Alejandro Zambra hakkında bundan tam on üç yıl önce, 2013 yazında, Sabitfikir’e bir yazı yazmışım. Varlığını unuttuğum o yazıyla Zambra’nın Türkçedeki yeni kitabı Çocukluk Edebiyatı’nı okuyup da hakkında araştırma yaparken tesadüfen karşılaştım. İnsanın internetin kocaman denizinde eski bir yazısıyla karşılaşması tuhaf ve bir o kadar güzel. Lezzetli kemiğini bir vakit toprağa gömüp, bin yıl sonra tesadüfen bulan bir köpek olarak bendeniz: Yazarın yıllar sonra beni aynı yerlerden etkilediğini keşfettiğim için memnunum. Mevzu bahis yazımı okuyunca bir kere daha emin oldum; ben kesinlikle bir Zambra okuruyum. Minimal ama yoğun, kısa cümlelerle aktarılan güçlü duygular, gündelik hayatın derinine inen keskin yazar gözler, hafif melankolik ama kesinlikle komik de ve tabii ki bellek konusundaki ustalığı; özellikle çocukluk anlatılarındaki hakimiyeti.
Ta o zamandan bu zamana onun edebiyatına paçayı kaptırdığım yer değişmemiş. Şöyle bir girişi var “Hayat nerede biter, roman nerede başlar?” başlıklı yazımın:
“Yazı yazmanın doğasına dair tonla enteresan mesele içinde bir tanesi özellikle meşgul ediyor aklımı. O da, bir kitabın ne kadar kurmaca olursa olsun, hayatın süreğenliği içinde yaratılan bir şey olması ve bu yüzden gerçeklikle (yani yazarın hayatıyla) alışverişinin hiçbir zaman kesintiye uğramaması. Nedense bunu bir nehir yatağında sal üzerinde yolculuk yapmaya benzetmek geliyor aklıma. Salın üzerinde sabit duruyor gibi olsak da, sal ilerledikçe, manzaramız yani gerçekliğimiz değişir. Kitap da öyle bir şey; yaşayan ve içinde bulunduğu dünya ile türlü şekillerde ilişkilenmeye devam eden gerçek bir akıl tarafından yaratıldığı sürece gerçeklikten kopamaz. Onu eğer büker ama ondan uzak duramaz. Bunun müsebbiplerinden biri de, insanın her daim sızıntılara müsait, geçirgen doğası olsa gerek.”