Rekabet Hukuku Danışmanı RECEP GÜNDÜZ
İktisat kitaplarında üretimin temel girdileri emek ve sermayedir; teknoloji ise bu girdilerin ne kadar verimli kullanıldığını belirleyen çarpan olarak formüle edilir. Tarihteki büyük ekonomik kırılmalar, çoğunlukla üretim süreçlerinde emek ile sermayenin göreli fiyatlarını kalıcı biçimde değiştiren teknolojik sıçramalarla geldi.
Bu dönüşümlerin etkileri tek yönlü değil. Sanayi Devrimi bunun en çarpıcı örneği oldu. Buhar makinesi önce tekstil tezgâhlarını, ardından tüm üretim mantığını altüst etti. Emek göreli olarak pahalılaşırken sermayenin maliyeti düştü; firmalar davranışlarını değiştirdi, piyasalar yeniden şekillendi, ülkelerin refah düzeyleri ayrıştı.
Yapay zekâ ve robotik bugün benzer bir kırılmaya işaret ediyor. Bundan beş yıl önce bir çalışanı işe almak ile bir yazılım sistemini devreye sokmak arasındaki maliyet farkı bugünkünden çok daha azdı. Artık bu denklem hızla değişiyor. Yapay zekâ ve otomasyon sistemleri hem ucuzluyor hem de yetenekleri genişliyor.
Bu da emeğin, sermayeye kıyasla göreli olarak pahalılaşması anlamına geliyor. Bunun etkilerinin tek yönlü olduğunu iddia etmek zor. Bir yandan yapay zekâ ve robotik teknolojiler maliyetlerin düşmesiyle genele yayılan yeni iş modelleri yaratabilir. Ama bir yandan da üretim fonksiyonunun bu yeniden biçimlenmesi, ucuz emek arbitrajına dayanan küresel tedarik zincirlerini sarstığı gibi, işgücü piyasalarını da uzun vadede yeniden şekillendirebilir.
Bunu kısa vadede işsizliği artıracak diye okuyup böyle bir etki görülmeyince de "demek ki tehlike yok" demek yanlış olur. Kısa vadede toplu işsizlik öngörmek için erken olsa da işgücüne olan talebin belirli beceri gruplarında kalıcı biçimde daralacağına işaret eden kanıtlar giderek güçleniyor.
Görünmeyen maliyet
Ancak dönüşümün maliyeti yalnızca işgücü piyasalarıyla sınırlı değil. Yapay zekânın hesaplama altyapısı, küresel enerji tüketimini ve kritik maden talebini hızla artırıyor. Veri merkezleri bugün bazı ülkelerin toplam elektrik tüketimiyle yarışır hale geldi; lityum, kobalt ve nadir toprak elementlerine olan talep ise yeni bir kaynak rekabetinin fitilini ateşliyor. Dolayısıyla yapay zekâ yalnızca emek piyasalarını değil, enerji ve hammadde piyasalarını da yeniden şekillendiriyor; bu da dönüşümün faturasının sadece işini kaybedenlere değil, çok daha geniş bir coğrafyaya yayılacağına işaret ediyor.
Çok görünür olmayan başka bir boyutu ise tekelleşme tehlikesi olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönü yapay zekâ devrimini önceki değişimlerden ayrıştırıyor. Sanayi Devrimi'nde buhar makinesi zamanla yaygınlaştı; teknolojiye erişim, başlangıçtaki avantajı kalıcı bir hâkimiyete dönüştürmedi. Oysa yapay zekâ altyapısı son derece sermaye-yoğun ve giderek birkaç firmanın elinde yoğunlaşıyor. Veri, bu sistemlerin ham maddesi; hesaplama gücü ise fabrikası.
Her ikisi de ölçek ekonomileri nedeniyle büyük oyuncuların lehine çalışıyor: daha fazla veri, daha iyi model; daha iyi model, daha fazla kullanıcı; daha fazla kullanıcı, daha fazla veri. Bu kendi kendini besleyen döngü piyasaları doğal tekel yapılarına doğru itiyor.
Küçük ve orta ölçekli işletmeler aynı verimlilik kazanımlarına ulaşamadığında ise maliyet avantajı asimetrik biçimde dağılıyor ve piyasa yoğunlaşması kaçınılmaz hale geliyor. Teknoloji bu kez rekabeti bizzat aşındırıyor; üstelik bunu herhangi bir hâkim durum kötüye kullanımı ya da birleşme olmaksızın yapıyor.
Eski araçlar, yeni oyun
Tüm bu gelişmeler, bu teknolojiye sahip şirketlere ev sahipliği yapmayan ülkeleri-Türkiye dahil-ciddi bir eşiğin önüne getiriyor. Oyun değişiyor, kurallar yeniden yazılıyor. Böyle bir konjonktürde her politika alanının alışılmış kalıpların dışına taşması bir tercih değil, zorunluluk. Bu değişim zorunluluğuna rekabet hukuku ve politikası özelinde biraz daha yakından bakalım.
Tüketici refahından stratejik bağımlılığa
Buradaki temel sorun, rekabet hukukunun onlarca yıldır aynı varsayım üzerine inşa edilmiş olmasıdır: piyasalar özünde tarafsız alanlardır ve rekabeti bozan asıl tehdit özel firmalardan gelir. Bu varsayım, Chicago Okulu'nun 1970'lerde inşa ettiği ve hâlâ birçok ülkede kurumsal egemenliğini sürdüren tüketici refahı standardının temel taşıdır. Ancak yapay zekâ çağında bu varsayım çökmektedir.
Piyasa yapısını artık büyük ölçüde özel aktörler değil, devletlerin jeopolitik hesapları ve sanayi politikaları belirliyor. ABD, ileri yarı iletken ihracatını kontrol altına aldığında yalnızca ticaret politikası yapmıyor; küresel yapay zekâ rekabetinin mimarisini doğrudan şekillendiriyor. Çin, teknolojik bağımsızlık adına kendi ulusal şampiyonlarını devlet eliyle büyüttüğünde, klasik rekabet hukukunun "piyasa bozulması" diye nitelendireceği müdahale, aslında sistemin kuralı haline geliyor.
Bu tablonun rekabet otoriteleri için çıkardığı sonuç rahatsız edici ama kaçınılmaz: tarafsızlık artık bir erdem değil, bir kurumsal yanılsamadır. ABD ve Çin gibi büyük güçlerin jeopolitik tasarımının nesnesi konumundaki ekonomilerde, geleneksel rekabet hukuku araçlarıyla birleşmeleri değerlendiren bir rekabet otoritesi piyasayı koruyamıyor; yalnızca gücü görmezden geliyordur. Türkiye de dahil olmak üzere bu kategorideki ülkelerin rekabet otoritelerinin en temel görevi, stratejik bağımlılığı rekabete zarar vermenin yeni bir biçimi olarak tanımak ve bunu analitik çerçevesine dahil etmektir.
Antitrust 5.0: Üç yeni araç
Bunun pratik karşılığı ne olabilir? Akademik literatürde "Antitrust 5.0" olarak adlandırılan yeni paradigma üç somut araç öneriyor. Birincisi, egemen hâkimiyet kavramı: Devletin ulusal çıkarla meşrulaştırdığı piyasa konumlarının özel tekel analizinden farklı kriterlerle değerlendirilmesi. ABD’nin NVIDIA çipleri üzerindeki ihracat kısıtlamaları bu kavramın somut örneği; buradaki amaç küresel tüketici refahını maksimize etmek değil, 21’inci yüzyılın bilişsel altyapısını ulusal yetki alanında tutmak.
İkincisi, jeoekonomi bozulması testi: Bir tarifenin, ihracat yasağının ya da devlet sübvansiyonunun belirli bir piyasadaki rekabet koşullarını ölçülebilir biçimde nasıl değiştirdiğinin haritalanması. Üçüncüsü ve belki en önemlisi, dayanıklılık testi: bir birleşmenin kısa vadeli tüketici fiyatlarını etkileyip etkilemediğini sormanın ötesinde, o yapılanmanın ulusal ekonomiyi stratejik bağımlılığa sürükleyip sürmediğini sorgulamak.