İran sineması, sadece Orta Doğu’nun değil, dünya sinema tarihinin en özgün ve direnişçi damarlarından birini temsil ediyor. 1979 sonrasında köklü bir değişim geçiren ve katı sansür kurallarıyla kuşatılan bu sinema, sınırları aşmak için kendine has, mucizevi bir dil geliştirdi. Yönetmenler, siyasi ve dini engelleri aşmak için metaforlara, çocukların masum dünyasına ve gündelik hayatın sadeliğine sığındı. Bu zorunluluk, İran sinemasına bugünkü alametifarikası olan o derin, şiirsel ve minimalist estetiği kazandırdı.
Abbas Kiyarüstemi, Muhsin Mahmelbaf ve Cafer Panahi gibi ustaların açtığı yoldan ilerleyen modern İran yönetmenleri, bugün de toplumsal gerçekliği tüm çıplaklığıyla beyaz perdeye taşımaya devam ediyor. Asgar Ferhadi’nin insan ilişkilerindeki ahlaki çıkmazları usta bir cerrah gibi işlediği "Bir Ayrılık" filmiyle kazandığı Oscar ödülleri, bu sinemanın küresel çaptaki başarısının en somut kanıtı oldu. İranlı sinemacılar, büyük bütçeler ve görkemli görsel efektler yerine; güçlü senaryolar, amatör oyuncuların doğal performansları ve sokağın gerçek ritmiyle izleyiciyi yakalıyor.

KAMERALARINI SUSTURMUYORLAR
Bugün gelinen noktada, İran’da film yapmak halen büyük bir risk taşımaya devam ediyor. Birçok yönetmen ev hapsi, hapis cezası veya film yapma yasaklarıyla karşı karşıya kalmasına rağmen, kameralarını susturmuyor. Kadın hakları, sınıfsal farklılıklar ve özgürlük arayışı gibi evrensel temalar, İran sinemasının kalbini oluşturuyor. Formüllerin ve ticari kaygıların esir aldığı ana akım sinemanın aksine, İran sineması izleyiciye insan olmanın yalın ve saf halini hatırlatarak sinemanın sadece bir eğlence değil, aynı zamanda güçlü bir direniş ve yüzleşme aracı olduğunu tüm dünyaya kanıtlamaya devam ediyor.