Biraz mola verip sağlık sorunlarımı ve bazı özel işlerimi halletmeye çalışsam da siyasetten uzak kalmak mümkün olmuyor. Nereye gitsem, kiminle konuşsam söz dönüp dolaşıp siyasete, daha doğrusu CHP'ye geliyor.
Soru ise hiç değişmiyor:
"Ne olacak bu CHP'nin hâli?"
Nasıl sorulmasın?
Türkiye'nin en köklü partisinde yaşananlar artık sadece bir parti içi çekişme değil; adeta siyasi bir Shakespeare trajedisi... Tek farkı şu: Bu oyunda herkes kendisini kahraman, karşısındakini ise hain ilan ediyor.
Bir taraf "hainler" diye yer göğü inletiyor...
Diğer taraf "hırsızlara geçityok" diyerek kendisini hakemin yerine koyuyor.
Bir taraf "butlancı"...
Diğer taraf "şaibeci"...
Siyasetin dili öyle değişti ki, yakında parti programlarından çok siyasi lakaplar konuşulacak. Böyle giderse kurultaylarda tüzük yerine argo sözlüğü dağıtılacak.
Yargının vereceği karar ne olur bilinmez. Ama ilginç olan şu ki; bir taraf sonucu beklerken diğer taraf çoktan hükmünü vermiş görünüyor. Siyasette sabır kaybolunca, kanaatler delilden önce geliyor.
Artık CHP karpuz gibi ikiye mi bölünür, yoksa biri sapını diğeri havudunu mu götürür bilinmez. Fakat şu gerçeği görmezden gelmek de mümkün değil.
Bugün yaşanan kavga, sadece bugünün kavgası değildir.
Kökleri, 1960'larda BülentEcevit'le başlayan "Ortanın Solu" tartışmalarına kadar uzanıyor.
Aradan geçen onca yılda ne CHP tam anlamıyla klasik devlet partisi reflekslerinden kurtulabildi ne de güçlü ve tutarlı bir sosyal demokrat kimlik oluşturabildi.
Son yıllarda ise en marjinal soldan en sert milliyetçiye kadar birbirine taban tabana zıt anlayışlar aynı çatı altında buluştu.
Sonuç?
Herkes vardı...
Ama ortak bir siyasi ruh yoktu.
Ve öyle bir noktaya gelindi ki, partiyi dönüştürdüğünü düşünenler bile aslında partinin adım adım ele geçirildiğini ve tarihi kodlarından kopartıldığını, hatta bambaşka bir yapıya evirildiğini ancak tartışmalı kurultaydan sonra fark etti.
Siyasetin garip bir cilvesidir...
Başarı bazen insanı büyütmez; sadece aynayı büyütür. Aynaya bakan da artık kendisini değil, dokunulmazlığını görmeye başlar.
İşte asıl tehlike de tam burada başlıyor. Bugün konuşulan mesele sadece isimler değil, asıl mesele; CHP'nin hangi değerler üzerinden yeniden yükseleceği ya da yükselemeyeceği gerçeğidir.
Çünkü güven kaybolduğunda seçim kazanabilirsiniz; ama tarihi kazanamaz, tarihi değiştiremezsiniz.
Şimdi herkes aynı sorunun cevabını bekliyor:
Bu mücadeleyi "butlancılar" mı kazanacak? Yoksa "şaibeciler" mi?
Belki de daha önemli soru şudur:
Kim kazanırsa kazansın... Kaybeden CHP mi olacak?
Eski bir atasözü der ki:
"Balık baştan kokar."
Ama siyasette bazen mesele kokuşmanın nereden başladığı değildir. Asıl mesele, o kokuşmayı herkesin duyduğu hâlde kimsenin penceresini açmaya cesaret edememesidir.
Ve Sokrates'in yüzyıllar öncesinden gelen şu sözü, belki de bugünü en iyi anlatan cümledir:
"Sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmez."
Sorgulanmamış bir siyaset de sonunda milletin güvenini kaybetmeye mahkûmdur.
Şaibeciler mi, butlancılar mı kazanacak?
Biraz mola verip sağlık sorunlarımı ve bazı özel işlerimi halletmeye çalışsam da siyasetten uzak kalmak mümkün olmuyor. Nereye gitsem, kiminle konuşsam söz dönüp dolaşıp siyasete, daha doğrusu CHP'ye geliyor. Soru ise hiç değişmiyor: 'Ne olacak bu CHP'nin hâli?' Nasıl sorulmasın? Türkiye'nin en köklü partisinde yaşananlar artık sadece bir parti içi çekişme değil; adeta siyasi bir Shakespeare trajedisi... Tek farkı şu: Bu oyunda herkes kendisini kahraman, karşısındakini ise hain ilan ediyor. Bir...
A Haber
16