan deniz konumuna gelirken, iki sistem arasında sıkışan Marmara’da oksijensiz ölü bölgeler ve ekolojik yıkım kapıda!

Denizlerimiz can çekişiyor! En hızlı ısınan Karadeniz, Marmara ise nefessiz kaldı... Peki şimdi ne olacak?
Hürriyet
16

Küresel ısınma sebebiyle Türkiye’yi çevreleyen denizlerdeki sıcaklık artışı ciddi oranlarda artmış durumda. Ülkemizde hâlâ en sıcak deniz Akdeniz olurken, en ciddi artış ise Karadeniz’de görülüyor. Marmara iki sistem arasında sıkışmış bir geçiş havzası olarak her iki denizin etkisini aynı anda yaşıyor. Bu ısınma beraberinde birçok sorunu da beraberinde getiriyor; müsilaj, istilacı türler, bozulan ekosistem, ölen denizler ve elbette can çekişen balıkçılık.

EN HIZLI ISINAN DENİZ KARADENİZ

Ülkemizdeki denizlerin son sıcaklık verilerini paylaşan ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Barış Salihoğlu, “Türkiye'nin üç denizi de belirgin şekilde ısınıyor ancak bu farklı şekillerde seyrediyor. Akdeniz en sıcak deniz olmaya devam ederken, Karadeniz en hızlı ısınan deniz konumunda. Marmara ise iki sistem arasında sıkışmış bir geçiş havzası olarak her iki denizin etkisini aynı anda yaşıyor” dedi ve şu detayları verdi:

“Veriler, Karadeniz'de uzun dönemde 2.27°C, Akdeniz'de 1.73°C ve Marmara'da 1.55°C'lik bir ısınmaya işaret ediyor. Yaz aylarında ise Karadeniz'deki sıcaklık artışı 1980'e göre 3.21°C'ye kadar ulaşarak üç deniz arasında en dikkat çekici değişimi ortaya koyuyor. Bir başka ifadeyle, Akdeniz bugün en sıcak denizimiz; Karadeniz ise iklim değişikliğine en hızlı tepki veren denizimiz. Marmara ise bu iki sistem arasında, iklim değişikliğinin etkilerini en karmaşık şekilde yaşayan kritik bir geçiş bölgesi haline gelmiş durumda.”

DENİZLERİMİZDE YAŞAM BİTİYOR MU?

“Sıcaklık artışının sudaki çözünmüş oksijeni azalttığı ve oksijene duyarlı canlıların yok olduğu vurgulanıyor. Yakın gelecekte Marmara veya Karadeniz'in belirli derinliklerinde yaşamın tamamen bittiği 'ölü bölgeler' oluşma riski nedir?” diye sorduğumuz Prof. Dr. Barış Salihoğlu, şu cevabı verdi:

“Bu risk her iki denizde de çok ciddi ama yine iki farklı denizden bahsediyoruz. Marmara zaten doğal olarak iki tabakalı bir sistem, üstte Karadeniz kökenli daha az tuzlu su, altta Akdeniz kökenli daha tuzlu ve doğal haliyle oksijenli su bulunur. Sıcaklık arttıkça bu tabakalaşma güçlenir ve alt tabakalara oksijen taşınması zorlaşır. Buna bir de noktasal ve yayılı kaynaklardan kirlilik, arıtılmamış veya yetersiz arıtılmış atık sular, azot-fosfor yükleri ve organik madde girişi eklendiğinde, oksijenin tükenmesi hızlanır.”

Karadeniz için durum daha farklı olduğundan bahseden Salihoğlu, “Karadeniz’in derin suları zaten doğal olarak oksijensizdir. Asıl risk, oksijenli üst tabakanın incelmesi ve yaşam alanının yukarı doğru daralmasıdır, ki bunun olduğunu düşünüyoruz. Karadeniz’de uzun dönemli ısınma Marmara ve Akdeniz’den bile daha güçlü görünüyor: 1980–2024 doğrusal artış 2.27°C, Temmuz 1980–Temmuz 2024 farkı ise 3.21°C. Bu, Karadeniz’in iklim değişimine çok hızlı tepki verdiğini gösteriyor.

Öte yandan Salihoğlu, Marmara’da ‘ölü bölge’ riskinin artık teorik bir senaryo olmadığını; özellikle derin ve su yenilenmesi zayıf alanlarda oksijen kaybının yaşam alanlarını daralttığını söyledi.

YAKIN GELECEKTE TEZGAHLARDA YERLİ BALIK GÖREMEYECEK MİYİZ?

Peki yerli balıkların göç edip yerini balon ve aslan balığı gibi istilacı türlerin ya da dayanıklı omurgasızların alması, Türkiye’nin deniz ekosistemini nasıl bir 'yeni normale' sürüklüyor? Yakın gelecekte tezgahlarda yerli balık göremeyecek miyiz?

Prof. Dr. Salihoğlu, “Hiç yerli balık kalmayacak demek doğru olmaz ama hangi balığı ne zaman, ne miktarda ve hangi fiyata bulacağımız değişecek. Denizler ısındıkça türlerin dağılım alanları kayıyor. Sıcak seven türler kuzeye ve yeni alanlara yayılırken, soğuk ve oksijene daha duyarlı türler baskı altında kalıyor. Akdeniz’de bu değişimi aslan balığı, balon balığı gibi istilacı türlerle; Karadeniz ve Marmara’da ise plankton yapısı, küçük pelajik balıklar ve denizanası artışları üzerinden gözlemliyoruz” dedi ve ekledi:

“Tezgahlarda yerli balık tamamen kaybolacak demek doğru değil; ancak yerli balığın bolluğu, sezonu ve fiyatı değişecek. Bunun ana sebebi tekrar ediyorum hem habitat kaybı hem de avcılık. İklim değişikliği ise bizi ‘daha sıcak, daha değişken, istilacı türlere daha açık ve balıkçılık açısından daha belirsiz’ bir yeni normale taşıyor. Balıkçılık zaten iklim, aşırı avcılık, kirlilik ve habitat kaybı gibi çoklu baskılar altında. Sıcaklık artışı bu baskıların üzerine eklenince biyolojik kütlenin yeri, üreme zamanı ve av verimi değişiyor."

SICAK DENİZ SUYU VE KOLERA RİSKİ

Barış Salihoğlu, sıcak deniz suyunun kolera ve salmonella riskini artırıp artırmadığı konusuna da açıklık getirdi.

“Sıcak deniz suyu, bazı hastalık yapıcı mikroorganizmalar için daha uygun koşullar yaratabilir. Özellikle Vibrio türleri sıcak ve acı/tuzlu kıyı sularında daha kolay çoğalabilir; bu grup içinde kolera etkeni olan Vibrio cholerae de bulunur” diyen Salihoğlu şu bilgileri verdi:

“Bilimsel çalışmalar, deniz suyu sıcaklığı, klorofil, pH ve kıyı koşullarının Vibrio cholerae uygunluğunu etkilediğini; iklim değişikliğiyle bazı kıyı alanlarında uygun koşulların genişleyebileceğini gösteriyor. Ancak buradan her sıcak yazda salgın olacak sonucu çıkarılamaz. Risk; deniz suyu kalitesi, kanalizasyon ve arıtma altyapısı, yüzme suyu izleme sistemi, gıda hijyeni, çiğ/az pişmiş deniz ürünü tüketimi ve halk sağlığı denetimleriyle doğrudan ilişkilidir. Avrupa’da da sıcak denizler ve deniz sıcak hava dalgalarıyla birlikte Vibrio riskine daha fazla dikkat çekiliyor. Bu nedenle çok daha sıkı yüzme suyu izleme, uyarı sistemi ve güçlü arıtma altyapısı burada önemli.”

Vibrio, sıcak ve tuzlu sularda doğal olarak bulunan, insanlarda kolera (Vibrio cholerae), mide-bağırsak rahatsızlıkları (Vibrio parahaemolyticus) ve ‘et yiyen bakteri’ olarak bilinen ölümcül cilt enfeksiyonlarına (Vibrio vulnificus) neden olan bir bakteri cinsidir.

HASTANELER BU VAKALARLA DOLUP TAŞIYOR

ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü'nden Prof. Dr. Zahit Uysal da artan su sıcaklığı ve azalan tuzluluk durumlarında vibrio'nun baskın hale geldiğini söyledi:

"Bakteriden korunma bağlamında domestik deşarj alanları çok riskli, açık tuzlu sular daha güvenceli bölgeler. Yaz aylarında tüm sahil beldelerinde nüfus yoğunluğu artıyor. Arıtma kapasitesi aşılınca da her şey olduğu gibi denize boşaltılıyor. Denize girenlerde boğaz enfeksiyonları, mide bulantısı başta olmak üzere bir takım sağlık sorunları meydana geliyor. Hastaneler benzer şikâyetlerle dolup taşıyor. Önlem olarak ise sahil yerleşkelerinde arıtma kapasitelerinin artırılması hayati öneme sahip" dedi.

‘EN ACİL YAPILACAK ŞEY DENİZE YAPTIĞIMIZ BASKIYI AZALTMAK’

Salihoğlu, üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye'nin, küresel ortalamanın bu kadar üzerinde ısınmasının önüne geçmek için yerel düzeyde alınabilecek acil önlemleri detaylandırdı:

-- Deniz suyunun sıcaklığını yerel ölçekte doğrudan düşüremeyiz. Bu nedenle yapmamız gereken şey, denizin iklim değişikliğine karşı direncini artırmaktır. Bunun en acil yolu, denize verdiğimiz diğer baskıları hızla azaltmaktır. Yani sıcaklığı durduramıyorsak, kirliliği, aşırı besin yükünü, habitat tahribatını ve aşırı av baskısını azaltmalıyız.

--Marmara için öncelikler şunlar olmalı: Marmara’ya giren azot, fosfor ve organik madde yükünü çok kısa sürede ciddi biçimde azaltmak; yani ileri biyolojik arıtmayı istisna değil zorunlu standart haline getirmek. Bu bir ‘deniz sağlığı ve ekonomik güvenlik’ yatırımıdır. Çünkü Marmara’da ekosistem direnci artmazsa müsilaj, oksijen kaybı, balıkçılık kaybı ve halk sağlığı riski birlikte büyür.

-- Akdeniz için kıyı kirliliği, istilacı tür yönetimi ve deniz koruma alanları; Karadeniz için ise nehirlerden gelen besin yükleri, kirlilik ve balıkçılık baskısı kritik başlıklardır. IPCC (Hükûmetlerarası İklim Değişikliği Paneli), okyanus ısınması ve insan kaynaklı baskıların birlikte kıyı ekosistemlerini etkilediğini ve uyum önlemlerinin gecikmeden alınması gerektiğini vurguluyor.

-- Türkiye’nin denizleri iklim değişikliğinden en fazla etkilenen denizlerden. Ancak iklim değişikliğini tek başımıza durduramayız ve deniz suyunu yarın sabah soğutamayız; ama denizleri daha dirençli hale getirebiliriz. Bunun için en radikal adım, denizlere kirlilik taşıyan sistemi değiştirmek, ileri arıtmayı gerçek anlamda uygulamak ve Marmara başta olmak üzere denizleri sadece atık alıcı değil, yaşamsal ekosistem olarak yönetmekten geçer.

Kaynağa Git

İlgili Haberler