Ana içeriğe geç

Sosyo-Politik Saha Araştırmaları Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç: İktidarın süreç stratejisi çatışmasız çözümsüzlük

“Çok ciddi bir kurumsallaşma krizi, siyasal irade krizi ve derin bir güven krizi. Üstelik bu krizleri besleyen bir biçimde, toplumsuzlaştırma ve siyasetsizleştirme ekseninde ilerleyen pratiklere tanık oluyoruz.”

Sosyo-Politik Saha Araştırmaları Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç: İktidarın süreç stratejisi çatışmasız çözümsüzlük
Evrensel
16

Bir tarafta Meclis kürsüsünden yankılanan “Umut Hakkı” çıkışları, diğer tarafta aynı Meclisin komisyonlarında Kürtçe konuşan Barış Anneleri’nin engellenmesi... Türkiye, Kürt meselesinde 20 aydır bir kez daha “çözüyormuş gibi yapan” ama yasal güvence vermekten kaçan bir devlet aklıyla karşı karşıya. PKK’nin 2025 kongre kararlarına rağmen yürütülen “kontrollü süreç”, Türkiye’yi nereye sürüklüyor?

Sosyo-Politik Saha Araştırmaları Merkezi (SAMER) Koordinatörü Yüksel Genç, iktidar medyasında sızdırılan çerçeve yasa metinlerini ve yürütülen tartışmaları yorumlarken, “Kürt meselesi, bir bakkalın karalama defterinin köşesine kaydettiği bir borç hanesi değildir” diyerek sürecin yasal güvencelerden yoksun bırakılmasını eleştiriyor. Kürt siyasetinin attığı adımları, kimi kesimlerin “AKP’ye yarayacak” söylemlerini ve iktidarın kamuoyu müzakeresini nasıl tek taraflı bir manipülasyon aracına dönüştürdüğünü Yüksel Genç ile konuştuk.

İktidar blokunun hamleleriyle başlayan bu yeni süreçte, bugün kamuoyunun en çok merak ettiği ve talep ettiği “Çerçeve yasa” konusunda somut hiçbir gelişme göremiyoruz. Devletin ve iktidarın bu ağırdan alan, süreci sürekli zamana yayan tavrını nasıl okumalıyız? Bu belirsizlik halinin, seçim hesaplarıyla nasıl bir ilişkisi var?

Burada öncelikle önümüzde duran sürecin yürütülme karakterini ve doğasını doğru tanımlamak zorundayız. Karşımızdaki siyasal devlet iradesi, bu süreci toplumsal bir mutabakat arayışından ziyade, tamamen kendi güncel ihtiyaçları, taktiksel hamleleri ve gelecek penceresi doğrultusunda yorumluyor. Süreç başladığından bu yana siyaset alanı topluma açılmadı, aksine daha fazla daraltıldı. Katılım mekanizmaları neredeyse sadece DEM Parti’nin kendi zorlamalarıyla kurduğu alanlarla sınırlı kaldı, bunun ötesine geçilmesine izin verilmedi. Haliyle, başlangıçta var olan o tarihsel güven bariyeri aşılmak bir yana, güncel baskı politikaları ve operasyonlarla adeta daha da tahkim edildi, sağlamlaştırıldı.

Bugün dönüp baktığımızda sürecin üç büyük krizle malul olduğunu görüyoruz: Çok ciddi bir kurumsallaşma krizi, siyasal irade krizi ve derin bir güven krizi. Üstelik bu krizleri besleyen bir biçimde, toplumsuzlaştırma ve siyasetsizleştirme ekseninde ilerleyen pratiklere tanık oluyoruz. Dünya çatışma çözümü literatürüne baktığımızda, bu durum aslında tamamen benzersiz veya ilk defa burada karşılaştığımız bir pratik değil. Sert çatışma çözümü süreçlerinin kimilerinde, devletlerin benzer eğilimler gösterdiğini biliyoruz. Biz bu tür tepeden inmeci pratiklere kontrollü süreç, yukarıdan aşağıya süreç ya da otoriter çatışma çözümü diyoruz. Hatta son zamanlarda teoride çok daha fazla kavramsallaştırılan adıyla; çatışmayı yönetme, yani çözümsüzlüğü çatışmasızlaştırma süreci de diyebiliriz. İktidarın temel hevesi, büyük tarihsel sorunları kökten çözmek değil, çatışma dinamiğini minimize ederek çözümsüzlük halini sürdürülebilir kılmaktır.

Peki, bir gücün ya da iktidarın çözümsüzlüğü çatışmasızlaştırmak gibi bir stratejiye yönelmesinin arkasındaki asıl motivasyon nedir? Devlet bu formülle tam olarak neyi inşa etmeye çalışıyor?

Bu biçimdeki uygulamaları yapan egemen güçler, her şeyden önce sürecin mümkün mertebe kendi tekellerinde, kendi belirledikleri takvim sınırlarında ve kendi dönemsel ihtiyaçlarına uygun olarak yönetilmesini tercih ederler. Bunu yaparak sadece bugünkü pozisyonlarını güçlendirmekle kalmazlar. Aynı zamanda, bu çapta köklü ve yüzyıllık geçmişi olan yapısal sorunların çözüm süreçlerinin ardından gelebilecek yeni ülkenin, yeni toplumun, yeni rejimin ve yeni anayasal sistemin rengini, sınırlarını ve mimarisini bizzat kendileri kurmak isterler. Yani iktidar, gelecekteki Türkiye’nin siyasal, toplumsal ve kurumsal rengini tek başına belirlemek için süreci bu biçimde yönetmeyi kendi hesaplarına uygun buluyor.

Dünya örneklerine, Güney Afrika’ya, Kolombiya’ya, hatta İngiltere-İrlanda ve İran deneyimlerine baktığımızda çok net bir kural görürüz; eğer bir ülkede sivil toplum zayıfsa, iktidar dışı siyasal aktörler kendi alternatif gündemlerini kurabilecek toplumsal kapasiteyi diri tutamıyorlarsa, o zaman devlet az önce bahsettiğimiz çatışmasızlaştırma stratejisini çok daha rahat sömürür ve süreci kendi lehine bir gelecek kurgusu olarak ikame eder. Türkiye, zayıf toplumsal muhalefeti ve dağınık sivil toplumu nedeniyle bu manipülasyonu en rahat yapan ülke pozisyonunda şu an. Çünkü karşısında süreci demokratik sonuçlar üretecek biçimde dönüştürebilecek, Türkiye’nin geleceğini çoğulcu karakterle uyumlu hale getirebilecek güçlü, birleşik bir muhalif hat bulunmuyor. Kürt hareketi dışında, bu gidişata elle tutulur bir baskı uygulayan, dönüştürücü güç olmaya çalışan başka bir odaktan bahsetmek ne yazık ki imkansız.

‘Süreç seçime endekslenemeyecek tarihsel bir mesele’

Tam bu noktada toplumun belirli dinamiklerinde, muhalefet kesimlerinden yükselen temel bir eleştiri var: “İktidar seçim hesabı yapıyor, bu süreç tamamen AKP’ye yarayacak” düşüncesi… Sizce bu yaklaşım doğru bir siyasal analiz mi?

Siyasi partilerin doğasında, yürüttükleri faaliyetlerin seçimlerde kendilerine oy olarak tahvil olmasını istemek vardır. Her siyaset, attığı adımların kendisini iktidarda tutmasını ya da iktidara taşımasını arzu eder. Dolayısıyla “AKP bu süreci seçim için kullanıyor” demek, tek başına doğru ya da yeterli bir siyasi serzeniş değildir. Çünkü siyasetin ruhunda zaten bu var. Burada sorulması gereken asıl ve hayati soru bana kalırsa şudur: Biz bu süreci seçimlerden, Türkiye’deki dönemsel krizlerden ya da bölgesel türbülanslardan koruyacak, onların dışına taşıracak yürütme koşullarını neden yaratmıyoruz? Doğru soru ve doğru mücadele hattı bu olmalı.

AKP süreçten faydalanacak deyip sürece toptan cephe almak veya pasifçe izlemek yerine, bu süreci kimsenin şahsi ya da parti içi siyasi ikbal konusu yapmamasını sağlayacak kurumsal platformlara, yasal güvencelere kavuşturmanın kavgasını vermek gerekir. Diğer türlüsünü söylemek, yani “Bu iş sadece Erdoğan’a yarayacak” ezberine sığınmak, aslına bakarsanız bu sürecin hem tarihsel ihtiyacını anlayamamaktır hem de iktidara gerçek anlamda talip olamamaktır. Türkiye’de egemen dominasyonlar ve devlet ezberleri var, bunları kim arkasına alırsa benzer otoriter sonuçlara ulaşıyor. Bu döngünün kırılmasını istiyorsak, çözüm sürecinin seçim gibi dar ve sığ hesaplarla reddedilemeyecek kadar büyük, tarihi bir mesele olduğunu görmek zorundayız.

Çerçeve yasa neleri kapsamalı?

Eğer bir süreç yasal güvencelerden yoksunsa, suistimale açık hale geliyor dediniz. Dünya deneyimlerinden hareketle soruyorum, ideal, güven verici ve süreci kişilerin inisiyatifinden çıkaracak bir çerçeve yasa neleri içermeliydi ve hukuken neye tekabül eder?

Çerçeve yasalar, bu tip çatışma çözüm süreçlerinde yaşanabilecek ani güven kırılmalarını ve pragmatik kullanım sahalarını önleyen en önemli yasal zırhtır. Bir kere çerçeve yasa, meselenin çözümünü partiler üstü ve ortak bir toplumsal iradenin sonucuna bağlar. Eğer az önce bahsettiğimiz kaygıları duyan muhalefet samimi olsaydı, ekim ayından bu yana meclise onlarca çerçeve yasa teklifi sunar, iktidarı ve Meclis iradesini bu konuda köşeye sıkıştırırdı.

İdeal bir çerçeve yasa, her şeyden önce sürecin adını, amacını ve nihai hedefini resmi olarak kayıt altına alan net bir hukuki dayanak oluşturmalıdır. İkinci olarak, süreçteki tüm aktörlerin, muhatapların, Meclisin, iktidarın ve muhalefetin rol, yetki ve sorumluluk alanlarını resmi adlarıyla tanımlamalıdır. Üçüncü ve en önemli ayaklardan biri, sürece katılan, kelam eden, görüşmelere dahil olan herkes için mutlak bir hukuki güvence ve koruma kalkanı sağlamasıdır. Bugün sürece katkı sunmak isteyen hiç kimsenin resmiyette yasal bir koruması yok. Dördüncü olarak yasa, demokratikleşme ve haklar boyutuna ilişkin ana bir mantalite belirlemelidir; ifade özgürlüğünden Terörle Mücadele Yasası’ndaki esnemelere, ceza hukukundaki değişimlerden yeni bir toplumsal sözleşmeye giden yolu tariflemelidir. Beşinci olarak, silahsızlanma, topluma geri dönüş ve entegrasyon süreçlerinin hukuki altyapısını kurmalıdır. Son olarak da sürecin adil yürüyüp yürümediğini denetleyecek; Meclis içinde, sivil toplumda ya da akil insanlardan kurulacak çoklu bir izleme ve denetim mekanizmasına yer vermelidir. Çerçeve yasa budur; sürecin bir devlet politikası olarak teminat altına alınması ve dönüşüm taahhüdüdür.

‘Kürt sorunu bakkal defterindeki borç gibi çözülemez’

Son dönemde iktidara yakın medyada, örneğin Türkiye gazetesinde süreçle, çerçeve yasayla ilgili bazı taslak metinler ve formüller sızdırıldı. Bunlar bahsettiğiniz yasal çerçeveyi ya da devletin niyetini ne kadar yansıtıyor?

Ben Türkiye gazetesinde yayımlanan o metinleri gerçek bir çerçeve yasa vizyonu olarak görmüyorum. O yaklaşım daha çok taşra usulü, bakkal defterindeki hesabı kapatma mantığını andırıyor. Kürt meselesi, bir bakkalın karalama defterinin köşesine kaydettiği bir borç hanesi değildir. Kaldı ki gerçek hayatta bile bakkal hesabı böyle kapatmaz; önce parayı verirsin, sonra borç silinir. Kürt’ün o borcu silmesi, yani silahsızlanmayı nihayete erdirmesi için sizin özgürlükleri tanımanız, yasal çerçeveyi sunmanız ve somut teminatlar vermeniz gerekir.

Buradaki asıl mesele, iktidar medyasının kamuoyu müzakeresi dediğimiz o hayati alanı kötüye kullanmasıdır. Çatışma çözümlerinde sadece masadaki baş müzakerecilerin konuşması yetmez; toplumun kendi içinde tartışabildiği, eleştirebildiği bir kamuoyu müzakeresine ihtiyaç vardır. Ancak iktidar medyası bunu tek taraflı yapıyor. Akıllarındaki formülleri ortaya atıp tepki ölçüyorlar, toplumu o tartışmalarla yoruyorlar, muhatapsızlaştırıyorlar ve en sonunda toplum itiraz edemeyecek hale geldiğinde kendi bildikleri formülü dayatıyorlar.

‘CHP yönetimi kendi protesto çerçevesini içeriden çizdi’

Yakın dönemin en büyük kırılmalarından biri 19 Mart ile başlayan CHP belediyelerine dönük operasyonlar/butlan davası oldu. Bu süreçte DEM Parti’nin pasif bir muhalefette kaldığı, “Kürtlerin kendi ajandası için CHP’yi yalnız bıraktığı” yönünde eleştiriler yapıldı, yapılıyor. Bu eleştirilere katılıyor musunuz?

Bu eleştirileri son derece haksız ve insafsız buluyorum. Mart 2026’daki operasyonlardan bu yana DEM Parti, iktidarın süreci tamamen otoriter bir konsepte sıkıştırma riskine rağmen, CHP’nin yanında görünmekten asla çekinmedi. Butlan kararını sadece CHP’ye dönük bir hamle olarak değil, Türkiye siyasetine ve çözüm zeminine yönelik topyekûn bir saldırı olarak tanımladı. DEM Parti’nin hiçbir kademesinde “Bu durum CHP’nin iç işidir, bizi ilgilendirmez” gibi bir söylem üretilmedi.

Burada gözden kaçan şey, sorunun asıl muhatabı olan CHP’nin kendi mücadelesine çizdiği sınırlardır. CHP’nin bugün deneyimlediği yargı operasyonlarını, kayyumları ve baskıları Kürt siyaseti onlarca yıldır en ağır biçimde yaşıyor zaten, yabancısı olduğu bir mekanizma değil. Ancak Özgür Özel ve ekibi, bu operasyonlara karşı kitlesel, radikal bir sokak direnişi hattı belirlemedi. Protestoları daha çok hukuki kanallarla, Meclis kürsüsüyle ve parti içi mekanizmalarla sınırlı tuttu. Batı illerindeki temsili eylemlerde DEM Parti yöneticileri destek açıklamalarıyla oradaydı. CHP yönetimi kendi protesto çerçevesini bu kadar içeriden çizmişken, bir başka siyasi partinin dışarıdan gelip CHP’nin iradesini çiğnemesi sağlıklı bir siyasi yaklaşım olamazdı. Kürtler geçmişte partileri kapatılırken, Selahattin Demirtaşlar ve binlerce siyasetçi tutuklanırken sokaktaydı ve CHP o günlerde bu direnişin yanında değildi. Buna rağmen Kürt seçmen bugün bunun hesabını veya fırsatçılığını yapmıyor. O yüzden “Kürtler yalnız bıraktı” söylemi, sadece bir demagoji yaratma hikayesidir.

‘Sokak şu an ‘Bunlar bu sorunu çözmeyecekler’ fikrinde’

Yıllardır sahada toplumsal eğilimleri, sokağın nabzını araştıran bir isimsiniz. Sokaktaki güven düzeyi ne durumda? Kürt ve Türk toplumunun sürece bakışındaki o kırılma noktaları neler?

Sürecin başında toplumsal katmanlarda ciddi bir güvensizlik bariyeri vardı. Kürt toplumu açısından bu, yüzyıllık devlet hafızasıyla ilgiliydi; “Devlet Kürtleri asla eşitlemez, çözmez” ön kabulü çok güçlüydü. İkinci ve en taze bariyer ise 2013-2015 çözüm sürecinin yıkılışının ardından yaşanan o büyük travmaydı. O dönem sonrasında açığa çıkan güvenlikçi şiddet, baskı ve sindirme politikaları toplumda derin bir yara açtı. Kürtlerde, “Bu iktidar yine çözüyormuş gibi yapacak, süreci bozup faturayı en ağır haliyle bize kesecek” duygusu hakim oldu. Türk toplumu tarafında ise “PKK silah bırakmaz, süreç alan kazanmak için kullanılıyor” güvensizliği vardı.

Bu güvensizlik belirtilerinin nasıl inip çıktığını sahada çok net gördük. Mesela, Meclis bünyesinde bir komisyon kurulduğunda ve ardından 2025 sonbaharında Bahçeli, Öcalan için “Umut Hakkı” ve statü tanınmasından bahsettiğinde o ilk büyük ezber bozuldu ve sokağın güven eğrisi hızla yukarı fırladı; toplumda “acaba bu kez oluyor mu” umudu yeşerdi. Ancak hemen ardından, aynı Meclis komisyonunda Barış Anneleri’nin Kürtçe konuşması engellendiğinde, sokağın devlete olan güvensizlik duygusu anında yeniden perçinlendi ve eğri aşağı çakıldı. Üzerine bir de devletin Rojava’ya dönük sert politikaları ve kayyum uygulamaları eklenince, başlangıçtaki o temkinli umut, yerini çok daha derin bir güvensizliğe bıraktı. Sokak şu an “Bunlar bu sorunu çözmeyecekler” fikrinde kilitlenmiş durumda.

‘Toplum sürece dahil olmazsa süreç berhava olacak’

Kürt halkını tatmin edecek bir çerçeve yasa çıksa bile, Anayasa’nın ve mevcut yasaların bile rahatlıkla çiğnendiği bir siyasal iklimdeyiz. Bu paradoksu nasıl aşacağız?

Kürtler bugün yasal çerçeveyi ve imzayı resmi bir teminat olarak şart koşuyorlar ama o imzayı görseler bile uygulamayı gözleriyle deneyimlemeden o güvensizlik bariyerini asla yıkmazlar. Çünkü milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasında olduğu gibi, Anayasa’nın bizzat Meclis iradesiyle nasıl çiğnenebildiğini yaşayarak gördüler.

Barış ve demokrasi tartışmasına gelince; burada çok büyük bir yanılgı var. Siyasette sürekli “Önce barış gelsin sonra demokrasi kurulur” ya da “Demokratik ortam yoksa barış olmaz” gibi birbirini dışlayan söylemler üretiliyor. Oysa bu ikisi arasında ortak yaşamsal, yani simbiyotik bir ilişki vardır. Barış ortamının olmaması Türkiye’deki antidemokratizmi besliyor ve tüm demokratikleşme dinamiklerini baltalıyor. Ancak barış ortamının tek başına sağlanması da demokrasi için yeterli değildir; barış sadece demokrasinin gelişmesi için uygun bir zemin hazırlar. Dolayısıyla siz barış adımı attıkça, eş zamanlı olarak demokratikleşmeye de alan açmak zorundasınız. Açtığınız o özgürlük alanı, dönüp sizin barış adımınızı kalıcılaştırır ve tahkim eder. Biri olmadan diğeri yaşayamaz.

Kaynağa Git

İlgili Haberler