Ana içeriğe geç

Üretim fonksiyonunun sessiz devrimi

İktisat kitaplarında üretimin te­mel girdileri emek ve sermaye­dir; teknoloji ise bu girdilerin ne kadar verimli kullanıldığını belir­leyen çarpan olarak formüle edi­lir. Tarihteki büyük ekonomik kı­rılmalar, çoğunlukla üretim süreç­lerinde emek ile sermayenin göreli fiyatlarını kalıcı biçimde değişti­ren teknolojik sıçramalarla geldi.

Üretim fonksiyonunun sessiz devrimi
Dünya Gazetesi
16

Rekabet Hukuku Danışmanı RECEP GÜNDÜZ

İktisat kitaplarında üretimin te­mel girdileri emek ve sermaye­dir; teknoloji ise bu girdilerin ne kadar verimli kullanıldığını belir­leyen çarpan olarak formüle edi­lir. Tarihteki büyük ekonomik kı­rılmalar, çoğunlukla üretim süreç­lerinde emek ile sermayenin göreli fiyatlarını kalıcı biçimde değişti­ren teknolojik sıçramalarla geldi.

Bu dönüşümlerin etkileri tek yön­lü değil. Sanayi Devrimi bunun en çarpıcı örneği oldu. Buhar makine­si önce tekstil tezgâhlarını, ardın­dan tüm üretim mantığını altüst etti. Emek göreli olarak pahalıla­şırken sermayenin maliyeti düştü; firmalar davranışlarını değiştirdi, piyasalar yeniden şekillendi, ülke­lerin refah düzeyleri ayrıştı.

Yapay zekâ ve robotik bugün benzer bir kırılmaya işaret edi­yor. Bundan beş yıl önce bir çalı­şanı işe almak ile bir yazılım sis­temini devreye sokmak arasındaki maliyet farkı bugünkünden çok da­ha azdı. Artık bu denklem hızla de­ğişiyor. Yapay zekâ ve otomasyon sistemleri hem ucuzluyor hem de yetenekleri genişliyor.

Bu da eme­ğin, sermayeye kıyasla göreli ola­rak pahalılaşması anlamına geli­yor. Bunun etkilerinin tek yönlü ol­duğunu iddia etmek zor. Bir yandan yapay zekâ ve robotik teknolojiler maliyetlerin düşmesiyle genele ya­yılan yeni iş modelleri yaratabilir. Ama bir yandan da üretim fonksi­yonunun bu yeniden biçimlenme­si, ucuz emek arbitrajına dayanan küresel tedarik zincirlerini sarstı­ğı gibi, işgücü piyasalarını da uzun vadede yeniden şekillendirebilir.

Bunu kısa vadede işsizliği artıra­cak diye okuyup böyle bir etki gö­rülmeyince de "demek ki tehlike yok" demek yanlış olur. Kısa vade­de toplu işsizlik öngörmek için er­ken olsa da işgücüne olan talebin belirli beceri gruplarında kalıcı bi­çimde daralacağına işaret eden ka­nıtlar giderek güçleniyor.

Görünmeyen maliyet

Ancak dönüşümün maliyeti yal­nızca işgücü piyasalarıyla sınır­lı değil. Yapay zekânın hesaplama altyapısı, küresel enerji tüketimini ve kritik maden talebini hızla ar­tırıyor. Veri merkezleri bugün ba­zı ülkelerin toplam elektrik tüketi­miyle yarışır hale geldi; lityum, ko­balt ve nadir toprak elementlerine olan talep ise yeni bir kaynak reka­betinin fitilini ateşliyor. Dolayısıy­la yapay zekâ yalnızca emek piya­salarını değil, enerji ve hammadde piyasalarını da yeniden şekillendi­riyor; bu da dönüşümün faturası­nın sadece işini kaybedenlere de­ğil, çok daha geniş bir coğrafyaya yayılacağına işaret ediyor.

Çok görünür olmayan başka bir boyutu ise tekelleşme tehlikesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu yö­nü yapay zekâ devrimini önceki değişimlerden ayrıştırıyor. Sana­yi Devrimi'nde buhar makinesi zamanla yaygınlaştı; teknolojiye erişim, başlangıçtaki avantajı ka­lıcı bir hâkimiyete dönüştürme­di. Oysa yapay zekâ altyapısı son derece sermaye-yoğun ve gide­rek birkaç firmanın elinde yoğun­laşıyor. Veri, bu sistemlerin ham maddesi; hesaplama gücü ise fab­rikası.

Her ikisi de ölçek ekono­mileri nedeniyle büyük oyuncula­rın lehine çalışıyor: daha fazla ve­ri, daha iyi model; daha iyi model, daha fazla kullanıcı; daha fazla kullanıcı, daha fazla veri. Bu kendi kendini besleyen döngü piyasala­rı doğal tekel yapılarına doğru iti­yor.

Küçük ve orta ölçekli işletme­ler aynı verimlilik kazanımlarına ulaşamadığında ise maliyet avan­tajı asimetrik biçimde dağılıyor ve piyasa yoğunlaşması kaçınılmaz hale geliyor. Teknoloji bu kez re­kabeti bizzat aşındırıyor; üstelik bunu herhangi bir hâkim durum kötüye kullanımı ya da birleşme olmaksızın yapıyor.

Eski araçlar, yeni oyun

Tüm bu gelişmeler, bu teknoloji­ye sahip şirketlere ev sahipliği yap­mayan ülkeleri-Türkiye dahil-cid­di bir eşiğin önüne getiriyor. Oyun değişiyor, kurallar yeniden yazılı­yor. Böyle bir konjonktürde her po­litika alanının alışılmış kalıpların dışına taşması bir tercih değil, zo­runluluk. Bu değişim zorunlulu­ğuna rekabet hukuku ve politikası özelinde biraz daha yakından ba­kalım.

Tüketici refahından stratejik bağımlılığa

Buradaki temel sorun, rekabet hukukunun onlarca yıldır aynı var­sayım üzerine inşa edilmiş olması­dır: piyasalar özünde tarafsız alan­lardır ve rekabeti bozan asıl tehdit özel firmalardan gelir. Bu varsa­yım, Chicago Okulu'nun 1970'ler­de inşa ettiği ve hâlâ birçok ülkede kurumsal egemenliğini sürdüren tüketici refahı standardının temel taşıdır. Ancak yapay zekâ çağında bu varsayım çökmektedir.

Piyasa yapısını artık büyük ölçüde özel ak­törler değil, devletlerin jeopolitik hesapları ve sanayi politikaları be­lirliyor. ABD, ileri yarı iletken ihra­catını kontrol altına aldığında yal­nızca ticaret politikası yapmıyor; küresel yapay zekâ rekabetinin mi­marisini doğrudan şekillendiriyor. Çin, teknolojik bağımsızlık adına kendi ulusal şampiyonlarını devlet eliyle büyüttüğünde, klasik reka­bet hukukunun "piyasa bozulması" diye nitelendireceği müdahale, as­lında sistemin kuralı haline geliyor.

Bu tablonun rekabet otoriteleri için çıkardığı sonuç rahatsız edi­ci ama kaçınılmaz: tarafsızlık ar­tık bir erdem değil, bir kurumsal yanılsamadır. ABD ve Çin gibi bü­yük güçlerin jeopolitik tasarımının nesnesi konumundaki ekonomi­lerde, geleneksel rekabet hukuku araçlarıyla birleşmeleri değerlen­diren bir rekabet otoritesi piyasa­yı koruyamıyor; yalnızca gücü gör­mezden geliyordur. Türkiye de da­hil olmak üzere bu kategorideki ülkelerin rekabet otoritelerinin en temel görevi, stratejik bağımlılığı rekabete zarar vermenin yeni bir biçimi olarak tanımak ve bunu ana­litik çerçevesine dahil etmektir.

Antitrust 5.0: Üç yeni araç

Bunun pratik karşılığı ne olabi­lir? Akademik literatürde "Antit­rust 5.0" olarak adlandırılan yeni paradigma üç somut araç öneriyor. Birincisi, egemen hâkimiyet kavra­mı: Devletin ulusal çıkarla meşru­laştırdığı piyasa konumlarının özel tekel analizinden farklı kriterlerle değerlendirilmesi. ABD’nin NVI­DIA çipleri üzerindeki ihracat kı­sıtlamaları bu kavramın somut ör­neği; buradaki amaç küresel tüketi­ci refahını maksimize etmek değil, 21’inci yüzyılın bilişsel altyapısını ulusal yetki alanında tutmak.

İkin­cisi, jeoekonomi bozulması testi: Bir tarifenin, ihracat yasağının ya da devlet sübvansiyonunun belirli bir piyasadaki rekabet koşullarını ölçülebilir biçimde nasıl değiştir­diğinin haritalanması. Üçüncüsü ve belki en önemlisi, dayanıklılık testi: bir birleşmenin kısa vadeli tüketici fiyatlarını etkileyip etkile­mediğini sormanın ötesinde, o ya­pılanmanın ulusal ekonomiyi stra­tejik bağımlılığa sürükleyip sür­mediğini sorgulamak.

Kaynağa Git

İlgili Haberler