Edebiyattan gündelik yaşama uzanan çizgide, insan duyularının en güçlü hafıza taşıyıcılarından biri de şüphesiz kokudur. Patrick Süskind’in dünya edebiyatına kazandırdığı ‘Koku’ romanındaki çarpıcı duyusal güç bugün bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de geniş bir kitle tarafından bilinir. Oysa bizim kendi edebiyatımızda; Fuzûlî’nin ‘Su Kasidesi’nde Hz. Peygamber’in remzi olan gül kokusuna gösterdiği sarsılmaz hürmetten, Yahya Kemal’in hatıralara sinen “Hâlâ o parıltı, o koku, o ses” mısrasındaki Erenköy baharlarına ve Abdülhak Şinasi Hisar’ın satırlarına sızan o eski Boğaziçi yalılarının lavanta ve buhur hafızasına kadar uzanan muazzam bir duyusal arka plan mevcuttur. Ne var ki, Divan şiirinden modern Türk şiirine, binlerce mısraya sızan bu köklü koku geleneği ve felsefesi bugün toplumda pek bilinmiyor. Bunun en büyük sebebi, koku kültürümüze dair geçmişten günümüze ulaşan kaynakların son derece yetersiz olması ve günümüz kültür dünyasında da bu alanda parmakla gösterilecek kadar az çalışmanın yapılması.
KETHÜDA HAMAMI’NDA ÖZEL LANSMAN
İşte kütüphanelerimizdeki bu derin sessizliği bozmak ve unutulmaya yüz tutan köklü mirası bilimsel bir zeminde kayıt altına almak adına, ‘Kuveyt Türk’ tarafından 25 Haziran Dünya Koku Günü’nde çok kıymetli bir adım atıldı. Kokunun buharlar, sabunlar ve esanslarla bütünleştiği tarihi bir mekân olan ‘Ortaköy Kethüda Hamamı’nda düzenlenen özel bir etkinlikle, ‘Ruh-u Ten: Geçmişten Günümüze Türk Kültüründe Koku’ eseri kültür dünyasına tanıtıldı. Lansmanda konuşan Kuveyt Türk İnsan Kaynakları ve Stratejiden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Semih Sel, kitaba dair şu önemli vurguları yaptı: “Koku, aslında kültürel kimliğimizin çok güçlü ancak çoğu zaman fark edilmeyen unsurlarından biri. Şehirlerimizde, mimarimizde, gündelik yaşamımızda ve geleneklerimizde önemli bir yere sahip. Kültürel mirasımızı geleceğe taşıyan çalışmaları desteklemeyi bir sorumluluk olar görüyoruz. Bu eserle birlikte kokunun kültürel tarihimizdeki yolculuğunu görünür kılmayı ve bu alanda önemli bir başvuru kaynağı oluşturmayı hedefledik”.

Bu anlamlı lansmanda davetliler sadece teorik bir tanıtımla kalmadı; zamana direnen kokuların somut izlerine de tanıklık etti. Etkinlikte, eserin danışmanlığını üstlenen Bekir Kantarcı’nın şahsi koleksiyonunda yer alan ve 18. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına uzanan nadide koku şişelerinden özel bir seçkiyi görme fırsatı sunuldu. Ayrıca mekânda oluşturulan tematik stantta, Osmanlı döneminde medeniyetimizin kokusal hafızasını şekillendiren misk, amber ve ud gibi kadim esansları bizzat deneyimleyen katılımcılar, tanıtılan eserin ruhunu adeta duyusal bir yolculukla teneffüs etti.
11 AKADEMİSYEN İMZALI PRESTİJ ESER
Geniş bir araştırmanın ürünü olan bu prestij eserinin arkasında ise çok güçlü bir kadro yer alıyor. Danışmanlığını İslam sanat tarihi araştırmacısı ve koleksiyoner Bekir Kantarcı’nın, küratörlüğünü Beste Gürsu’nun, editörlüğünü Zeynep Ögel’in üstlendiği, tasarımı ise Timuçin Unan’a ait olan kitap, kokunun Antik Çağ’dan Osmanlı’ya, Orta Asya’dan günümüze uzanan serüvenini medeniyet perspektifiyle ele alıyor. Alanında uzman tam 11 akademisyen ve araştırmacının makaleleriyle katkı sunduğu eserde; Prof. Dr. Üzlifat Özgümüş, Serkan Gedük, Dr. Çağrı Bakır, Meryem Karakurt, Salih Aslanbey, Prof. Dr. Neslihan Gürsoy, Prof. Dr. Abdulhalik Bakır, Dr. Huriye Bostanoğlu, Prof. Dr. Nazan Demir, Dr. Beyza Uzun Kutlay ve Doç. Dr. Selin Seda Timur gibi isimlerin imzası bulunuyor. Türkiye’de koku kulttürü üzerine yayımlanan nitelikli yayınların parmakla gösterilecek kadar az olduğu düşünüldüğünde, ‘Ruh-u Ten’, kütüphanelerin bu tematik rafındaki en stratejik ve en bilimsel boşluğu dolduran kalıcı bir başyapıt niteliği taşıyor.
‘BİZDE KOKUNUN TEMELİNDE NEZAKET VE PEYGAMBER SEVGİSİ VAR’
Lansmanda, Kuveyt Türk’ün kültür dünyasına kazandırdığı ‘Ruh-u Ten’ kitabının danışmanı, koleksiyoner Bekir Kantarcı ile Türk kültüründe kokunun dününü, bugününü ve bilinmeyen serüvenini KARAR okurlarımız için konuştuk:
Bekir Bey, mayıs ayında Türk İslam Eserleri Müzesi’nde ‘Gılaf-ı Reyya: Osmanlı’dan Günümüze Koku Şişeleri’ sergisi açmıştınız. Şimdi de kitap karşımızda.. Kokuya ve bu alandaki objelere olan merakınız nasıl başladı?
Bizim obje toplama merakımız uzun yıllardır devam eden bir süreç. Türkiye’nin özgün bir markası olan ‘Parfümhane’yi kurduk; bu çalışmalarımıza temel teşkil eden şey aslında orada saklı. Ecdadın tecrübelerini günümüze nasıl aktarabiliriz derdiyle yola çıktık. Biz zor yolu seçtik; çünkü bugün çok daha basit yöntemlerle markalaşmak mümkünken biz bütün hammaddelerin bizzat merkezine ulaştık. Örneğin 40 farklı ud çeşidi var, biz Hindistan ve Tayland gibi yerlerden temin ederek ilerlemeyi tercih ettik. Dünyada satışı çok sıkı kurallara bağlı olan ceylan miskini, balinanın kusmuğundan elde edilen amberi temin ettik. Amber, misk ve ud; hem eski Türklerde hem de İslam döneminde kokunun üç ana esasını oluşturur. Bunların yanında sandal ve safran gibi hammaddeleri de topladık; kalite standartlarını araştırıp öğrenerek ortaya bir koku evi çıkardık. Bu süreçte kaynakları araştırırken karşımıza Osmanlı döneminde yazılmış ‘Güzel Kokuların Sırları’ gibi eserler çıktı. O dönem yazılmış muazzam eserlerden ne yazık ki mahrumuz, bilmiyoruz. Bugün Osmanlı dönemindeki kokuları ele alan koku tarihi eserlerinin sayısı maalesef çok az ve bu kaynakların günümüze ulaşması gerekiyor.
Amber, misk gibi kokular şiirimize, masallarımıza sızmış, dini ritüellerimizde yer edinmişken; biz bugün bu konuda neden bu kadar geride kaldık?
Osmanlı’da geleneksel kokuculuk 1850’lere kadar devam etti. Sonrasında Avrupa’nın tesiriyle, o doğal maddelerin çok pahalı olması ve Avrupa’da sentetik hammaddelerin ortaya çıkmasıyla adeta bir devrim yaşandı; orada binlerce marka türedi. Osmanlı bu ürünlere başta dirense de ürünler halk arasında ilgi gördü. Bir tarafta gülsuyu, misk ve amber varken; diğer tarafta yeni ambalajlar içinde allık, pudra ve alkolle karıştırılmış parfümler yer aldı. Kapitalizmin bu gelişine büyük bir direnç gösterilse de bunu ilk yıkanlar 1880’lerde yatırıma gönül vermiş Ahmet Faruki ve Hasan Şevki gibi parfümörler oldu. Sentetik parfümlerden oluşan yerli markalar kurdular ancak bunu alabilenler Beyoğlu ve Pera gibi belli muhitlerde yaşayan azınlık bir kitleydi. Sonrasında Türkiye’nin girmiş olduğu Kurtuluş Mücadelesi ve halkın o dönemki garibanlığı sebebiyle koku maalesef hayatımızdan çıktı.
‘KOLONYA BİZE AİT DEĞİL’
Halbuki bayramda seyranda evimize misafir geldiğinde ikram ettiğimiz kolonyalarımız, mevlütlerde gülsuyumuz olur. Koku aslında hayatımızın tam içinde değil mi?
Kolonya bize ait değil biliyor musunuz; hiçbir şekilde Osmanlı ve Türk kültüründe yok. Bizde buhur suyu, gülsuyu ve bol bol çiçek suları vardı. Bunlar 1850’den sonra ortadan kalkınca, Almanya’da ortaya çıkan ve kökleri 1400’lerin Macaristan’ına uzanan ‘Köln’ markalı kolonya yayıldı. Biz kültür olarak alkolü sevmediğimiz için başlangıçta kolonyayı tercih etmemişiz. Ancak zamanla kabul görmüş, Türkiye’de bir nostaljiye dönüşmüş durumda. Şu an kolonyayı Avrupa’dan çok daha fazla kullanıyoruz.
‘OSMANLI’DA ‘BIYIK KOKUSU’ BİLE VARDI’
Peki kitabı nasıl hazırladınız, okuyucu ‘Ruh-u Ten’ kitabında neler bulacak?
Ben tüm bu çalışmaları yaparken, edindiğim bilgileri insanlara ulaştırmak adına kitap çalışmasına başladım. Akademisyen değilim ama zamanında yaptığım bir yüksek lisans tezim var. Ticaretle uğraşsam da işi bilen kişilerle bir araya geldim. Bu çalışmaya beş yıl önce başladım, o zaman henüz Kuveyt Türk işin içinde değildi. Koku üzerine var olan boşluğu; koku evi, antika şişeler ve bu kitapla doldurmak istedik. Bu çalışmalar sonuç olarak bir müzeye evrilecek, müze arayışımız sürüyor. Şu an Kapalıçarşı Sandal Bedesteni’nde, elimizdeki tüm antikaları sergileyeceğimiz otantik bir mekân oluşturuyoruz, yaklaşık on güne açılacak. Bu salon, önümüzdeki büyük müzenin ilk adımı, bu kitap da onun bir parçası. Kitapta eski Türklerden Anadolu’ya geçiş sürecini, taşınan koku adetlerini, İslam’la birlikte etkilendiğimiz koku geleneklerini anlattık. Osmanlı bu gelenekleri harmanlayarak 600 yıl boyunca kokunun öncüsü olmuş bir medeniyet. Saray kokuculuğu ile halkın arasındaki kokuculuk apayrı. Eskiden koku alkolle karışık olmadığı için kullanım alanları sınırlıydı; Osmanlı vücuda ve cilde sürülen, doğal malzemelerle harmanlanmış özel macunlar geliştirdi. Hatta bir dönem Osmanlı’da özel olarak satılan ‘bıyık kokusu’ bile vardı. Kitapta bu zengin tecrübeleri, antik çağdan günümüze geçişi ve tarihi süreçteki örnekleri ele alan makaleleri işledik. Ayrıca konunun en uzman ismi olan Prof. Dr. Üzlifat Özgümüş hocanın koleksiyonumuzu ele alan makalesi de kitapta yer alıyor. Bu koleksiyon Türkiye için büyük bir değer.
Buhur kültürü de kitabın önemli başlıklarından biri sanırım...
Buhur, Osmanlı’da hayatın vazgeçilmez bir parçasıydı. Her evde mutlaka bulunur, gelen misafire hürmeten yakılırdı; şimdi hayatımızdan çıktı, sadece bazı mevlütlerde çok nadir görüyoruz. Araplar ise bu kültürü çok zengin bir şekilde devam ettiriyor. Ben bu konuya çok önem verdiğim için ‘Buhurcu’ diye bir marka kurarak insanların buhura ucuz şekilde ulaşmasını sağlamaya çalıştım. Buhurun hammaddesini oluşturan ud ağacının parçaları ateşe atılınca muhteşem bir koku verir. Firavun döneminden beri kullanılan ve ‘müd’ denilen damla sakızı türleri de ateşe atıldığında harika kokar.
Kitapta “Hangi koku kime uygun, ne kullanmalıyız?” gibi bir rehber bilgisi yer alıyor mu?
Maalesef, bu kitabın akademik ve tarihi ruhuna uymuyordu ama böyle bir rehbere de şiddetle ihtiyaç var, bunu mutlaka ileride yapmamız lazım.
Avrupa’da koku kültürünün o dönem insanlarda temizlik alışkanlığı olmadığı için geliştiği söylenir. Peki bizdeki koku kültürünün temelinde ne var?
Bizdeki koku kültürünün temelinde Müslüman olmanın gerekliliği ve Peygamber tavsiyesi var. “Bana üç şey sevdirildi” hadisiyle koku, hayatımızda çok büyük bir etki bırakmış. Peygamberimizin temizliğe, güzel kokmaya verdiği önem; namazlarda sarımsak gibi kokulardan uzak durulmasını emretmesi, bayramlarda ve dini günlerde toplum içine güzel kokularla çıkılması esastır.
Temelde insana ve birbirine duyulan saygı mı var yani?
Doğrusu evet; birbirine saygı duymak, kötü kokuyla insanlara zarar vermemek, temizlik ve nezaket var. “Allah güzeldir, güzeli sever” hadisinden hareketle her şeyin mükemmel olması ve temiz bir dünya hedeflenmiş. Ama maalesef açık söylüyorum, bugün bizim camilerimize girdiğinizde içerisi çorap ve ter kokuyor. Ama Katar’a gidin, her yer misk ve amber kokuyor. İşte tam da bu olumsuzlukları hayatımızdan bertaraf etmek adına, koku kültürümüzü yeniden hatırlatmak, hatırlamak çok önemli.