İsveç’in tek özel bankası Stockholms Banco iflas ettiğinde ne yapıldı? Fransız Devrimi’nden sonraki hiperenflasyon döneminde, Napolyon hükümeti parasız kaldığında ne yapıldıysa o: Bir merkez bankası kuruldu. Tarih, merkez bankalarının kurtarıcı olarak görüldüğü örneklerle dolu. Geçen yıl 28 Mart’ta, “Merkez Bankaları Pelerin Takmaz” başlığıyla yayımlanan yazıma bu cümlelerle başlamıştım. Bugün ise size, küresel ekonomide yapısal sorunlar büyüdüğünde kurtarıcı olarak görülen bir diğer grubu anlatacağım: Kalkınma Bankaları.
Kalkınma bankalarının tarihi çok eskiye dayanıyor. 1816’da Fransa’da ve 1850’de İtalya’da kurulan kalkınma bankaları, üzerinden geçen 2 yüzyıla rağmen hâlâ ayakta. Bugün ise dünyada yaklaşık 550 tane kalkınma bankası ve kalkınma finansmanı kuruluşu olduğu tahmin ediliyor. Adet olarak baktığımızda, kalkınma bankaları ve kalkınma finansmanı kuruluşlarının payı, toplam bankacılık içerisinde %5’in altında ama dünyadaki yatırımın %10’unu finanse ediyorlar. Elbette arada ciddi ölçek farkları var ama şurası kesin: Kalkınma bankaları, kendi ağırlıklarından daha fazlasını mobilize edebiliyor.
Kalkınma bankaları hâlâ II. Dünya Savaşı sonrası dönemdeki misyonlarıyla hatırlanıyor: Başta Avrupa ve Japonya olmak üzere, savaşın yıkıntısı ile uğraşan ülkeleri ayağa kaldırmak. Ondan birkaç on yıl sonra da Afrika’yı destekleyen programlarla akıllara kazınıyor kalkınma bankaları.
Tarihsel perspektiften bu aktarım doğru olsa da hikâyenin bütününü kapsamıyor. Bu şekilde anlatmak, çok temel iki yanılgıyı tetikliyor.
- Pek çok kişi, kalkınma bankalarının görevini gelir düzeyi düşük toplumların desteklenmesi ile sınırlı görüyor. Bir dönem akademik literatürde, ülkelerin gelir seviyesi arttıkça kalkınma bankalarının görevlerinin kendiliğinden sona ereceği görüşü bile vardı. Ancak mevcut durum bu beklentinin gerçekçi olmadığını gösteriyor. Çünkü kalkınma bankaları ve kalkınma finansmanı kuruluşlarının %60’tan fazlası yüksek-orta gelirli ve yüksek gelirli ülkelerde bulunuyor. Demek ki gelir grubu yükselince, kalkınma ihtiyacı bitmiyor.
- Bir diğer yanılgı da gelir grubundan bağımsız olarak küresel ekonomik gelişmelerin kalkınma bankalarına duyulan ihtiyacı ortadan kaldırdığıydı. Burada, beni de şaşırtan bir veriyi paylaşmak istiyorum: Mevcut kalkınma bankalarının dörtte biri, son 20 yılda kurulmuş. Yani yakın dönem küresel gelişmeler, kalkınma bankalarına duyulan ihtiyacı artırmış.
Ne diyeyim muhteremler, dünya ekonomisi insanı dert sahibi yapıyor olabilir ama belli ki derdin dermanı kalkınma bankalarında aranıyor. Bu elbette şaşırtıcı değil. 2008 Küresel Finansal Krizi sonrasında, politika faizlerinin Sıfır Alt Sınırı’na (Zero Lower Bound) çarpması, pek çok kişiye para politikası dışında bir çıkış aramak gerektiğini hatırlattı. Ekosistem krizinin tetiklediği dış şokların şiddeti ve frekansı artarken, üstüne gelen pandemi ve artan jeopolitik şoklar, arz yönlü iyileşmelerin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha hatırlattı. Sonra bir kez daha ve bir kez daha... İşte mevcut kalkınma bankalarının %25’inin son 20 yılda kurulmasının hikmeti de bu.
Grafik, dünya genelinde 500’ün üzerinde kalkınma bankasının odaklandığı alanları gösteriyor. Elbette her ülke, kendi yapısal ihtiyacına göre ilerliyor. Bu nedenle skala epey geniş.

Bu başlıkların pek çoğu bugün dünyada da Türkiye’de de potansiyel büyümeyi baskılayan ve/ya enflasyonu tetikleyen, yapısal sorunların olabildiği alanlar. Dolayısıyla bu alanlardaki iyileşmeleri destekleyen arz yönlü politikalar ve finansman hem potansiyel büyümeyi yukarı çekme hem de enflasyonla mücadeleye destek verme potansiyeli taşıyor. Fosil bağımlılığını düşürüp yenilenebilir enerji üretiminizi artırdığınızda, petrol fiyat şokuna daha dayanıklı oluyorsunuz, değil mi? Bu sadece bir örnek, çoğaltmak mümkün. Ama mesaj net: Kalkınma bankalarının dezenflasyonist etkilerini konuşmak için güzel bir gün.
Biz de üçüncüsünü bu hafta içinde gerçekleştirdiğimiz “TSKB Kalkınma Günü” etkinliğimizde, çok kıymetli paydaşlarımızla hem 76. yılımızı kutladık hem de kalkınmanın ve bu amaçla harekete geçmenin öneminin altını bir kez daha çizdik. Etkinlikteki sunumumun son cümlesi, yazımda da son cümlem ve çağrım olsun: Kalk’ın! Çünkü geride kimseyi bırakmamalıyız!