Önce pandemi, ardından afet riskleri ve devamında ekonomik parametreler, kent yaşamının cazibesini ortadan kaldırdı. İmkânı olan yurttaşlar memleketlerinde ya da hayalindeki kasabalarda yeni bir yaşam kurmaya çalışırken kent yaşamında istemsizce kalan yurttaşlar ise “yeşil parantezler” açarak nefes alıyor.
Yönetimsel ekonomik tercihler, fakiri daha fakir, zengini ise daha zengin yapıyor. Bu denklemde kaybolmaya başlayan orta sınıf ise hem hayatta kalmaya çalışıyor hem de özünü korumaya. Belediye gibi kurumların doğa odaklı projeleri, “beyaz yakalılar” için kentte doğaya dönme alanı yaratıyor. Kent içinde doğa arayışına başlayan kişilerden birisi ise Seda Çimenyayla. 37 yaşında ve Kadıköy’de yaşayan Çimenyayla, 10 yılı aşkın kurumsal çalışmanın ardından eğitmenliğe geçerken doğayla bağının tohumunun memleketindeki anneanne bahçesinde atıldığını söylüyor.
‘SAKSILAR BANA YETMİYORDU’
“Toprağın kokusunu, dalından koparılan meyvenin tadını aldıktan sonra, betonlar arasına sıkışınca o hissin hasretini hep çektiğimi söyleyebilirim” diyen Çimenyayla, “2013’ten beri İstanbul’dayım. Bu mega şehirde o çocukluk ruhumu yaşatabilmek için bulabildiğim her küçük alanı yeşertmeye çalıştım. Evim hep balkonluydu, o balkondaki saksılarda yeşillikler büyüttüm. Ama ne yapsam içimdeki o büyük boşluğu, o gerçek toprak hasretini tam olarak dindiremiyordum. Saksılar bana asla yetmiyordu” sözleriyle içinde dolmayan o boşluğu anlatıyor.
Bu aşamada hayatının akışını değiştiren bir tesadüfe dikkat çeken Çimenyayla, “Turizm eğitimi veren bir okulda eğitimler verirken, öğrencilerimle Antalya bölgesindeki otellerin sürdürülebilirlik çalışmalarını inceliyorduk. Bir videoda, otel mutfaklarından çıkan organik atıkların, otelin kendi bostanında gübreye dönüştürüldüğünü heves ve şaşkınlıkla izledik” dedikten sonra o an sınıfta çocuklarla yaşadıkları aydınlanmanın “Biz bunu evdeki mutfak atıklarımızla yapamaz mıyız?” sorusunu beraberinde getirdiğini işaret ediyor. Bu sorunun yanıtının ise onu permakültür dünyasıyla tanıştırdığını...
Çimenyayla, yaşadığı aydınlanmanın onda yarattığı etkiyi “Bir Apartman dairesinde yaşayan bir kentli olarak, atıklarımı dönüştürme fikri beni resmen büyüledi. Okudum, araştırdım ve o yoğun iş temposunun arasında radikal bir karar verip İSMEK’in (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Meslek Eğitimi Kursları) uzun süreli bahçıvanlık eğitimine yazıldım” diyerek anlatıyor.
“İLAÇ GİBİ GELDİ”
Haftada bir gün, uygulama alanında geçirilen vaktin şehir karmaşasından sonra “ilaç gibi” geldiğini belirten Çimenyayla, “Bahçıvanlık eğitiminde öğrendiklerimle birlikte evdeki bitki sayım artık kontrolden çıkmıştı. Tam bu arayıştayken Kadıköy Belediyesi’nin bostan çekilişini duydum ve şansımı denemek istedim. Fenerbahçe’de 6 aylığına bir bostan bana tahsis edilmişti. O anki mutluluğumu tarif etmem imkansız” ifadelerini kullanıyor.
“KIYASLANAMAZ BİR DUYGU”
Bostan sayesinde tohumların toprakla buluşma fırsatı olduğuna değinen Çimenyayla, Sonrasındaki süreci şöyle anlatıyor: “Benim için hayal gibi bir şeydi. Bostanı teslim alır almaz, bende hummalı bir hazırlık başladı. Tabii işin eğitimini alınca rastgele de ekemiyorsunuz; hangi bitki hangisinin yanına gelmeli, hangisi birbirini besler, ‘kardeş bitkiler’ hangileridir derken masanın başında yazdım çizdim planlamalar yaptım. Şu an bostanımı haftada 4 gün ziyaret edebiliyorum. Bana bazen soruyorlar, haftada 4 gün gitmek zor olmuyor mu?’ diye. Aksine, artık gitmemek zor geliyor. Oraya gittiğimde zamanın nasıl geçtiğini asla anlamıyorum, saatlerce vakit geçiriyorum. İlk topladığım ürünler yeşil soğan, roka, nane ve o mis kokulu salatalıklar oldu. Dalından koparmanın tadı hiçbir market alışverişiyle kıyaslanamayan bir duygu. Bostanımda büyüyen, serpilen sebzeleri toplayıp eve getirmek, onlarla mutfağa girmek inanılmaz keyifli bir hale geldi benim için.”
‘YAVAŞLIK LÜKSÜ’NÜ ÖZLÜYORUZ’
Kendi emeğinin somut, yenilebilir, dokunulabilir bir ürüne dönüştüğünü görmek, insana inanılmaz bir tatmin ve varoluşsal bir güven duygusu veriyor. Şehir yaşamı bizi korkunç bir tüketim çılgınlığına ve hıza zorluyor. Her şey bir tıkla kapımızda, mesajlar anında iletiliyor, işler “acil” koduyla geliyor. Ruhumuz bu hıza yetişemiyor, yoruluyor. Ama bostana gittiğimde o dünya duruyor. Bir tohumu ekiyorsun ve ona “Hadi çabuk ol, çabuk büyü, hiç vaktim yok, seni fazla bekleyemem” diyemiyorsun. O domatesin kızarması için güneşin doğması, zamanın geçmesi gerekiyor. Toprak bize sabretmeyi, yavaşlamayı ve o anın içinde kalmayı öğretiyor. Şehirde kaybettiğimiz o “yavaşlık lüksünü” özlüyoruz aslında.
PERMAKÜLTÜR NEDİR?
İngilizce kökenli permakültür, İngilizce “kalıcı” (permanent) ve “tarım” (agriculture) kelimelerinden ortaya çıkan bir kavram. Doğadaki ekosistemleri örnek alarak kendi kendine yetebilen, sürdürülebilir ve doğa dostu yaşam alanları ve tarım sistemleri tasarlamayı amaçlayan bütünsel bir tasarım yaklaşımı.