ABD Başkanı Donald Trump’ın Şubat ayı sonlarında İran’a yönelik saldırı emri vermesiyle ilk etapta saf dışı bırakılan Ankara, üç ay gibi kısa bir sürede arabuluculuk rolü üstlenerek bölgesel denklemi lehine çevirmeyi başardı.
Middle East Eye'ın haberine görefüze tehditlerine ve artan enerji maliyetlerine rağmen Türkiye; güçlenen NATO bağları, Körfez ülkeleriyle yaptığı yeni savunma anlaşmaları ve ABD-İran diplomasisindeki kritik rolüyle krizden diplomatik ve askeri kazanımlarla ayrıldı.
Geçtiğimiz Pazar günü Tahran ve Washington, iki taraf arasındaki kırılgan ateşkesi 60 gün süreyle uzatacak ve ABD ile İsrail’in savaşı başlatması üzerine İran’ın bloke ettiği Hürmüz Boğazı’nı yeniden trafiğe açacak bir anlaşmaya vardı.
Bu hafta Middle East Eye'a konuşan Türk yetkililer ise, varılan mutabakat zaptının ABD-İran ihtilafını çözme yolunda yalnızca bir ilk adım olduğu ve Hürmüz Boğazı üzerindeki baskıyı hafifletmekten öteye pek geçemeyeceği konusunda temkinli konuştu.
Ankara’dan bir yetkili süreci şu sözlerle değerlendirdi:
"Nükleer dosya ve diğer yan meselelerde nihai bir anlaşmaya varmak için önümüzde duran 60 günlük müzakere penceresi, şimdiye kadarki her şeyden çok daha karmaşık ve zorlu olacak. Bu sakinliğin kalıcı olup olamayacağının gerçek testi bu süreçte verilecek."
Ankara’daki pek çok uzman, İsrail’in önümüzdeki aylarda anlaşmayı baltalamaya yönelik adımlar atabileceğinden endişe duyuyor. Yine de net olan bir şey var; Türkiye, İran savaşından büyük ölçüde yara almadan çıkmayı başardı.
En kötü senaryolar devre dışı kaldı
İran’a yönelik savaş başladığında Ankara, İran hükümetinin geleceği ve istikrarı konusunda ciddi endişeler taşıyordu ancak korkulan en kötü senaryolar gerçekleşmedi.
İlk olarak Türk yetkililer, olası bir mülteci dalgasının ülkeye girişini engellemek amacıyla İran ile olan doğu sınırı boyunca acil durum planlarını hızla devreye soktu. İkinci olarak ise İsrailli yetkililer, İranlı Kürt grupları kullanarak Batı İran’da bir ayaklanma başlatma planını uygulamaya koymaya çalışıyordu.
Ankara, bu Kürt grupların sahaya sürülmesinin PKK ile yürütülen kendi barış görüşmelerini olumsuz etkilemesinden ve Türkiye’yi, sınırına yakın Kürtlerin bölge kontrolünü ele geçirerek bir güvenlik tehdidi oluşturduğu Suriye benzeri bir senaryoya sürüklemesinden endişe ediyordu.
İsrail ve ABD’nin İran hedeflerine yönelik saldırıları yoğunlaştıkça, Netanyahu kabinesinin içinden yükselen "İran’dan sonra sıra Türkiye’de" söylemleri, Ankara’nın İran’daki devlet otoritesinin çökmesi durumunda yaşanacak sıçrama etkilerine dair endişelerini daha da artırdı.
Tüm bu risklere rağmen Ankara sınır hattını sakin tutmayı başardı. Ayrıca, Kürt eksenli bir ayaklanmanın iyi bir fikir olmadığı konusunda Trump’ı ikna edecek yeterli siyasi krediye ve nüfuza sahip olduğunu gösterdi.
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) içinde, iktidardaki Barzani ve Talabani aileleri arasındaki anlaşmazlıklar dahil olmak üzere, İranlı Kürtlere nasıl yaklaşılacağı konusundaki bölünmeler ve çok az sayıda Kürdün böyle bir girişimi yönetebilecek askeri teçhizata sahip olması gerçeği, Türkiye’nin tezlerini büyük ölçüde destekledi.
ABD kanadında ise CIA Direktörü John Ratcliffe ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da bu plana karşı derin şüpheler taşıması Ankara'nın işini kolaylaştırdı.
Füze krizi ve savunma sanayi detayı
Savaş sürecinde yaşanan beklenmedik gelişmelerden biri, İran’ın Türkiye topraklarına 4 balistik füze fırlatması oldu.
Bu saldırı, İran’ın ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan Körfez ve diğer bölge ülkelerine yönelik yaylım ateşinin bir parçası olarak gerçekleşti. Hedeflerin, ABD güçleri tarafından kullanılan İncirlik Hava Üssü ile İran’ın balistik füze fırlatmalarını izlemek için kullanılan kritik bir tesis olan Kürecik Radar Üssü olabileceği değerlendirildi.
Füzeler, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı oldukça öfkelendirdi. Fidan, Tahran yönetimiyle gerçekleştirdiği birkaç sert telefon görüşmesinde, Ankara’nın bu tür saldırılara özellikle de yerleşim yeri sayılabilecek bir alana isabet etmesi durumunda asla müsamaha göstermeyeceğini çok net bir şekilde ifade etti.
Ankara’daki pek çok kaynak, İran füzelerinin sivil bir bölgeye düşmesi ve can kaybına yol açması halinde Türkiye’nin misilleme yapmak zorunda kalacağını ve bunun da tehlikeli bir tırmanış sarmalını tetikleyeceğini öngörüyordu.
İran, saldırılarını seyrek tutarak ve yalnızca ABD varlıklarının bulunduğu tesislere odaklanarak Türkiye ile olan sakinliği korumayı başardı.
İronik bir şekilde bu saldırılar, Ankara’nın NATO ittifakı içindeki konumunu daha da güçlendirdi. ABD hükümeti, Almanya ve İtalya ile birlikte Türkiye’ye acil ihtiyaç anında destek vermek amacıyla birkaç anti-balistik füze savunma sistemi konuşlandırdı; bu durum söz konusu ülkelerle ilişkilerin yeniden ısınmasını sağladı.
Bunun da ötesinde Türkiye, İran’ın uzun menzilli drone saldırıları karşısında büyük ölçekli hava savunma sistemi satın almak isteyen Körfez ülkelerinin ana silah tedarikçisi olarak öne çıktı.
Ankara; Katar, Kuveyt ve Suudi Arabistan gibi ülkelerle yüz milyonlarca dolar değerinde sözleşmeler imzalayarak kendisini güvenilir bir savunma partneri olarak konumlandırdı.
Türkiye, Körfez ile bu ticari bağları kurarken, diğer taraftan İran ile olan ilişkilerini de sürdürmeyi başardı; bu denge politikası ateşkes müzakerelerinde oldukça işe yaradı.
İç siyasete etkisi
İran’ın gerçekleştirdiği bu saldırılar, Körfez monarşilerinin ve onların parıltılı finans merkezlerinin "dokunulmaz" olduğu algısını yıktı.
Bu durum, Ankara’yı bölgede alternatif bir yatırım merkezi olarak öne çıkma konusunda cesaretlendirdi. Kapsamlı yasal reformlar ve uzun vadeli altyapı yatırımları gerektiren bu hedef oldukça zorlu bir kumar olsa da, savaş süreci Türkiye’nin İran saldırılarından uzak, güvenli bir liman olarak itibar kazanmasına yardımcı oldu.
Diğer taraftan savaş, Türkiye’nin enflasyonla mücadelesini karmaşık hale getirdi. Bir enerji araştırma düşünce kuruluşunun tahminlerine göre, Hürmüz Boğazı’ndaki sevkiyatların aksamasından kaynaklanan enerji fiyatlarındaki artış, Türkiye’nin enerji faturasına yaklaşık 14 milyar dolarlık ek bir yük getirdi.
Enflasyonun etkisi nisan ve mayıs ayı verilerinde net şekilde hissedilse de hükümet bu olumsuz yansımaları yönetmeyi başardı.
Bunun da ötesinde Ankara, kendi benzersiz jeopolitik konumunu avantaja çevirmek adına enerji krizi üzerinden yeni hamleler yaptı.
Hicaz Demiryolu’nun canlandırılması, Irak-Türkiye petrol boru hattının Basra’ya kadar uzatılması ve Katar ile Türkiye arasında bir doğalgaz boru hattı inşa edilmesi gibi çeşitli enerji ve bağlantı güzergahı projelerini masaya sürdü.
Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Avrupalı bir diplomat 'Türkiye krizleri fırsata çevirme ülkesi oldu' sözlerini kullandı.