Ana içeriğe geç

Bağımlı gencin ailesine uyarı: Polis gibi değil, anne baba gibi yaklaşın!

26 Haziran Uluslararası Uyuşturucu Kullanımı ve Kaçakçılığı ile Mücadele Günü’nde, Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hülya Ensari toplumun kanayan yarası bağımlılık hakkında ezber bozan açıklamalarda bulundu. Birçok insanın "istese bırakır", "tamamen irade meselesi" ya da "ahlaki zayıflık" diyerek küçümsediği bağımlılığın aslında çok ciddi bir psikiyatrik beyin hastalığı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ensari, aileleri ve tüm toplumu acil önlem almaya çağırdı. Bağımlılığın sadece basit bir alışkanlık olmadığını belirten Ensari, bu illetin kişinin kendini frenleme mekanizmasını, öz saygısını, insan ilişkilerini ve hayata uyum sağlama yeteneğini yerle bir eden tehlikeli bir süreç olduğunu ifade etti.

Bağımlı gencin ailesine uyarı: Polis gibi değil, anne baba gibi yaklaşın!
Türkiye Gazetesi
16

26 Haziran Uluslararası Uyuşturucu Kullanımı ve Kaçakçılığı ile Mücadele Günü’nde, Atlas Üniversitesi Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hülya Ensari toplumun kanayan yarası bağımlılık hakkında ezber bozan açıklamalarda bulundu. Birçok insanın "istese bırakır", "tamamen irade meselesi" ya da "ahlaki zayıflık" diyerek küçümsediği bağımlılığın aslında çok ciddi bir psikiyatrik beyin hastalığı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Ensari, aileleri ve tüm toplumu acil önlem almaya çağırdı. Bağımlılığın sadece basit bir alışkanlık olmadığını belirten Ensari, bu illetin kişinin kendini frenleme mekanizmasını, öz saygısını, insan ilişkilerini ve hayata uyum sağlama yeteneğini yerle bir eden tehlikeli bir süreç olduğunu ifade etti.

Ziyneti KOCABIYIK - Bağımlılık sürecinin sadece davranışsal bir bozukluk olmadığını, doğrudan beynin kimyasal yapısını değiştiren nörobiyolojik bir beyin hastalığı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Hülya Ensari, “Maddeler, beynimizde "keyif, ödül ve mutluluk merkezi" olarak bilinen dopamin sistemini hedef alarak orayı adeta ele geçirir. Düzenli kullanım gerçekleştikçe beyin bu kimyasallara uyum sağlar ve kendi yapısını değiştirir. Bir süre sonra kişi artık zevk almak için değil, sadece normal hissedebilmek ve hayatta kalabilmek için maddeye sığınmak zorunda kalır. Bu tehlikeli döngüde sadece kimyasal maddelerin etkisi değil; kişinin iç dünyasındaki ruhsal çatışmalar, dürtülerini kontrol edememe sorunları, derin boşluk hissi ve yanlış arkadaş çevresi de tuzağı körükler” açıklamasını yaptı.

NASIL BAĞIMLI OLUYORLAR?

Bir insanın bağımlılık batağına saplandığını gösteren çok net tıbbi işaretler bulunduğuna işaret eden Prof. Dr. Ensari, “Süreç genellikle kişinin maddeyi planladığından çok daha fazla ya da çok daha uzun süre kullanmasıyla başlıyor. Kişi defalarca söz vermesine ve niyet etmesine rağmen maddeyi bırakma veya azaltma çabalarında hep başarısız oluyor. Zamanla maddeyi aramak, bulmak ve kullanmak hayatın tam merkezine oturuyor ve günün büyük bir bölümünü esir alıyor. Bu evrede kişide maddeye karşı konulamaz, çıldırtıcı bir aşerme ve şiddetli istek duygusu baş gösteriyor. Vücut maddeye alıştığı için ilk günlerde yeten miktar artık yetmiyor ve tolerans geliştiği için hep daha fazlasına ihtiyaç duyuluyor. Madde bulunamadığında ise el ayak titremesi, aşırı huzursuzluk, uykusuzluk ve sinir krizleri gibi yoksunluk acıları patlak veriyor. Kişi, iş hayatının, okulunun veya ailesinin tamamen tepe taklak olduğunu, maddeden ötürü devasa sosyal sorunlar yaşadığını görse bile inatla bu uçuruma doğru yürümeye devam ediyor” dedi.

ERGENLİK EN ÖNEMLİ RİSK

Sağlık Bakanlığı'nın Ulusal Eylem Planı raporlarında da vurgulandığı gibi, bağımlılığa giden yol tek bir nedene bağlı değil, koca bir nedenler zincirinden oluşuyor. Özellikle ergenlik dönemi, kimlik gelişiminin henüz tamamlanmadığı ve beynin kendini frenleme mekanizmalarının tam olgunlaşmadığı bir evre olduğu için bağımlılık açısından en büyük risk kuşağını oluşturuyor. Gençlerin maddelerle çok erken yaşta tanışması, parçalanmış ya da sürekli kavgalı aile ortamlarında büyümesi, çocuklukta yaşanan ağır travmalar ve ihmal edilme duygusu bu tuzağı canlandırıyor. Bunun yanı sıra düşük benlik saygısı, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, depresyon gibi psikiyatrik rahatsızlıklar da riski katlıyor. Yanlış arkadaş grupları, okuldaki başarısızlık, işsizlik, gelecek kaygısı ve sosyal medyadaki özendirici içerikler gençleri bu çıkmaza doğru itiyor” diye konuştu.

Anne babaların çocuklarını çok iyi gözlemlemesi ve hayatlarındaki ani değişimleri kaçırmaması hayati önem taşıdığını aktaran Prof. Dr. Ensari, ”Bağımlılık sinsi bir şekilde ilerlerken hem davranışsal, hem fiziksel hem de ruhsal sinyaller veriyor. Davranışsal olarak gençlerin arkadaş çevresinin aniden değişmesi, eve geç gelmeye başlamaları, odalarına kapanıp gizemli davranmaları, yalan söyleme eğilimleri ve okul başarılarının aniden çakılması ilk alarmlar arasında yer alıyor. Fiziksel açıdan bakıldığında ise gözlerde kızarıklık veya donuk bakışlar, uyku düzeninin altüst olması, ani kilo kayıpları, kişisel bakıma özen göstermeme, konuşmada pelteklik ve denge sorunları dikkat çekiyor. Tüm bunlara ruhsal dünyadaki ani öfke patlamaları, aşırı sinirlilik, kaygı, motivasyon kaybı ve hayattan tamamen elini eteğini çekerek içine kapanma gibi ciddi dalgalanmalar eşlik ediyor” dedi.

Prof. Dr. Hülya Ensari şöyle devam etti:

“Hastalık fark edildiğinde ailelerin üzerine düşen en büyük görev bir polis veya hakim gibi davranmak değil, çocukla olan güven ilişkisini ne pahasına olursa olsun sürdürebilmektir. Aşırı cezalandırıcı, suçlayıcı, aşağılayıcı veya dışlayıcı sert tutumlar gençleri korkutarak daha çok içine kapatıyor ve tedavi için yardım istemelerini tamamen engelliyor. Ailelerin çocuklarıyla sağlıklı ve etkili bir iletişim kurması, onların duygusal boşluklarını fark etmesi ve kendilerini rahatça ifade edebilecekleri ama sınırların da net olduğu huzurlu bir ev ortamı yaratması gerekiyor. Anne babalar çocuklarının arkadaş çevresiyle ve dijital dünyasıyla yakından ilgilenmeli, yolunda gitmeyen bir durum sezdiklerinde ise hiç vakit kaybetmeden profesyonel tıbbi destek yolları aramalıdır.”

Toplumsal düzeyde ise bu meseleyi bir ahlak suçu ya da iradesizlik olarak görmeyi acilen bırakmamız gerekiyor. Bağımlılık, tıpkı şeker veya tansiyon hastalığı gibi biyolojik ve ruhsal yönleri olan, bilimsel yöntemlerle tedavi edilebilir karmaşık bir hastalıktır. Gençlerin enerjilerini doğru yönlendirebilecekleri sosyal, kültürel ve sportif alanların artırılması, okullarda bilimsel temelli eğitimlerin yaygınlaştırılması ve dijital dünyadaki zehirli içeriklerle etkin şekilde mücadele edilmesi topyekun bir kurtuluşun anahtarıdır. Erken farkındalık, güçlü aile bağları ve bilimsel tedavi yaklaşımları elimizdeki en güçlü silahlardır. 26 Haziran vesilesiyle unutmamalıyız ki çocuklarımızı ve gençlerimizi bu karanlıktan korumak sadece tek bir ailenin değil, tüm toplumun ortak insani sorumluluğudur.

Kaynağa Git

İlgili Haberler