İlhan Özgen
“Maradona dönecekmiş!”
“Çok kilolu artık…”
“Ölüsü oynar”
1994 Dünya Kupası yaklaşırken çevremde bu minvalde yorumlar geziniyordu. Diego Armando Maradona, Avrupa kariyerine son vermiş, ülkesine dönmüştü. O zaman için Arjantin’de olan biteni takip etmek imkânsızlık sınırlarındaydı ve Maradona hayranları kulaktan dolma bilgilerle yetiniyordu. Kupaya etki edeceğini söyleyenlerin sayısı az değildi. Son iki Dünya Kupası'nda rakiplerine göre güçsüz olan Arjantin’i iki finale taşımış, hatta 1986 Meksika’da kupayı kazanmıştı. Kilosu ya da form durumu ne olursa olsun yine dokunuşunu yapacağından eminlerdi...
O sırada 8 yaşındaki ben, bir sene önceki UEFA Kupası finalinde tanıştığım Roberto Baggio’nun peşindeydim. İlginç saçları ile Baggio, Juventus’un yıldızıydı. İki ayaklı finalde Borussia Dortmund deplasmanında attığı iki golle kalbime girmişti. Juve'nin en büyük rakibi Milan ise 1994 Şampiyonlar Ligi finalinde Barcelona’yı 4-0'lık tarihi bir galibiyetle geçmiş, Avrupa’nın zirvesindeki büyük güçtü. Yine de çevremde benim kadar İtalya hayranı bulmak zordu.
Esas futbol kahramanım, babam Metin Özgen ise turnuva öncesi hem soğukkanlı görünüyor hem de içten içe heyecanla ilk düdüğü bekliyordu. Nitekim erkek çocuğu doğduğunda “birlikte Dünya Kupası izlemek” ilk hayaliydi ve o kupa nihayet gelip çatmıştı. Birkaç sene önce bir taşınma telaşında karşıma çıkan Ömer Altay imzalı, sarı renkli Dünya Kupası kitaplarını yemiş yutmuş ve babamın hayaline ortak olmak için hazır hale gelmiştim.
İlk maçta onun kahramanları sahadaydı. 1974 izlediği ilk kupaydı ve Hollanda ile Johan Cruyff oradan miras kalmıştı ona. Fakat en büyük rakipleri Federal Almanya’ya da Bayern Münih ve Franz Beckenbauer nedeniyle sempati duyuyordu. O Almanya, ilk maçta Bolivya karşısında sahaya çıktı. Artık Federal Almanya yoktu. Henüz anlam veremiyordum ama babam “birleşti onlar” demişti. 'Birleşik Almanya', sıkıcı bir maç sonunda 1-0’la üç puanı aldı. Babam “Açılışlar böyle olur, sonradan açılır turnuva” demişti. Benim için sorun yoktu. Taze zihnime yeni bir merak girmişti çünkü. Bu Bolivya dünyanın neresindeydi? Futboldaki seviyeleri neydi ve Türkiye yokken onlar nasıl oradaydı? Atlası açıp kontrol etme zamanıydı…
Kupa ABD’deydi. “Onlar futboldan ne anlar ya!” veya “Maçların arasına reklam alacaklar, dinleri imanları para!” yorumlarını hatırlıyorum. Yabancısı olduğum bir dünyada ilginç saatlerde oynanan futbol maçları ise o taze beynime işlenen ilk anılardı. Birkaç gün sonra yeni ilham perilerimle de geç saatte yayımlandığı için izleyemediğim bir maçın özetinde tanıştım. İsveç, Kennet Anderson’un harika golüyle öne geçse de Brezilya, Romario ile 1 puanı almıştı. “Nerede o eski Brezilya?” yorumunu ilk kez bu kupada duydum ama ben İsveç’e hayran olmuştum. Anderson’un o harika golü, ilerleyen maçlarda Thomas Brolin’in enerjisi, Martin Dahlin’in bitiriciliği… Futbol Maradona ve Baggio’dan ibaret değildi… Dünya ikiden çok daha büyüktü.
Bu arada iki jön de sahneye çoktan çıkmıştı. Baggio’nun İtalyası, açılış maçından daha da sıkıcı maçların olabileceğini kanıtlıyordu. Maradona ve Arjantin ise Yunanistan karşısında gösteri yapmıştı. Maradona’nın golündeki takım oyunu, sahadaki 10 arkadaşının bir oyuncu için ne kadar özenle çalışabileceğini anlatıyordu küçük bir çocuğa. Tam da ilk maçların ardından memur ailenin yaz tatili (bizim için Türkiye turnesi de diyebiliriz) başlamıştı. Anneannemleri ziyarete gittik önce. Sıradan bir akşam yemeği için annemin amcasına misafir olacaktık. Kapıyı açan annemin kuzeni İlker Abi’nin yaklaşık bir yıldır görmediği babama ilk sözleri şuydu: “Metin Abi, Maradona dopingli çıkmış!” Uluslararası bir futbol ikonu ne demek, Maradona iki maç sonunda bunu anlatmıştı bana. Acısıyla, tatlısıyla… Futbolun kirlenmeye müsait hatta çoktan kirlenmiş bir spor olduğunu da o yaz anladım. Kolombiyalı savunmacı Andreas Escobar’ın ölüm haberini gazetede okuduğumda…
İsveç dışında diğer sempati kontenjanımı Nijerya için açmıştım. Uche hayranıydık ve onun takımını destekliyorduk. Çok da iyi gidiyorlardı. Ta ki berbat ilerleyen İtalya’ya elenene kadar. O gün Nijerya’yı eleyen, suskun kahramanım Baggio daha sonra takımını finale kadar taşıdı. ‘Sıkıcı’ Brezilya karşılarındaydı. İki takımın sıfatına yakışan, sessiz geçen finalde kazanan Brezilya oldu. Baggio’nun kaçırdığı penaltı sadece çocuk aklıma işlemeyecekti. Futbol tarihinin yıllarca süren dramatik destanı olarak sık sık raflardan indirilip karşımıza çıkacaktı…
1994 tecrübeli futbol takipçileri ve babam adına zevksiz bir kupaydı. Henüz 8 yaşında olsam da maçların büyük bir keyifle geçmediğini süzebiliyordum ben de. İsveç-Romanya, Hollanda-Brezilya maçları dışında… Ama Dünya Kupası’nın ne demek olduğunu kavramıştım. İnsanların birbiriyle kurduğu iletişimin muazzam bir parçasıydı. Baba ve oğul arasındaki ilişkinin rotasını çizmek için muazzam bir fırsattı aynı zamanda…
***
“Messi ABD’den formda dönecek mi?”
“Yaşlandı artık!”
“Rekabetçi ligle ABD ligi bir mi?”
2026 Dünya Kupası yaklaşırken favoriler, sürprizler kadar tartışılan bir konu da 2022 Katar’daki gösterisinden sonra milli takımı bıraktığını açıklayan Leonel Messi’nin bu kupaya da katılmasıydı. 8 yaşında, futbola yeni yeni merak saran bir çocuk, ne Messi’nin dört sene önceki gösterisini izlemişti ne de Barcelona’yla dünyayı sarstığı dönemi. Anlatılanlar bir şehir efsanesi kıvamındaki futbol masallarıydı. ‘Messi etkisini’, ilk kez bu kupada görecekti…
Gördü de! 10 numara, turnuvanın başından itibaren sazı elinden bırakmadı. Çaylak futbolseverler, “bu adam 39 yaşında böyleyse…” dedi büyük ihtimalle kendi kendilerine. Sadece onla da kalmadılar. 2018’de keyif açısından dibe vuran Dünya Kupası, 2022 Katar’la kıpırdanmıştı. 2026 ABD’de ise yıldızlar sahneden hiç inmedi. Mbappe-Olise-Dembele, geçtiğimiz turnuvaların sıkıcı Fransa'sına yeni bir çehre kattılar. Harry Kane ve Erling Haaland, santrforluğun inceliklerini sundular. Sadece onlar da değil, küçük bir izleyici, Lamine Yamal gibi kendilerine yakın yaşta bir yeteneğin üzerindeki gözleri fark edince, belki de yeni bir ilham kaynağı buldu…
Türkiye Milli Takımı’nı bizim gibi yıllarca beklemek zorunda kalmadılar. İlk kupalarında milli takımları oradaydı. Sonu kötü olsa da hayal kırıklığının ne demek olduğunu tecrübe ettiler belki de. Brezilya hâlâ eski Brezilya değildi. Hatta İtalya ve Almanya gibi ‘babalar’ artık ‘tıfıllaşmışlardı’. Yeni futbol krallıkları Fransa ve İspanya ile bu kupada tanıştılar. İlk maçtan sonra haritada yerini aradıkları Yeşil Burun’un sürprizi, çoğu göçmen çocuklardan oluşan Fas’ın istikrarı, Vozinha’nın ya da Mostafa Ziko’nun hikayeleri yeni boyutlar açtı hafızalarında…
Önce Rusya sonra da Katar ve ABD’ye yanaşarak kupadan çok tartışılan FIFA Başkanı Gianni Infantino’nun ‘hünerlerini’ onlara anlatmak güçtü belki. Yine de Donald Trump’ın bir telefonuyla yok sayılan kırmızı kart yüzünden hem Infantino’nun hem de futbolun kirli tarafı akıllarında ilk kez yer etti belki de…
Futbol zevkleri, 48 takımın sahadaki ve saha dışındaki dokunuşlarıyla şekillendi. Su ne kadar bulanık olursa olsun futbolun büyüsü onları da içine almıştı artık…
***
“Dünya Kupası’nın eski tadı yok!”
“Kupa artık hikayeler çıkarmıyor.”
“Her takım aynı.”
Uzun süredir futbol tartışmaları, sıra Dünya Kupası’na gelince bu başlıklarla açılıyor. Futbolun değiştiği bir gerçek ama izleyicinin henüz çocukken izlediği maçlardaki duygu durumuyla hayatın koşuşturması içine adım attığı andaki o psikoloji de bunun bir parçası aslında
1994 Dünya Kupası’nda 1974’ü özleyenlerin yerini, 2020’lerde 1990’ları özleyenler aldı. Özlenen şey dönemin futbolu mu yoksa geri dönmesi zor o gençlik yılları mı tartışılır. Futbol açısından da durum farksız. “Futbolu çirkinleştirme” tartışması, oyunun icadından, ilk kuralların tartışıldığı toplantılara kadar başvurulan bir muhalefet şekli. WM sistemiyle futbol tarihinde çığır açan Herbert Chapman da oyunu defans ağırlıklı oynadığı için bununla itham edilmişti. 1986’da Maradona önderliğinde kupaya uzanan Carlos Bilardo da üçlü defansın önüne orta saha yığarak kale önüne ’80 model’ bir otobüs çekmiş, hücum isteyen Arjantin futbol alemi tarafından kellesi istenmişti.
FIFA; Stanley Rous, Joao Havelange ya da Sepp Blatter döneminde sütten çıkmış ak kaşıktı da yeni mi kirlendi? Bugün Katar veya ABD’ye verilen Dünya Kupaları ne kadar tartışmalıysa, organizasyonun daha emekleme çağında Mussolini’nin İtalya'sında ya da artık dünyaca peşinden koşulan bir kupaya dönüştüğü dönemde Videla’nın diktatörlüğündeki Arjantin’de düzenlenmesi de aynı karanlık sayfaların konusuydu.
Futbol aslında çok değişmiyor. Senaryolar, tartışmalar, sistemler, taktikler… Hepsi bir döngünün parçası. Değişen şey isimler. Ve mesele de bu yeni isimlerin, artık gelişimini tamamlamış bireylerden çok yeni izleyicilere, 8 yaşındaki çocuklara ne hissettirdiği. Belki benim Metin Özgen gibi bir hayalim olmadı ve oğlumun futbola henüz merakı yok. Ama babalığın bir erkeğe ilk dersi de hayal kurdurmaktan öte kendini o küçük zihnin yerine koymak oluyor.
2026 Dünya Kupası tam da bu noktada birçok yeni yetme izleyici için milat olabilecek bir turnuva. Yıldızlar neredeyse her maç spot ışıklarını üzerine çekiyor, bugünün teknoloji dünyasında dahi haberdar olmadığımız isimler hikayeleri ile ağzımızı açık bırakıyor ve henüz aklı o mevzulara ermeyen bir çocuk bile futbolun gerçek yüzüyle ilk yüzleştiği anları yaşıyor.
Şampiyonlar Ligi, her sene büyük bir yaygara ve koca sezonda oynanan birkaç maçla “Artık en önemli organizasyon!” payesini alsa da dört senede bir sahnelenen Dünya Kupası, futbol dünyasına adım atmak isteyen bir çocuğun da emektar bir futbolseverin de futbol hafızasını sarsmaya, yeni tohumlar serpmeye ya da hayranlıkları pekiştirmeye devam ediyor. Kazanmadık kupa, kırılmadık rekor bırakmayan Messi’nin ısrarından ya da bayrağı ondan alıp yüksek ihtimalle rekorları alt üst etmeye devam edecek Mbappe’nin hırsından bunu anlamıyor muyuz zaten?