Komedyen Kaan Sekban, sosyal medyada paylaşılan bir videosunda TRT'nin uluslararası dijital platformu tabii hakkında söyledikleri ile sadece kendi kompleksini ortaya koymadı, birer birer oyuncakları elinden alınan tekelci menajerlerin de sözcülüğünü üstlendi. Zira bugüne kadar sinema ve dizi sektöründe istediği gibi at oynatan menajerler, küresel dijital platformların kurduğu kültürel hegemonyaya biat ederek sektörü kontrol altında tutuyordu. Netflix gibi platformlar dünyaya istedikleri gibi bir Türkiye görüntüsü servis ederken, yapılan işler klişe hikâyelerle üç beş oyuncunun cebini doldurmaktan öte gitmiyordu.
Sanatçı muhalefetin neferi olmak zorunda mı?
Küresel ölçekte yayın yapan dijital platformların giderek tek sesli bir kültürel hegemonya kurduğu ve LGBT dayatmaları ile yapımcı ve yönetmenleri kendi ideolojileri için sonuna kadar araçsallaştırdığı bir ortamda ağır bir yabancılaşma ve kimliksizleşme yaşayanların 'Bizi Birleştiren Hikâyeler' mottosuyla yola çıkan tabii'den rahatsız olmaları son derece doğal.
Uluslararası dijital platformlar için üretilen yerli yapımların birkaç istisna dışında konu, oyunculuklar ve yapım anlamında tam bir hayal kırıklığı olduğu herkesçe kabul edilmişken kadın oyuncuların cinsellik dışında oyunculuk yeteneklerini gösteremedikleri ortadayken Sekban'ın sektörde başarı ölçütü olarak yurt dışı kaynaklı platformları işaret etmesi, Tabii ve
TRT dışındaki mecralara iş yapanlar oyuncuları 'muhalefetin neferi' olarak işaretlemesi
yıllardır altını çizdiğim sektör dayatmasının açıkça beyanından başka bir şey değil. Üstelik iktidara yakın duran sanatçıları hep bir ağızdan linçleyenlerin 'makbul sanatçı'yı 'muhalefetin neferi' olarak tanımlaması da hayli acıklı. Elbette sanatçının, oyuncunun siyasi görüşü olur. Ancak üretim yaptığı mecralar üzerinden kişileri etiketlemek de bir başka faşizm türü.
Dizi ve sinema sektöründeki tekelleşmeye garip övgü
Sanatçı olmanın ve sektörde kabul görmenin birincil şartını iktidara sövmek, hiç yoksa ödül törenlerinde Türkiye'nin karanlığından söz etmek şeklinde belirleyen bu ekosistem yeni bir oyun kurucu olarak ortaya çıkan tabii'nin giderek etkinleşmesi ile etki alanını kaybetti.
Yüzünü kendi coğrafyasına, kendi hikâyesine ve anlatılarına dönen, beş farklı dilde yayın yapan bu mecra en az savunma sanayimiz kadar büyük önem taşıyor. Zira ülkeler artık fiziken işgal edilmiyor. Ekranlar aracılığıyla zihinler esir ediliyor, mankurtlaştırılıyor. Ama bu kimliksizler için dijital işgal tehdit değil gönüllü olarak hizmet edilmesi gereken bir başarı ölçütü.
Kaan Sekban'ın söylediklerini hatırlayalım önce: "Tabii zaten bu amaçla kuruldu. Tabii platformu bir propaganda platformu. Aile yılı deniyor. Orada bir homofobi pompalanıyor. Ne bileyim siyasi karakterler, şunlar bunlar iktidarın şu an yapmak istediği propagandaları yapıyor. Oradaki oyunculara da çok fazla şundan yüklenmemek lâzım. Tabii bence oyunculuk dünyasının Survivor'ı gibi.
Kariyerinde çok iyi noktalara gelmemiş, gelememiş çeşitli sebeplerden dolayı insanlar için. Orası bir sığınak oldu. Şimdi sen mesela bir Tabii platformu dizisinde Gökçe Bahadır'ı görebilir misin? Ya da Demet Evgar'ı görebilir misin? Ya da Serenay Sarıkaya'yı görebilir misin? Göremezsin. Orada daha çok kariyerinde işler istediği gibi gitmeyen insanları propaganda dizilerinde alıyorlar. Afişleriyle bütün İstanbul'u süslüyorlar. Onlar da zaten bir muhalefetin neferi olmadığı için onlar da oynuyorlar, takılıyorlar. Çok büyük anlam yüklenmemesi gerekiyor. Çünkü Tabii platformunun amacı ve misyonu bu."
A Plus oyunculara görülmemiş hakaret!
Sekban'ın bu sözleri sadece açıldığından bu yana geçen üç yılda ciddi aşama kat eden ve nitelikli, özgün işlere imza atan yerli bir dijital platformu hedef almıyor. Bu platformda dizileri yayınlanan ve büyük beğeni kazanan Uğur Yücel, Ahmet Kural, Ozan Akbaba, Murat Yıldırım, Fikret Kuşkan, Cansel Elçin, Saadet Işıl Aksoy, Zafer Algöz, Ertan Saban, Erkan Petekkaya, Deniz Celiloğlu, Taner Ölmez, Mehmet Özgür, Bülent İnal, Cansu Dere, Ahmet Mümtaz Taylan, Timuçin Esen, Birkan Sokullu, Devrim Özkan, Serdar Orçin, Nazan Kesal, Dilan Çiçek Deniz, Yasemin Allen ve daha adını sayamadığım kalburüstü sanatçılara da hakaret ve aşağılama içeriyor. Üstelik çok zengin bir oyuncu potansiyeli olan sektörün üç, beş isim etrafında dönmesini de başarı olarak sunuyor. Başka isimlere şans bile verilmemesini marifet sayıyor.
Dijital işgale karşı temiz hikâyelerin yer bulduğu vaha
Elbette asıl rahatsızlık tüm bu önemli isimlerin tabii'ye iş yapmış olması değil, ekrana gelen işlerdeki yerli damar. Ayşe Şasa'nın, Şule Yüksel Şenler'in hayatını konu alan biyografiler, Vefa Sultan, Gazali gibi İslam dünyasının ilim ve gönül sultanlarını anlatan diziler, LGBT'nin nasıl bir zorbalığa dönüştüğünü konu alan Gökkuşağı Faşizmi belgeseli, Kara Kış gibi bu toplumun merhamet damarını açığa çıkaran hikâyeler, Çırak gibi adalet kavramını güçlü bir aksiyonla benim diyen muhalifin bakamayacağı bir yerden tekrar tekrar düşündüren projeler, Filistin sinemasının en güçlü örneklerini dünyayla buluşturan seçkiler Sekbangilleri tabii ki huzursuz eder. Kaldı ki bir kez bile platformu açıp bakmadığından yelpazenin ne kadar geniş ve toplumun her katmanına temiz içerik sunduğunun da farkında değil. Evet, belki de bal gibi biliyor. Çünkü dijital işgale karşı 'temiz' hikâyelerin varlığı ancak ezberlerine gömülen, önyargılı ve sığ düşüncelilerin tadını kaçırabilir. Demek ki tabii çok doğru bir yolda ilerliyor. Öyleyse durmak yok, yola devam!



