Daha ilk adımınızı attığınız anda zaman yavaşlar, sesler dinginleşir, kalbiniz başka türlü atmaya başlar. Konya işte tam da böyle bir şehir…
Bir kez daha yolum Türkiye Kültür Yolu Festivali’nin görkemiyle buluştu. Bu kez durak Konya’ydı. Fakat daha ilk saatlerde anladım ki Konya medeniyetin, maneviyatın, sanatın ve hafızanın aynı sofrada buluştuğu kadim bir şehir.
Gittim…
Gördüm…
Dinledim…
Ve en önemlisi hissettim.
Festivalin açılışı Karatay Kültür Merkezi’nde gerçekleşti. Bin yıllık kültürün yeniden nefes alışına tanıklık ediyordu. Açılış töreni bittiğinde kendimi Konya’nın yaşayan mirasının içinde buldum.
Hat sanatının zarif çizgilerine dokundum.
Ebru teknesinde suyun renklerle kurduğu sessiz dostluğu izledim.
Tezhibin altın nakışlarında sabrın nasıl sanata dönüştüğünü gördüm.
Keçeciliğin yüzyıllardır süregelen emeğini seyrettim.
“Yaşayan Miras Konya” sergisini gezerken geçmişin bugüne uzattığı eli tuttum. Her motifte tarih vardı, her desenin içinde inanç vardı, her ayrıntıda bu toprakların hafızası vardı.
Sonra yol beni Konya’nın mutfağına çıkardı.
Kültür Yolu Festivali bu yıl gastronomiye yalnızca yer vermemiş; onu başrole taşımıştı. Şehrin dört bir yanına yayılan 53 Lezzet Noktası, Konya’nın asırlardır sakladığı tarifleri yeniden sofralara taşımıştı.
Tattım…
Beğendim…
Etli ekmeğin taş fırından yükselen kokusunu içime çektim.
Fırın kebabının ağır ağır pişen lezzetine ortak oldum.
Bamya çorbasının inceliğini tattım.
Tiritin bereketini hissettim.
Mevlana şekerinin çocukluğa benzeyen tadını, höşmerimin ise Anadolu’nun sıcaklığını damağımda taşıdım.
Anladım ki Konya mutfağı geçmişi bugüne ikram ediyor.
Festival yalnızca konserlerden, sergilerden ve etkinliklerden ibaret değildi. Müzelerden tarihi meydanlara uzanan rota boyunca her sokakta başka bir hikaye, her durakta başka medeniyet anlatılıyordu.
Ve elbette…
Konya denince tarih unutulur mu?
Bu şehirde taşlar bile konuşuyor.
Adımlarınızı biraz yavaşlattığınızda Selçuklu’nun izlerini duyuyor, başınızı gökyüzüne kaldırdığınızda Mevlana’nın çağrısını hissediyorsunuz.
“Gel…”
Belki de bu şehrin en güçlü kelimesi bu.
Çünkü Konya, insanı kendine çağırıyor.
Ben de o çağrıya kulak verdim.
Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin huzurunda uzun uzun durdum. Türbenin yeşil kubbesine bakarken dünyanın dört bir yanından gelen insanların aynı sessizlikte buluşmasına tanıklık ettim. Müzenin içinde sergilenen her eser ise asırlardır süren irfan yolculuğunun sessiz şahidiydi.
Sonra Şems-i Tebrizi’nin izini sürdüm.
1244 yılında Konya’da başlayan o büyük dostluğun bugün hala nasıl yaşadığını gördüm.
Şems-i Tebrizi Camii ve Türbesi’nde zaman sanki durmuştu. İnsan konuşmak istemiyor; sadece düşünüyordu.
Meracel-Bahreyn’e uğradım.
İki büyük gönül insanının ilk kez buluştuğu o noktada durdum.
Bir an için kalabalık sustu.
Şehir sustu.
Sadece tarihin sesi kaldı.
Her adımda Mevlana ile Şems’in dostluğunu yeniden düşündüm. Belki de asırlar geçmesine rağmen Konya’nın bu kadar huzurlu olmasının sırrı tam da burada saklıydı.
Ve sonra Alaaddin Tepesi…
Şehrin kalbine çıktım.
Rüzgar yüzüme vururken aşağıda yaşayan Konya’yı seyrettim.
Alaaddin Camii’nin asırlardır dimdik ayakta duran ihtişamına baktım. Selçuklu sultanlarının türbeleri, sekiz asırlık minberi, çinileri ve taş işçiliği bana bir medeniyetin estetik anlayışını anlattı.
Orada biraz oturdum.
Şehri izledim.
Geçmişi düşündüm.
Bugünü yaşadım.
Ve beğendim…
Çünkü Konya, hissedilecek bir şehirdi.
Türkiye Kültür Yolu Festivali de bana bunu bir kez daha gösterdi.
Sanatın insanı nasıl birleştirdiğini…
Gastronominin kültürü nasıl anlattığını…
Tarihin geleceğe nasıl yön verdiğini…
Maneviyatın ise bütün bunları nasıl anlamlandırdığını…
Bu festival bana yalnızca haber konusu olmadı.
Bir hatıra oldu.
Bir tanıklık oldu.
Bir gönül yolculuğu oldu.
Dönerken valizimde hediyelerden çok anılar vardı.
Not defterimde haberler kadar duygular da vardı.
Kalbimde ise tek bir cümle…
İyi ki gittim…
İyi ki gördüm…
İyi ki hissettim…
Ve iyi ki bir kez daha anladım…
Bazı şehirler ziyaret edilmez.
Bazı şehirler insanın ruhuna misafir olur.
Konya, işte onlardan biri…