Üç maç, bir veda ve tehlikeli bir cazibe: Her şeyi yıkıp yeniden başlamak. Ancak özellikle de son maçtaki rakamlar gidilen yolun o kadar da yanlış olmadığını gösteriyor. Şimdi her şeyi yıkmanın değil, bazı şeyleri budamanın zamanı.
Ne zaman bir şey yolunda gitmese, Türkiye’de hep aynı refleks devreye girer. Her şeyi yık, kafaları uçur, teknik direktörü değiştir, sıfırdan başla. Ve sıfırdan tekrar tekrar aynı hatalara geri dönülür. Sonuç ise yıllardır değişmiyor: Hayal kırıklığı, her kafadan bir ses ve asla olgunlaşamayan bir proje. Bu sefer, bu cazibeye direnmeye değer.
Çünkü Türkiye'nin Dünya Kupası'ndaki üç maçına tarafsız bir gözle baktığınızda sorun ne yetenek ne de gol fırsatları. Sorun başka bir şey. Ve bu, tek bir tabloda ortaya çıkıyor.
Gol fırsatları hiçbir zaman sorun olmadı
xG sütununa bakın. Üç maçın hepsinde Türkiye, beklenen gol (xG) ortalamasında 2,4’ün altına düşmedi. Üç maçın toplamında 7,83 muazzam bir rakam. Ancak tehlike de her zaman oradaydı, hatta giderek arttı. Radikal şekilde değişen şey ise son sütun: Sıfır, sıfır ve üç. Öyleyse sorun hiçbir zaman fırsat yaratmak olmadı; bitirme ve her şeyden önce şut pozisyonuna nasıl ulaşıldığıydı.
İlk iki maç adeta aynı filmin tekrarı gibiydi. Avustralya karşısında %70 top hakimiyeti, 715 pas ve 30 şut. Neticede 0-2’lik bir mağlubiyet. Paraguay karşısında durum daha da kötüydü. %77 top hakimiyeti, 32 şut. Sonuçta ikinci yarının neredeyse tamamını on kişiyle oynayan bir takıma karşı 0-1’lik mağlubiyet. En saf haliyle, verimsiz bir üstünlük: Bol top hakimiyeti, çok sayıda değeri düşük şut, havada süzülen ortalar ve kimseye zarar vermeyen, yavaş ve öngörülebilir bir oyun kurma hareketliliği.
Üçüncü maç yolu gösterdi
Elenme kesinleşmiş ve kaybedecek hiçbir şey kalmamışken, ABD ile oynanan maç geldi. Türkiye kendini serbest bıraktı. 3-4-2-1 sistemine geçti, topu rakibe teslim etti. Sadece %47 top hakimiyeti ve rakibin 18 şutuna karşılık sadece 9 şut. Ama yine de çok daha fazla tehlike yarattı: 3,00 xG’ye karşı 2,12 ve |beş büyük fırsat karşısında dört. Şut sayısının yarısıyla daha fazla net fırsat yarattı. İşte anahtar kelime bu: nicelik değil, nitelik.
Sayısal üstünlük tamamen rakibe ait: 18 şut, 9 korner, ceza sahasında 22'ye karşı 36 topla buluşma. Ama goller Türkiye’nindi. Ve bu şans eseri değildi. Daha iyi seçimler yaparak, dikey ve daha doğrudan oynayarak, sadece gerçekten değeri olan şutları çekerek. Erken bir gol yedi, iki golle skoru tersine çevirdi, rakip tekrar eşitliği sağladı ve maçın son dakikalarında 3-2 galip geldi. Karakter ve doğru karar verme yeteneği. Bu maç, sadece iyi hissettiren bir kapanış değil, üzerine inşa yapılabilecek bir şablon.
Neler korunmalı
Yeniden başlangıcın özü şu: Dokunulmaması gereken çok şey var. Hala sağlam duran yetenek. Yenilgide bile değişmeyen tehlike yaratma becerisi. Yüksek pres yapma enerjisi (Paraguay karşısında PPDA 4,33’e düştü, bu da çok şiddetli bir pres anlamına geliyor) ve her şeyden önce, ABD karşısında ortaya çıkan dikey oyun, doğru şutu seçme kararlılığı, net fırsatlar yaratma, taktiksel esneklik ve gol kokusu. Bütün bunları çöpe atmak, yine aynı eski hatayı yapmak olur.
Neler geliştirilmeli
Ve abartmaya gerek kalmadan düzeltilmesi gereken şeyler de var. Sırf topu elinde tutmak için topu elinde tutma, hiçbir yere varmasa bile topa sahip olma takıntısı. Hava topunda güçlü savunmalara karşı ortalar. Yavaş, okunabilir “bak, gör, oyna” tarzı oyun kurma. Ve yaratılan tehlike ile atılan goller arasındaki ilk iki maçta çok büyük olan uçurum. Bunlar düzeltilebilir detaylar, çökmüş temeller değil. Aslında üçüncü maç, bunların nasıl düzeltileceğini zaten bildiklerini kanıtladı.
Yıkmak yerine gelişin
Yeniden başlamak, yıkmak değildir. Ne olduğunu ve neden olduğunu soğukkanlılıkla analiz etmek, işe yarayanları korumak, başarısız olanları düzeltmek ve rotadan sapmamaktır. Her yenilgide her şeyi yerle bir etme ve kafaları uçurma kültürü tek bir şeyi garanti eder: Bir sonraki döngüye tam olarak bir öncekinin başladığı yerden başlamak ve yine aynı taşa takılmak.
Büyüme, başka bir devrimden değil, düzeltmelerle sağlanan süreklilikten gelir. Türkiye’nin kendini yeniden keşfetmesine gerek yok. Son maçında neyi iyi yaptığını hatırlaması ve ilk iki maçta yaptığı hataları tekrarlamayı bırakması gerekiyor.
Yeniden başlangıç, evet. Sıfırdan, hayır.
Oksijen'in notu:
David Badia kimdir? FC Barcelona, Antalyaspor, Fenerbahçe, Almería, AEK Larnaca ve Lechia Gdańsk’ta hocalık ve yardımcı teknik direktörlük yapan David Badia, kariyeri boyunca oyuncu yetiştirmeyi bir sonraki maçı kazanmaya eşit derecede önemli gören bir futbol insanı oldu.
Fenerbahçe Akademisi’ni yönettiği dönemde 13 yaşındaki Arda Güler’i Gençlerbirliği’nden kadroya katan yapının parçasıydı. Pro lisanslı antrenör Badia Antalyaspor’da da genç takımlar direktörlüğü yapmıştı. “Oyunu kavrayan zeki futbolcular yetiştirme” felsefesini savunuyor.
2012’deki ilk hocalık deneyimi Barcelona Escola’da, Barça okulundaydı. 2004’te son verdiği aktif futbolculuğunun büyük kısmı yine Katalan takımlarında geçti.