Türklerin Batı Anadolu’daki İlk Yılları ve Kültür Evreni Yedi yüz yıl önce, Mağrip’ten, Kuzey batı Afrika’dan yola çıkan genç bir seyyah; tozlu yolları, çalkantılı denizleri, çölleri, savaşları aşarak Batı Anadolu’ya ulaştı.
Karşısında Bizans’ın gerilediği, Türkmen beyliklerinin yükseldiği, yeni bir dünyanın kurulduğu hareketli bir coğrafya vardı.
O seyyahın adı İbni Batuta’ydı. Onun Birgi’de, Ayasuluk’ta ve İzmir’de gördükleri yalnızca bir gezginin hatıraları değildir; Anadolu’nun Türkleştiği çağın gündelik hayatını, insanlarını, zenginliğini, inançlarını, korkularını ve umutlarını bugüne taşıyan canlı tanıklıklardır.
Çünkü bazen bir gezginin dikkatle baktığı ayrıntılar, koca imparatorlukların bırakamadığı izleri bırakır tarihe.

***
Fas’ın Tanca kentinde 1304 yılında doğan, 22 yaşında hacca gitmeye niyetlenip yola çıkan İbni Batuta o zamanın bilinen dünyasını gezer, anılarını bir seyahatnameye yazar, yazdırır.
Varlıklı bir Berberi ailesinin oğludur. Berberiler Afrika’nın kuzeyinde, Akdeniz kıyılarında ve denize yakın yerlerde yaşayan açık tenli, sonradan Müslüman olmuş topluluklardır.
Gezgin İbni Batuta Çin’den Orta Asya’ya, Hindistan’a; Malezya’dan Orta Afrika’ya; Karadeniz’in kuzeyinden Bizans’a, oradan Mısır’a kadar geniş bir coğrafyayı dolaşır.
Bu süreçte üç defa Mekke'ye gider, hac vazifesini de yerine getirir.
Selçuklu Sultanlarının hükmünün sona ermekte olduğu, yer yer Türkmen beyliklerinin ortaya çıktığı Anadolu'ya, o zamanın en işlek limanı olan güneydeki Alanya üzerinden girer.
Daha önce gezdiği Nusaybin, Sincar ve Mardin’den sonra Antalya, Isparta, Eğridir, Denizli, Tavas, Muğla, Milas’a uzanır, ardından Konya ve Erzurum’a gider.
Seyahatnamesinde doğudan batıya nasıl geldiğini bildirmez ama uzunca bir süre konuk olduğu Birgi’den (Ödemiş) çıkarak Ayasuluk (Selçuk), İzmir, Manisa, Bergama çevresini gezer, Bursa üzerinden
İznik’e ulaşır. Geyve, Göynük, Bolu, Kastamonu yoluyla vardığı Sinop’tan denize açılarak Kırım’ın Kerç Limanı’na çıkar. (Said Aykut-İslam Ansiklopedisi)
Mesleği atalarından gelen kadılık olan İbni Batuta 1369 yılında, döndüğü memleketinde, yine kadılık yaptığı Fas’ta ölür.

(İbni Batuta’nın dolaştığı yollar, gezdiği yerler. Temsili resim. YZ)
***
İbni Batuta çok meraklı ve maceracı bir kişiydi. Başlangıçta yalnızca hac için yola çıkmışken, seyahat tutkusu onu birçok ülkeye götürdü, farklı kültürlerle tanıştırdı, değişik insanlarla bir araya getirdi.
Gittiği yerlerde: hükümdarlarla, kadılarla, dervişlerle, tüccarlarla, halkla hızla yakınlık kurabiliyordu.
Araştırmacı Doç.Dr.Said Aykut “derviş gibi giyinmesi ve mutasavvıf kimliği nedeniyle halk ve ulema tarafından sevilen biri olduğunu” belirtiyor.
Tasavvufa ve dervişlere ilgisi vardı. İslam’ı her yönüyle iyi biliyordu. Dindar bir kişiydi. Ailesi gibi İslam’ın, Fas’ta yaygın olan Sünni Maliki mezhebindendi. Günümüzde de yaygın olan Malikilik, Sünni İslam’ın dört büyük fıkıh (İslam hukuku) mezhebinden biridir.
Medine’de yaşamış İmam Malik bin Enes (711–795) tarafından geliştirilen bu mezhep yalnızca: Kur’an, hadis değil Medine’de yaşayan ilk Müslüman toplumun uygulamalarını rehber alır. Müslümanlığın ticaret yollarıyla yayıldığı Orta Çağ Mağrip (Kuzey Afrika) dünyasında baskın mezhep Malikilikti.
İbni Batuta, bu bağlamda gezdiği yerlerde: tekkeleri, türbeleri, İslam alimlerini ziyaret etmeye özel önem verirdi. Aynı zamanda oldukça sosyal ve dünyaya açık biriydi. Sadece gözlem yapan değil; bulunduğu toplumların içine giren, hatta evlilikler yapan, devlet görevleri alan aktif bir kişilikti. Yazı üslubu canlı ve renkliydi.
Anlatımı dramatik, ayrıntılı, bazen abartılı ama etkileyiciydi. Hediyeyi ve iyi yaşamayı seviyordu. Geldiği yerde gördüğü ve yaşadıklarını yalın bir dille dile getirdiği “Seyahatname”sinde: hükümdarlardan aldığı hediyeleri, atları, elbiseleri, ziyafetleri uzun uzun anlatır.
Bu yönüyle yalnızca dünya nimetlerinden el çekmiş bir derviş değildi İbni Batuta. Cesur ama bazen ihtiyatsızdı.
Deniz korsanları, savaş bölgeleri, çöller ve salgınlara rağmen yolculuk etmeyi sürdürdü.
Modern tarihçiler onu genellikle: “Dindar, meraklı, sosyal, serüvenci ve gözlem gücü çok yüksek bir Orta Çağ entelektüeli” olarak tanımlıyor.

(İbni Batuta: Seyyah, Din bilgini, kadı, Hoş sohbet, sıcak kanlı, cesur. Temsili resim.YZ.)
***
İbni Batuta Batı Anadolu seyahatinde, önce Birgi’ye geldiği yıl 1332-33 olmalıydı.
Birgi, Batı Anadolu’da Küçük Menderes Ovası’nın güney kenarında, Bozdağ eteğinde kurulmuş çok eski bir yerleşimdir. Bugün İzmir ili Ödemiş ilçesine bağlıdır. Bereketli Küçük Menderes Havzası’na bakan eğimli bir yamaç üzerinde bulunur.
Bu konumuyla hem savunma hem su kaynakları hem de iklim açısından çok eski çağlardan beri yaşamaya uygundur. Bölge bol pınarlı, dere yataklı, verimli topraklıdır. Dağlardan gelen sular, bahçeleri, bostanları, eski konak avlularını besler. Birgi içinden de şırıl şırıl akar geçer.
Bu yüzden İbni Batuta da Birgi’yi anlatırken onun yeşil, bahçeli, sulu bir şehir olarak anlatır. Anadolu’yu yurt edinmeye girişen Türkmenlerin yerleştikleri bu çevreyi kontrol etmeye çok uygun bir yerdi Birgi.

(Birgi-Günümüz)
***
İbni Battuta’nın Birgi’ye geldiği yıllar Batı Anadolu’nun hızla Türkleştiği bir dönemdir.
1071’de Selçuklu Sultanı Alp Arslan’ın siyasal olarak Anadolu’nun kapılarını Orta Asya’dan, Nazım Hikmet’in dediği gibi “dört nala gelen” Türklere açmasıyla birlikte Selçuklu Devleti, gelen Türkmen boylarını Bizans’la sınır olan bölgelere gönderiyordu. Selçuklu Devletinin de zayıflamasıyla, çok geçemeden bu bölgelerde yeni Türk Beylikleri oluşmaya başladı.
Yeni gelenler, yeni topraklara yerleşmenin ötesinde çevrelerinde etkili bir egemenlik alanı oluşturmayı başarıyorlardı. Bizans’ı batıya, Ege Denizi’ne doğru itiyorlardı. Balıkesir’de Karesioğulları, Manisa’da Saruhanoğulları, İzmir-Aydın’da Aydınoğulları, Muğla’da Menteşeoğulları, Kütahya’da Germiyanoğulları, Isparta-Antalya’da Hamitoğulları ve Söğüt-Bilecikİznik dolayında Osmanoğulları güçlü yerel odaklar oluşturmuşlardı.

(Birgi sokakları)
***
Birgi, 1308’de bereketli Menderes ovaları çevresinde kurulan Aydınoğulları Beyliğinin merkezi olmuştu. Mehmet Bey, babası Aydın Bey’in adıyla anılacak Beyliğin kurucusuydu.
Aydınoğulları Beyliği, Birgi’den başlayarak Küçük Menderes'ten Tire ve Selçuk'a kadar uzanan bir sahaya yayılmış ve bir yüzyılı aşan süre varlığını devam ettirmişti. Mehmet Bey, önceleri Kütahya merkezli bir Türkmen Beyliği kurmuş Germiyanoğullarının ordusunda subaşıydı- komutandı.
O yıllar, Anadolu’da Selçuklu Devleti'nin çökmeye başladığı, Bizans İmparatorluğu'nun içinde bulunduğu taht kavgalarının etkisiyle iyice zayıfladığı yıllardı.
Aydınoğlu Mehmet Bey Bizans'tan Birgi ve çevresinde bir egemenlik alanı oluşturduktan sonra bağımsızlığını ilan etti. Mehmet Bey’in Birgi’yi fethettiğine ilişkin bir rivayete göre Bizans’ın elindeki kalenin tekfurunun (komutanın) kızı güzel Sofia yakışıklı Mehmet Bey’e âşık olmuş, kalenin kapı anahtarlarını Mehmet Bey’e vermişti. Sonra da bu sevdalı kızı Rumlar öldürmüştü.
Bu rivayet Birgi’deki Mehmet Bey Camisinin batı kapısında bulunan mezarın bu kral kızına ait olduğu inancından kaynaklanır. Uygun konumu nedeniyle Mehmet Bey Birgi'yi Beyliğine başkent yaptı, burada güç topladı. Küçük Menderes havzasını kontrol etti, ardından İzmir’e yöneldi. Aydınoğulları Beyliği kuvvetlerinin İzmir’e ilk giriş tarihi kesin bilinmese de genel olarak yaklaşık 1317–1320 yılları arasında olduğu kabul edilir.
1317 yılında yiğitlerinin başında Mehmet Bey ilk aşamada Kadifekale ve yukarı şehir kesimini, tepe yerleşimini ele geçirdi, kentin kara tarafını denetimi altına aldı. Böylece bu fethedilen yerde Türkmenler, Türk askerleri, ahi ve zaviye mensupları, farklı renkleriyle Müslüman halk yoğunlaştı. Kadifekale eteklerinde Türk mahalleleri: evler, mescitler, pazar alanları oluşmaya başladı. Türkmen ve gazi kültürü bu çevreye yerleşti.

(Batı Anadolu’da 14.yüzyıl Türk beylikleri ve Aydınoğulları YZ)
***
Deniz kıyısındaki Liman Kalesi ve liman: Cenevizli, Latin, Haçlı etkisi altında kalmaya devam etti. Halkı Hristiyan’dı. Bu yüzden İzmir uzun süre: yukarısı Türk şehri, aşağısı Hristiyan nüfuslu Latin limanı olarak iki parçalı yaşadı: Böylece Türk İzmir-Gavur İzmir ayrımı oluştu. Bu nedenle İzmir, Rumların dilinde Smirni çok dilli, çok dinli, karma kimlikli bir kente dönüştü.
Çoğu belgede Kadifekale fatihi Aydınoğlu Mehmet Bey’in beş oğlunun adı geçer.
Bir altıncısı, Selim Çelebi de oğulları arasında sayılır. Mehmed Bey, oğullarından Hızır Bey’i Ayasuluğ (Selçuk-İzmir) ve Sultanhisarı’nı (Aydın), Umur Paşa’ya İzmir’i, İbrahim Bahadır Bey’e Bodemya’yı, (Bademli-Ödemiş) Süleymanşah’a Tire’yi verirken, küçük oğlu İsa Bey’i de Birgi’de yanında tuttu.
Mehmet Bey oğullarından Süleymanşah’ı, bugünkü Muğla ilini kaplayan Menteşe Beyliğinin Emiri Orhan Bey’in kızıyla evlenmişti. İbn Battuta’nın Birgi’yi ziyaret sırasında Mehmet Bey’in yanındaydı.
(Vedat Turgut: Kır/Kayırhan Enveri/Aydınoğullarının Osmanlılaşma süreci ve vakıflar üzerine, Aydının Fethi ve Aydın bey. Aydın Menderes Üniversitesi Yayınlarıç2024)
Bazı kaynaklar söz konusu gelinin Osmanoğlu Orhan Bey’in kızı Selçuk Hanım olduğunu söylese de (https://en.wikipedia.org/wiki/Orhan?utm) Prof Vedat Turgut bunu doğrulamıyor.
Aydınoğlu Mehmet Bey bölgede gücünü pekiştirmek için güney komşuları Menteşeoğullarıyla evlilik yoluyla siyasi bağlarını sıkılaştırıyordu.
Birgi’de onunla birlikte kalan diğer oğullarından İsa Bey’in hanımı Azize Hatun’un da Menteşeoğlları’ndan gelin gelmiştir. (Vedat Turgut: Kır/Kayırhan Enveri/Aydınoğulları’nın Osmanlılaşma süreci ve vakıflar üzerine, Aydının Fethi ve Aydın Bey. Aydın Menderes Üniversitesi Yayınlarıç2024)
O dönemde Batı Anadolu'daki hanedan ittifakları, Türkmen Beylikleri arası siyaset bakımından böyle evlilikler önemliydi.
Bu evlilikler: savaşları azaltmak, ittifak kurmak, nüfuz alanı oluşturmak amacıyla yapılıyordu.
Aydınoğulları–Menteşeoğulları ilişkileri bağlamında Aydınoğlu Mehmet Bey’in oğlu Süleyman Bey ve İsa Bey’in Menteşeoğulları’nın kızları yaptığı evlilikler böyle bir yakınlaşmanın sonucu olmalıydı.

(Aydınoğulları’nın Birgi evleri)
***
Mehmet Bey’in oğullarından en acarı olduğu anlaşılan Gazi Umur Bey savaşçılığıyla bölgede her yere ulaşıyor, fetihler yapıyordu. 2.5 yıl süren kuşatma sonunda 1328-9 yılında Umur Bey, İzmir’in deniz kıyısındaki Aşağı Kalesi/Liman Kalesini, Bizanslıların ticari imtiyaz olarak verdiği Cenevizli Martino Zaccharia’nın elinden aldı. (Vedat Turgut: Aydının Fethi ve Aydın Bey)
Kadifekale ile limanı birleştirdi. Güçlü bir donanma oluşturan Gazi Umur Bey kardeşi Hızır Bey’in yardımıyla Ege adalarına, karşıdaki Mora yarımadasına, Bizans merkezine, hatta Trakya kıyılarına kadar yoğun deniz akınları yaptı. Rumeli kıyılarını talan etti. Bizans’ın iç savaşına karıştı, taraf oldu. 1334’de babası Mehmet Bey’in ölümünden sonra kardeşlerinin ve amcaları Hamza, Hasan ve Osman’ın ortak kararıyla beyliğin başına Umur Bey geçti.
İyice güçlenen Gazi Umur bu süreçte İzmir/Smirni limanını üs olarak kullandı. Tersaneler inşa etti.
Bölgeye yeni gelen Türkmen boylara kol kanat gerdi, savaşçılarını etrafına topladı. Gemileriyle Ege Denizinde, Hıristiyanların hac yolunda etkili oldu. Adına “gigliati-zambaklı” denilen paralar bastırdı. Önder kişiliğinden dolayı kendisine “Emir Gazi” de denir. Gazi, İslam ve Türk tarihinde: din uğruna savaşan, sınır boylarında mücadele eden akıncı, “kutsal savaşçı” sayılan kişilere verilen bir unvandır. Bir tür şövalye.
Umur Bey ya da Emir Gazi’nin İzmir’de güçlenmesi, denizden hac yollarını kontrol etmesi Aşağı Kale/Liman Kalesinde üslenmesi Batı’yı rahatsız etmiştir. Fransa Avignon’da konuşlanmış Papa VI.Clemens’in ön ayak olmasıyla toplanan Haçlı Ordusu 1344’de İzmir’in Liman kalesini Umur Bey’den geri aldı.
Türklerin yoğun yaşadığı Yukarı Kale ve çevresine, Kadife Kaleye giremedi. İnatçı Umur Bey kaleyi geri almak için kaleye birkaç kez saldırdı, ancak 1348 yılında Liman Kalesinin kuşatılmasında sur dibinde yapılan bir çatışmada, Kaleden atılan bir okla alnından vurularak şehit düştü.
Bu olay, Gazi’nin ölümü Türkmenler arasından büyük üzüntüye yol açtı. Bu nedenle Osmanlı Gazileri Rumeli fetihleri sırasında “Umur Bey’in başı için” diye yemin ederlermiş. (Vedat Turgut: Aydının Fethi ve Aydın Bey)
Yerine Aydınoğulları Beyliğinin başına kardeşi Hızır geçti.

(Gazi Umur Bey’in Birgi’deki ve adı verilen İzmir’in Gaziemir semtindeki heykelleri)
***
Faslı gezgin İbni Batuta, neredeyse dünya seyahati diyebileceğimiz gezisinde Aydınoğulları’nın hükmü altındaki bölgeye, başkent Birgi‘ye 1333 yılında geldiğinde yeni beylik yeni yeni ünleniyordu. Kurucu Aydınoğlu Mehmet Bey henüz sağdı ve sağlıklıydı.
Oğul Umur Bey ise henüz genç bir gazi. İbni Batuta’nın yöreye gelişinde gördükleri, yaşadıkları özellikle Birgi ile ilgili anlattıkları, gözlemler, verdiği ilginç bilgiler o dönem bu topraklardaki sosyal yapıyı, kent yaşamını, adetleri, kişilikleri öğrenmemiz açısından son derece değerlidir.
Bu veriler bizi neredeyse 800 yıl öncesine götürür. Nasıl bir hayat vardı o zamanlar buralarda. Atalarımız Türkler nasıl yaşıyorlardı?
Bu sorunun yanıtı alındığında Türk-Müslümanların hayatında çok şeyin değiştiği ama çok şeyin değişmediği görülecektir. Anadolu’da Beylikler zamanı bir geçiş dönemiydi.
Orta Asya'dan gelen Türkmenler Anadolu'ya yerleşiyor, yeni inançları İslam'ı benimsemiş yeni Beylikleri İslam'ı yavaş yavaş devlet dini haline getirmeye çalışıyordu.

(Birgi’de kentin ileri gelenleri. Temsili resim. YZ)
***
İbni Batuta’nın anlattıkların göre, böyle bir dönemin parçası olan Birgi, konumunun verdiği güzelliklerin ve kolaylıkların yanı sıra o zaman da şirin bir yerleşim yeriydi.
Bugüne kadar ulaşan dar, taş döşeli sokakları, cumbalı ahşap evleri, avlulu konaklarıyla görülmeye değer bir küçük şehirdi. Evler: yamaca uyumlu biçimde teras haline getirilmiş düzlemler üzerine yapılmış. Binalarda taş ve ahşap birlikte kullanılmıştı. Önemli yapıların çoğu taştan inşa edilmiş, halkın yaşadığı evler ise genelde ahşaptandı. Birgi bir beylik merkezine yakışır biçimde alımlı camiler, medreseler, türbeler, hamamlar, konaklar, çeşmelerle donatılmıştı. Bunların birçoğu günümüze korunmuş olarak gelmiş.
14. yüzyılda Aydınoğulları Beyliği’nin başkenti olan Birgi: alimler, dervişler, tüccarlar, askerlerin toplandığı bir yer haline geldi. Kent canlı, zengin, kültürel açıdan hareketli bir Türkmen kentiydi artık. Bugün de Birgi büyük ölçüde tarihî dokusunu koruyan “zamanın yavaş aktığı tarihî kasabalardan biri”dir.

(Aydınoğulları’nın Birgi evleri)
***
Çok uzaklardan gelmiş İbni Batuta, Birgi’ye sıcak bir yaz gününün ikindi vakti ulaştı. Genel olarak geldiği Türk yerleşimlerinde Türk ahilerin dergahlarında konuk olarak kalırdı.
Bu dergahlar konuklara kucak açardı. Ahilik, Orta Çağ Anadolu'sunda esnaf örgütü, dayanışma sistemi, ahlaki-dinî topluluk özelliklerini birlikte taşıyan çok önemli bir kurumdu.
"Ahî" sözcüğü Arapça "kardeşim" anlamındaki "ahî" sözcüğü ile ilişkilendirilir. Zanaatkâr, tüccar, esnaf topluluklarıydı ahiler.
Ama sadece ekonomik örgüt değillerdi; aynı zamanda ahlak, eğitim, yardımlaşma ile bir dinî/tasavvufî yaşam sistemi oluşturuyorlardı. Ahiliğin kurucusu genellikle Ahi Evran olarak kabul edilir.
Ahi Evran’ın 13. yüzyılda Anadolu'da esnaf örgütlenmesini geliştirdiği düşünülür.
Dergâh, zaviye, ahi tekkesi denilen merkezlerde bir araya gelirlerdi. Bu mekanlar toplantı yeri, eğitim alanı, konukevi, dayanışma merkezi gibi çalışıyordu. Buralarda yemek yenir, sohbet edilir, misafir ağırlanır, genç çıraklar eğitilir, dinî/tasavvufî eğitim verilirdi.
İbn Batuta Anadolu’da en çok etkilendiği şeylerden birinin, Ahilerin misafirperverliği olduğunu söyler.
Seyahatnamesinde yabancıları ücretsiz ağırladıklarını, yemek verdiklerini, hamama götürdüklerini, sohbet ettiklerini anlatır. Hatta bazı şehirlerde farklı ahi grupları, İbni Batuta’yı ağırlamak için adeta yarışıyorlardı. Bu nedenlerle Beylikler döneminde, özellikle Selçuklu sonrası karışıklık döneminde, Anadolu şehirlerinde Ahiler düzen sağlayan, ticareti koruyan, toplumsal dayanışmayı sürdüren güçlü yapılar hâline geldi. Bazı şehirlerde önemli siyasî etkileri bile vardı.
Bu yüzden İbn Battuta, Anadolu’daki ahi kültürünü İslam dünyasının en dikkat çekici toplumsal yapılarından biri olarak anlatır.

(Anadolu’nun Türkleşmesinde büyük rolleri olan esnaf örgütlenmesi, Ahiler. Temsili resim)
***
Bu nedenle İbni Batuta Birgi’ye girerken yolda karşılaştığı halktan bir adama âhîlerin dergâhını sormuş. -
Fakat adam çok misafirperver ya da o dönemde misafir ağırlamak ayrıcalıklı bir durum olmalıydı ki Batuta’yı kendi evinin bulunduğu bağa götürmüş. Bağ evi üzeri dallarla örtülü bir evmiş. Başını sokacak bir yer. Nice varlıklı yerler görmüş seyyahı bu derme çatma konutta misafir etmiş.
Yakın zaman kadar yazın tarlalara göçen çiftçilerin barınmak için yaptığı bu korunaklara “çardak” deniyordu, deniyor.
Gönlü bol İbni Batuta bu durumu sorun yapmamış, mütevazı ağırlamayı seve seve kabul etmiş. O zamanlar göçmen yoksul Türkmenler, Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi bu türlü ilkel konutlarda yaşıyormuş.
Çatısı düz toprak olan damlar da çokmuş. İbni Batuta tıpkı günümüze olduğu gibi, insanların sıcak yaz gecelerinde evlerin damlarında uyumasını ilginç bularak anlatır.

(İbni Batuta ve Birgi’de bağ evinin sahibi. Temsili resim. YZ)
***
Konuk edildiği bağ evinde ev sahibiyle sohbet eden İbni Batuta, daha önceden tanıştığı Muhyiddîn isimli Müderrisin Birgi’de olduğunu öğrenir.
O dönemde, medreseler, bugünkü anlamıyla yüksek okul, hukukfelsefe-din akademisi, alim yetiştirme merkezi gibi çalışan çok önemli kurumlardı.
Medreselerde en temel ders fıkıh (İslam hukuku) idi. Ama yalnızca din dersi verilmezdi. Hadis, tefsir, Arapça, mantık, matematik, astronomi, kelam, edebiyat öğretilen başlıca konulardı.
Medreselerde alim, kadı adayları, fakihler, devlet görevlileri yetişirdi. Bu öğrenim ocaklarında eğitim veren, iyi öğrenim görmüş kişilere müderris deniyordu.
İbni Batuta da medrese eğitimi görmüş bir hukukçuydu. Medreseler genellikle avlulu, revaklı, hücre odalı yapılardı. İçlerinde ders odaları, öğrenci hücreleri, mescit, bazen küçük kütüphane olurdu.
Birçok medresede barınma, yemek, bazen burs sağlanırdı. Bu yüzden uzak yerlerden öğrenciler gelebiliyordu.
Türkmen beylikleri meşruiyet kazanmak, alimleri etraflarına toplamak, şehir kültürü oluşturmak, bir devlet olduklarını belirtmek için kentlerine mutlaka medreseler kurardı. Batı Anadolu’da Birgi, Manisa, Kütahya gibi merkezlerde medreseler vardı.
İbni Batuta da Anadolu'da alimlerle görüştüğünü, medrese sohbetlerine katıldığını, fakihlerle buluştuğunu anlatır.
Bununla beraber ahilik ile medrese arasında fark vardı: Medrese daha resmî/eğitsel bir kurumdu, ahi zaviyesi sosyal-esnaf-tasavvuf ağırlıklıydı. Ama pratikte bazen iç içe geçebiliyorlardı.

(14.yüzyılda Anadolu’da Medrese, Müderris ve öğrencileri. Temsili resim. YZ)
***
İbni Batuta’nın anlattıklarından izliyoruz: Kente gelirken karşılaştığı ve bağ evinde kaldığı, çok varlıklı olmadığı anlaşılan Türkmen’in Birgi’de Medresede, daha önceden tanıdığı Müderris Muhyiddin’in öğrencisi olduğunu öğrenince şaşırdı. Birlikte Birgi’ye, Medreseye gittiler.
O sırada Müderris Muhyiddîn Medresede değildi. Bir süre sonra iyi tımar edilmiş bir katırın sırtında göründü.
Önde öğrencileri, iki yanda hizmetkar ve köleleriyle birlikteydi. Muhyiddin’in üzerinde altın işlemelerle süslü geniş ve ağır bir elbise bulunuyordu.
Muhyiddîn konukların verdiği selamı kibar ve süslü sözcüklerle cevap verdi. Oldukça nazikti. İbn Battuta’nın elinden tutu ve onu yanı başına oturttu.
Muhyiddîn’in bölgede hali vakti yerinde ve oldukça itibarlı bir Müderris olduğu anlaşılıyordu. Konuk İbn Battuta, Muhyiddîn’in Medresede verdiği derslere katılmak, anlatacaklarını dinlemek istedi. Müderris Muhyiddîn Efendi “fakihti”. Bir fakih: dinî hukuk kurallarını öğrenir, fetva verebilir, mahkemelerde görev alabilir, medresede ders okutabilir, kadılara danışmanlık yapabilirdi.
O dönemde Medrese hocaları, hukuk alimleri, bazı din adamları “fakih” diye anılırdı. Toplum içinde çok saygın bir yerleri vardı. Beylerin devlet aklıydı.

(İbni Batuta ve Müderris Muhyiddin’in karşılaşması. Temsili resim. YZ)
***
Müderris derste önce temel ilimlerden başladı, ardından diğer ilim dallarına girdi.
Ders bittikten sonra Müderris Medresedeki kendi odasının seyyahın konaklaması için hazırlanmasını emretti. Medrese misafirhane olarak da kullanılıyordu.
Ardından konuk odasına, konuğa mükellef bir sofra gönderdi. Kendisine haber verildi ve akşam namazından sonra ve bahçedeki çardağın altında buluşmaya davet edildi.
Yaz sıcağında bahçe serindi. Bahçeye çıkan İbni Batuta gözlerine inanamadı. Ortam görkemliydi. Seyyahı gören Müderris ayağa kalktı, onun elini tutarak sofraya buyur etti ve yanı başındaki sedire oturttu.
Çardak, bahçenin ortasında kenarları çinilerle kaplı beyaz mermerden yapılmış bir arktan su gelen bir havuzun yanındaydı. Müderrisin huzurunda bazı öğrenciler oturmakta, hizmetçi ve köleler ise iki tarafta ayakta durmaktaydı. Müderris ise nakışlı kumaşlarla kaplı sedire kurulmuştu. Onu bu halde gören İbn Batuta “Padişahlardan birinin huzurundayım galiba” demekten kendini alamadı.
İbni Batuta, Anadolu’nun bu köşesinde, Aydınoğlu Beyliğinin başkenti Birgi’de din adamlarının ve eğitmenlerin içinde bulunduğu, ancak padişahlarla kıyaslanabilecek bolluk ve refah içerisinde yaşadığı ortamı anlata anlata bitiremez.

(Müderris ve İbni Batuta medresenin bahçesinde. Temsili resim.YZ)
***
Aydınoğulları Beyliğinin sultanı Mehmet Bey, Faslı gezgin İbni Batuta’nın Birgi’de olduğunu Müderris Muhyiddîn’den öğrendi. Onunla tanışmak, görüşmek istedi.
Ancak Bey Birgi’de değil yayladaydı. Yöre halkının yazları yaptığı gibi Mehmet Bey de muhtemelen çok yakında bulunan ve serin olan Bozdağ’ın yaylaklarına çıkmıştı. Nemli Menderes Ovasında hava yazın boğucu sıcak oluyordu.
Bu sıkıcı havadan kurtulmak için her yaz söz konusu yaylaya gitmek Birgi varlıklıları için bir gelenek olmuştur. Zaten yoksul çobanlar da koyun sürülerini yazın yaylaya çıkarırlardı. Yazın ovada otlar kurur, serin yaylada yeşil kalırdı.
Mehmet Bey bir adamını Müderris Muhyiddin’in Medresesinde konuğu olan İbni Batuta’yı yaylaya davet etmek için gönderdi. Seyyah Bey’in davetine tabii ki icabet etmek istiyordu. Ancak Müderris İbn Battuta’ya bu daveti hemen kabul etmemesini önerdi. Ağırdan almalıydı. İlim adamlarının toplum önünde itibarları yüksekti. Beylerin her davetine koşa koşa gitmezdi.
Mehmet Bey ısrarcı olduğunu göstermeli, ikinci bir davetçi göndermeliydi. Dediği gibi oldu ve İbni Batuta yaylaya çıktı, Mehmet Bey’e konuk oldu.

(Aydınoğlıu Mehmet Bey’in Birgi’de yaptırdığı Ulu Cami. Günümüzde restore ediliyor.)
***
“Tarihçilerin reisi” diye anılan Prof. İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın aktardığına göre, yaylada buluşup tanıştığı Mehmed Bey’in o günlerde canı sıkkındı.
Ama nedense oğlu Süleyman Bey babasının yanından ayrılmış, Birgi’yi terk etmiş kayınpederi Orhan Bey’in yanına Menteşe’ye gitmişti. Mehmet Bey yaylada oğlunun geri dönmeyeceğinden endişeliydi. Bir şey mi olmuştu baba oğul arasında? Bilinmez? Buna rağmen Mehmet Bey yaylaya davet ettiği İbni Batuta’yı muhtemelen kaldığı çadırın önünde ayakta karşılayıp selamladı, hâl hatır sorulduktan sonra Hicaz, Mısır, Suriye, Yemen, Irak ve İran hakkında bilgi almak istedi. Uzaklardan gelmiş seyyahın gezip gördüğü yer çoktu ve Birgi Beyi’nin bilgiye, habere ihtiyacı vardı.
Bu nedenle o zamanlar dışardan konuk olarak gelenlere çok itibar edilir, anlattıkları dikkatle dinlenirdi: Ne oluyor ne bitiyor dünyada? Haber günü kavramanın en önemli aracıydı. Hoş sohbetten sonra yemek yenmiş, ziyafet bittikten, konuklar ayrıldıktan sonra Bey arkalarından koyun tulumları içinde, azık olsun diye armağan olarak un, pirinç ve yağ göndermişti.
Yaylaya çıktığında İbni Batuta bazen açık havada bazen de çadırda konaklamak zorunda kalmıştı. Yaylada konut yoktu. Gecelediği kubbe şeklindeki çadıra ”Harkâh” deniyordu. Batuta’nın verdiği bilgiye göre “Harkâh, ağaç kalaslarının yan yana getirilmesiyle kurulur, üzeri keçeyle örtülürdü. Tepesinde ışık ve hava girmesi için ‘bâdhenç’ denilen bir delik bırakılır, istenirse bu delik kapatılabilir; çadır tıpkı ev gibidir.”
Yaylada kaldığı gece çok soğuk olmasına ve dışardaki atının soğuktan ölmesine rağmen seyyah bu çadırda üşüdüğünden hiç söz etmez. Ancak atının ölüme çok üzüldüğü anlaşılır. Uçsuz bucaksız yollarda gezginin attan daha yakın yoldaşı yoktur. Yaylada güzel günler geçirdiği anlaşılan İbn Batuta Mehmet Bey’in yanında uzun süre kalır.

(Aydınoğlu Mehmet Bey’le İbni Batuta’nın yaylada muhabbeti. Temsili resim. YZ.)
***
Muhtemelen yayladan döndükten sonra Aydınoğlu Mehmet Bey İbni Battuta’nın onuruna konağında büyük bir davet düzenledi. Seyyahın sohbetinden hoşlanmış, bilgisinden yararlanmaya devam etmek istiyordu.
İbni Battuta dünyayı anlatıyordu onlara!
Şehrin ileri gelenleri, ordunun yüksek rütbeli subayları, şeyhler, bilginler bu şölene davet edilmişti. İbni Batuta davetin verildiği, Mehmed Bey’in “sarayı” dediği konağından övgüyle, ayrıntılarıyla söz ediyor:
Konakta, uzun bir merdivenden çıkıldıktan sonra ortasında havuz bulunan muhteşem bir salona girilir. Havuzun kenarlarında ağzından su akan tunç aslan heykelleri bulunur. Duvar dipleri üzeri kumaş döşeli sedirlerle çevrilidir.
Davette yenilir, içilir. Verilen ziyafette konuğa sunulan yemekte baharat ve sebze kullanılmadığını gören Mehmet Bey, uşaklara derhal sofraya yağ, baharat gibi yemeklere lezzet katıcı maddelerin getirilmesini, bu duruma neden olanların cezalandırılmasını emreder. İyi bir yemek için iyi malzemeler kullanılmalıdır. Böyle yapılmayan yemekler bey için makbul değildir. Ağzının tadını bilmektedir Birgi Sultanı.
Aynı zamanda konuklarına sunulan yemeği kendi beğenmediği için çok önemsediği davetlisi İbni Batuta’yı memnun edemediğinden endişe duymuş olmalıdır.
Yemekten sonra güzel sesli hafızlar Kur'an-ı Kerim okur. Kendisine din için savaşan cengaver: “Mübarizüddîn”, gazilerin sultanı: “Sultânü’l-Guzzât” lakaplarıyla anılıyordu Mehmet Bey. Birgi’nin Bey’i çok beğenmiş ve değer vermiş olmalıdır ki İbni Batuta’ya yüz miskal (425 gram) ağırlığında altın, bin dirhem (3200 gram) gümüş, bir takım elbise, at ve Mîhâîl adında bir Rum köle, adamlarına da elbise ve para armağan eder. (Hayat Meryem Altıntaş. (https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/TEZ/ET000925.pdf?utm

(Mehmet Bey’in Birgi’deki konağında İbni Batuta onuruna verdiği ziyafet - Temsili resim. YZ)
***
Birgi’de konukladığı süre içinde, Mehmet Bey İbni Batuta ve yoldaşlarına âdet üzere her gün azık göndermiş, onlar da bunlarla yemeklerini hazırlamışlardı. Kendisi Birgi’de 14 gün kalan İbni Batuta Anadolu’da misafirlik süresinin en az üç gün olarak kabul edildiğini bildirir. İbni Batuta Birgi’de çok sevilmiştir ki konukluğu üç günü çok aşmıştı. Bununla birlikte Seyyah, Birgi Sultanı Aydınoğlu Mehmet’in “cömertliği, erdemi ve asaleti ile” zamanının hükümdarları arasında öne çıktığını söyler.
Birgi’de konakladığı zaman süresince her gece Birgi sultanı Aydınoğlu Mehmet, İbni Batuta ve beraberindekilere meyve ve yemek göndermişti.
Birgi’de kendisine gösterilen yakın ilgi ve verilen zengin hediyelerden dolayı oldukça memnun kaldığı anlaşılan seyyahın, Beyliğin içinde bulunduğu refah düzeyinden oldukça etkilendiği anlaşılır.

(Birgi’de Aydınoğlu Mehmet Bey Camisinin iç görüntüsü)
***
İbni Batuta, Birgi konaklarında yaşamın ihtişamını anlatırken Müderrris Muhyiddîn’in üzerinde altın işlemelerle süslü, geniş ve ağır bir elbise gördüğünü söyler. O dönemde din adamları ve dervişler daha mütevazı giyinir, “bir hırka bir lokma” derken; Anadolu’daki ilim adamlarının özel kıyafetler kuşandığını, kılık kıyafetlerinin de oldukça görkemli olabildiğini bu tablo gösterir.
Ömürleri beylerin iki dudağı arasında olmasına rağmen zenginleşmesine izin verilmiş bir ruhban sınıfını varlığı ortadadır. İbn Battuta, oldukça varlıklı bir beylik olduğu anlaşılan Aydınoğulları çevresinin ipekli ürünlerin fazla kullandığını bildirir. Üretilmesi zor olan ve ta Uzak Doğu’dan getirilen ipek, pahalı bir malzemedir.
Bu bağlamda İbni Batuta, Aydınoğullarına bağlı Ayasuluk/Selçuk’ta ona “nah” adı verilen sırma işlemeli ipek bir elbise, Smirni/İzmir’de ise Bağdat, Tebriz, Nişabur ve Çin’de dokunan bir tür ipekli kumaş olan “kemha”dan yapılmış iki kat elbise hediye edildiğini yazar. Aynı zamanda Birgi’de Bey’in konağında gördüğü yirmi kadar boylu poslu, yakışıklı gencin üzerlerinde de ipek elbiseler vardır. Mehmet Bey, belki de zenginliğini ve şanını göstermek için hizmetçilerine bile ipek elbise giydirmektedir.

(Birgi’deki günümüze kalmış konaklardan biri)
***
Aydınoğlu Mehmet Bey İlimle meşgul olmayı seven bir kişilik olmalıydı. Devrin ünlü alimi İzzettin Ferişte’den ders aldığı, döneminde yapılan tercümelerle önemli eserlerin Türkçeye kazandırıldığı bildirilir. İzzettin Ferişte’nin oğlu İbn Melek’in (asıl adı Abdüllatif b. Abdülaziz), 14.-15. yüzyılda yaşamış, özellikle Tire, Birgi, Manisa'da eğitim vermiş çok önemli bir Hanefi Mezhebi fakihi, müderris ve hadis âlimi olduğu kaydedilir. (Fatih Sarıkaya, İbn Melek ve Ailesi, MCBÜ Sosyal Bilimler Dergisi Cilt: 15, Sayı: 1, Mart 2017) .
İbni Batuta Birgi'de kadılık ve Mehmet Bey'e hocalık yapmış olan İzzettin Ferişte Efendi ile de tanışmıştı. Belki de Mehmet Bey buluşturmuştu onları. Bu seçkin kişilik temiz ahlakı, saflığı ve erdemiyle İbni Batuta’nın dikkatini çekmiş, dost olmuşlardı. Arapça “melek” anlamına gelen “ferişta” sözcüğü Kadı Efendiye tam uyuyordu. Türkçede argoda kullanılan, “senin için dövüşmeye en güçlü olan, feriştahın gelsin…” deyimi bu sözcüğün insan için yüksek bir kademeyi işaret ettiğini gösterir.
Oğlu İbn Melek, hadis, fıkıh, Arap dili konusunda eserler yazmış, Mehmet Bey’in oğulları İsa ve Selim Çelebi’ye, Hızır Şah’a eğitim vermişti.

(Birgi, Ulu Caminin iç süslemeleri)
***
İlim adamlarına çok değer veren Mehmet Bey bir gün ikindiden sonra İbni Batuta ile Muhyiddin Efendinin bulunduğu Medreseye sohbete geldi. Mehmet Bey, Müderris Efendiyi baş köşeye kendini onun sağ yanına İbni Batuta’yı da sol yanına oturttu.
Seyyah bu durumu Türklerin ilim adamlarına gösterdiği saygının ifadesi olarak aktarır. Yaptıkları sohbette Mehmet Bey İbni Batuta’dan Yüce Peygamber'in hadislerinden (kaydedilmiş sözleri) bir seçki hazırlamasını istedi.
İbni Batuta’nın mensubu olduğu Maliki mezhebinin hadisler konusunda titiz olduğu bilinirdi. Bu mezhebin kurucusu İmam Malik aynı zamanda çok önemli bir hadis âlimiydi ve en ünlü eseri “Muvatta” erken dönem İslam’ın en önemli hadis kitaplarından biri kabul ediliyordu. Demek Mehmet Bey bu durumu biliyordu ve konunun uzmanı olması gereken İbni Batuta’dan böyle bir istekte bulunuyordu. Bu isteği İbni Batuta hemen yerine getirdi. Hazırladığı seçki Müderris Muhyiddin tarafından Mehmet Bey'e sunuldu.
Belki de Mehmet Bey'e sunulmadan önce seçkinin Müderris tarafından gözden geçirilmesini istemişti İbni Batuta. Bey de bu eserin Türkçe açıklamasının yazılmasını ona tercümanlık yapan Müderrise Muhyiddin Efendiye emretti. Arapça bilen Muhyiddin Efendi daha sonraki günlerde de Birgi Sultanı Aydınoğlu Mehmet ile İbn Batuta arasında tercümanlık yapmıştı.
Bu durum Anadolu beylerinin İslam’a bağlılığını ve Türkler arasından yeni yeni kökleşen dinin ayrıntılarını öğrenmeye ne kadar istekli olduklarını göstermesi açısından önemlidir.
Bu seçki ne yazık ki günümüze ulaşamadı. Bu sohbet ortamının sonunda Mehmet Bey’in Muhyiddin Efendi aracılığıyla kendisine ne ikram edilmesi gerektiğini sorması üzerine İbn
Battuta: “Sultanımızın eli altında altın, gümüş, at, köle her şey var. Dilediğini göndersin.”, demiş, bunun üzerine hükümdar ertesi sabah kendi bineklerinden en güzel olanı, bir küheylanı armağan etmişti. (Hayat Meryem Altıntaş. (https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/TEZ/ET000925.pdf?utm)
Atı yaylada soğuktan ölen İbni Batuta’nın ata ihtiyacı vardı. Durmadan seyahat eden İbni Batuta, gezilerinin giderini böyle bağışlarla, armağanlarla karşılıyor olmalıydı. Kolay değildi oradan oraya kıtalararası dolaşmak!

(İbni Batuta’nın yaylada soğuktan ölen atı yerine Mehmet Bey ona bir at hediye eder. Temsili resim. YZ)
***
On dört gün kaldığı Birgi’de İbni Batuta’nın bu gibi başka ilginç gözlemleri daha vardı. Yöre kozmopolit bir yöreydi. Hıristiyan Rumlar, Yahudiler ve akın akın gelip bölgeye yerleşen Türklerle bir arada yaşamaktaydı.
Birgi’de ihtiyar bir Yahudi hekim, yöre halkına, Mehmet Bey ve ailesine yaptığı yararlı hizmetler nedeniyle büyük saygı gösteriyordu. Hekim Kur’an okunan bir meclise girdiğinde herkes ayağa kalkarak hürmet göstermiş, ona baş köşede yer verilmişti. Bu ortamda bulunan ve bu duruma din açısından bakan İbni Batuta hoşnut olmadı.
Yahudi Hekimin Kur'an okuyanlardan daha yukarı bir mevkide oturmasına İbni Batuta kızdı.
“Nasıl oluyor da Kur'an okuyanların daha üstünde bir mevkide oturuyorsun?” deyip hekime doğru sesini yükseltti. Yahudi hakkında hoş olmayan ifadeler kullandı.
Tabii ki mecliste sıkıntılı bir hava oluştu. Hekimliğin az bulunan bir meslek olduğu o dönemde, insanların hekimlere muhtaç oldukları için onlara saygıda kusur etmediklerini göstermesine İbni Batuta’nın itirazını, o mecliste bulunanlar tarafından hayretle karşılandı.

(İbni Batuta ve Yahudi Hekim. Temsili resim.YZ)
***
İbni Batuta’yı şaşırtan bir diğer olay ise Türklerin birbirine karşı gösterdiği saygıydı. Anadolu’da kişiler birbirleri ile karşılaştıklarında saygı göstergesi olarak bineklerinden iniyor, kendisine selam verilen de bu selamı bineğinden inerek alıyordu
Binek üzerinde selam vermenin saygısızlığa yol açacağı ve yolcunun kötülüğe uğrayacağı düşünülmekteydi belki. Türkler buna “hürmet etmek” diyordu. Kişi, toplumdaki yeri ne kadar yüksek olursa olsun bu âdete uyuyordu. Saygı bir toplumsal bağlılık işaretiydi aslında. Bunu bilmeyen Batuta, daha önce Birgi’de tanıştığı Aydınoğlu Mehmet'in oğlu Hıdır Bey ile şehir dışında tekrar karşılaştığında onu at üzerinde selamlamayınca Hıdır Bey bu durumdan hiç hoşlanmamış, üstelik ona bir konukluk armağanı bile vermemişti.

(Saygı göstermek anlamında attan inen Hızır Bey ve bu adeti bilmeyen ve attan inmeyen İbni Batuta. Temsili resim. YZ)
***
İbni Batuta Birgi’de şaşırmaya devam eder. Birlikte oldukları bir gün Mehmet Bey konuğuna hiç gökten düşen taş görüp görmediğini sorar. Seyyah ne gördüğünü ne de işittiğini, böyle bir durumla hiç karşılaşmadığını söyleyince Bey şehrin dışına gökten düşen simsiyah, sert ve cilalı gibi görünen bir kayayı huzura getirtir.
Yaklaşık bir kantar (45-55 kg) ağırlığındaki bu taşa Bey’in emriyle dört “taş ustası” vurmaya başlar, hepsi demir balyozlarla dörder kez vurduğu halde taşa hiçbir şey olmadığı görülür. Bunun üzerine Bey taşın götürülüp alındığı yere bırakılmasını emreder.

(İzmir’de Gazi Umur Bey ziyaretinde İbni Batuta’ya cüce bir köle armağan eder. Temsili resim. YZ.)
O yıllarda dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkler ve Müslümanlar arasında da “köle” kullanmak yaygındır.
“Zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri olmayan köleler” hayvan gibi alınıp satılmakta, yaşam koşullarının düzeyi sahiplerinin insafına kalmaktadır. Anadolu’da da bu durum sürmekte, İbni Batuta buna tanıklık etmektedir.
Nitekim Birgi Beyi Aydınoğlu Mehmet Bey İbn Battuta’ya Mihail adında bir Rum köleyi hediye etmişti. Birgi’deki Medreseye bir katırın sırtında gelen Müderris Muhyiddin’in iki yanında köleleri vardı.
İbn Battuta, Birgi’de Aydınoğlu Mehmet Bey’in yanında kaldığı sırada (1333 yılı yazı), bir ara İzmir’e gidip Umur Bey ile görüştüğünde genç Gazi evindeki son köle olan Nikola adında bir Rum cüceyi seyyaha hediye etmişti.
Umur Bey o günlerde Aydınoğulları’nın bir kolu olarak İzmir’in Beyi idi. Ege Denizi’nde etkili deniz seferleri yapan güçlü bir denizci Türkmen önderi olarak İbni Batuta’nın İzmir’e yaptığı kısa ziyarette onu hediyesiz bırakmamıştı.
İbni Batuta bu tutumu nedeniyle Gazi Umur Bey'i cömert olarak niteler ve armağan ettiği köleden sonra beyin evinde bir tek köle kalmadığını aktarır.
Bu hediyesinden sonra Seyyah, “Allah Teâlâ ona gani gani versin, rahmet yağdırsın!” diye dua eder. Hayat Meryem Altıntaş. (https://nek.istanbul.edu.tr/ekos/TEZ/ET000925.pdf?utm

(Aydınoğlu Mehmet’in ırmağa düşmesi. Temsil resim. YZ)
***
Birgi’de kaldığı sürece çok mutlu olduğu anlaşılan İbni Batuta 14 günün ardından, o zamanın yine önemli kentlerinden biri olan Manisa’ya, ardından Bergama’ya doğru yola çıktı.
Yolu üzerindeki bir yayladan geçerken yanındakilerle beraber gecelemek için orada konaklayan bir Türkmen obasına misafir oldu. Demek Anadolu’ya göçler hala devam ediyordu ya da daha önce göçenler, konar göçer olarak yaylalarda, obalarda yaşıyordu. Ya da onlar da sıcaktan kaçmışlar, serin yaylaya sığınmışlardı. İbni Batuta’nın atları yorulmuştu ve onlara verilecek yemleri neredeyse kalmamıştı. Üstelik ıssız yollarda yem bulmak zordu. Yollar da güvensizdi, ortalık eşkıya ile doluydu. Obadaki Türkmen oymağı onlara yakınlık gösterdi, ağırladı. Ama daha fazlasını yapamazdı. Onların da varlıkları kıttı. Hırsızlardan endişe ettikleri için gezginler atların başında nöbet tuttu. Buna rağmen sabah olunca en güzel atlarının, bütün koşum takımlarıyla birlikte çalınmış olduğunu gördüler.
Ya nöbet bekleyenler uyumuştu ya da içlerinden birisi ya da obadakiler atları alıp götürmüştü. Son derece karmaşık günler yaşıyordu Anadolu. Büyük ve kalıcı bir düzenin geleceğinin, Osmanlı’nın ayak sesleri duyuluyordu.
İbni Batuta’yı Manisa ve Bergama’da başka beyler, başka maceralar bekliyordu. Ancak bir yıl sonra, 1334 yılında Aydınoğlu Mehmed Bey’in çıktığı bir av sırasında suya, muhtemelen Küçük Menderes Nehri’ne düştüğü, belki zor kurtulup hastalandığı ve ardından vefat ettiği haberi geldi. Belki de nehirde boğularak ölmüştü. Aydınoğlu Mehmet Bey de böyle veda etti hayata. Geldiği gibi gitmedi, iz bıraktı. Belki de yaşam, Aydınoğlu Mehmet Bey’in kaderinde olduğu gibi, başlı başına bir serüvendir.

(İbni Batuta Birgi’den ayrılıyor. Temsili resim. YZ)
***
Aradan yedi yüzyıl geçti. Beyler, gaziler, dervişler, köleler, tüccarlar, saraylar ve şölenler çoktan tarihin sisleri arasına karıştı. Bir zamanlar Birgi’de hüküm süren Aydınoğlu Mehmet Bey de artık yok.
Belki Küçük Menderes’in sularında kayboldu gitti; ama Birgi’de kurduğu dünya, o günlerin zenginliği, ihtişamı, inancı ve karmaşası bir Mağripli seyyahın satırlarında yaşamayı sürdürdü.
Çünkü İbni Batuta’nın anlattıkları yalnızca bir yolcunun hatıraları değildir; Anadolu’nun Türkleştiği çağın canlı tanıklığıdır. Ve insan bazen şunu düşünmeden edemiyor: Nice hükümdar unutuldu, nice devlet yıkıldı ama bir seyyahın gördükleri, anlattıkları ve şaşırdıkları yüzyılları aşarak yaşamaya devam etti. Uzak Asya’dan kop gel, nice güçlükle kendine yeni bir yurt bul ve yerleş; soyunu sürdür, refahı bul, sonunda Batı Anadolu’nun deli ırmaklarında yaşamdan ayrıl…
Ve bunları ta Mağrip’ten, Afrika’nın kuzeybatısından gelen bir gezgin, İbni Batuta yazsın, yüzyıllar sonrasına ulaştırsın. Oysa Birgi hâlâ yerinde. Kışın yolları nemli, yazın ateş gibi sıcak. Yaylalar püfür püfür esiyor. Yüzyıllar gelip geçiyor.
Sefa Taşkın
06.06.2016
Karşıyaka/İzmir