Local Makers kurucusu Yağmur Çoban ile COP31’e giderken yerel üretimin iklim krizi karşısındaki rolünü, döngüsel ekonomiyi, onarım kültürünü ve yaratıcı toplulukların sürdürülebilirlik kültürünü yaygınlaştırmadaki gücünü konuştuk.

- Local Makers yerel üretim, tasarım ve topluluk odaklı bir yaklaşımı görünür kılıyor. İklim krizi çağında yerel üretimi yeniden düşünmek neden önemli?
İklim krizi sadece bir çevre sorunu değil, bir sistem sorunudur. Yerel üretimi yeniden düşünmek, bizi krizin merkezindeki “uzaklık” kavramından kurtarıyor. Üretim tüketimden uzaklaştıkça ürünün hikâyesi siliniyor ve çevresel maliyeti (karbon ayak izi) görünmezleşiyor. Yereli odağa almak, kaynağa yakınlaşmak; toprağı, suyu ve insan emeğini korumaktır. Local Makers olarak biz, yerel üretimin sadece bir seçenek değil, gezegenin sınırları içinde kalabilmek için bir zorunluluk olduğuna inanıyoruz.
- COP31’e ev sahipliği yapmak, Türkiye için nasıl bir iklim sorumluluğu ve diplomatik eşik anlamına geliyor?
COP31’e ev sahipliği yapmak, Türkiye için sadece diplomatik bir prestij değil, bir “iklim taahhüdü aynasıdır”. Bu eşik, Türkiye’nin bölgesel bir lider olarak yeşil dönüşümde somut adımlar atması gerektiğini hatırlatıyor. Diplomatik olarak “köprü” rolümüzü, fosil yakıttan yenilenebilir enerjiye, lineer ekonomiden döngüsel ekonomiye geçişte de göstermeliyiz. Bu ev sahipliği, iç politikada iklim adaletini ve doğa odaklı yasaları hızlandırmak için büyük bir motivasyon kaynağı olmalıdır.
SİSTEM DÖNÜŞÜMÜ ŞART
- Küresel tedarik zincirleri, aşırı tüketim ve kaynak kullanımı iklim krizinin önemli parçaları arasında. Yerel üretim ve yerel tasarım bu tabloya nasıl bir alternatif sunabilir?
Küresel tedarik zincirleri, devasa bir lojistik yükü ve etik dışı üretim süreçlerini beraberinde getiriyor. Yerel tasarım bu tabloya “yavaşlık” ve “aidiyet” ile yanıt verir. Bir tasarımın yerel malzemeyle, yerel bir zanaatkâr tarafından üretilmesi, o ürünün ömrünü uzatır ve onarılabilirliğini artırır. Yerel üretim, ihtiyacımız olanın “daha fazlası” değil, “daha iyisi ve daha yakını” olduğunu göstererek aşırı tüketim sarmalına karşı en güçlü panzehri sunar.
- COP31’e giderken Türkiye’de kamu, özel sektör, yerel yönetimler, sivil toplum ve bireyler hangi başlıklarda daha cesur ve somut adımlar atmalı?
COP31’e giden süreçte asıl kritik eşik, iklim krizini sadece bir “çevre meselesi” olarak görmeyi bırakıp, onu topyekûn bir sistem dönüşümü olarak kabul etmektir. Bu yolda her paydaşın elini taşın altına koyması artık bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluktur. Kamu, yeşil dönüşümün finansörü ve düzenleyicisi olarak teşvik mekanizmalarını sürdürülebilirlik ekseninde yeniden kurgulamalı; özel sektör ise iş modellerini döngüsel ekonomi ilkeleri doğrultusunda dönüştürmeli. Yerel yönetimlerin sürdürülebilir yaşamı kent ölçeğinde yaygınlaştırması, sivil toplum ve bireylerin ise tüketici kimliğinden çıkarak dönüşümün aktif aktörleri haline gelmesi büyük önem taşıyor. Ancak bu çok katmanlı ve cesur adımlar birleştiğinde COP31 Türkiye için sadece bir zirve değil, gerçek bir dönüşüm miladı olacaktır.
YARATICI AĞLARIN DÖNÜŞTÜRÜCÜ GÜCÜ
- Çalışmalarınızda üreticiler, tasarımcılar ve yaratıcı topluluklar bir araya geliyor. Bu ağlar sürdürülebilirlik kültürünü yaygınlaştırmada nasıl bir rol oynayabilir?
Bizim çatımız altında buluşan üretici ve tasarımcı ağları, sürdürülebilirliğin sadece teknik bir terim değil, bir yaşam biçimi olduğunu kanıtlıyor. Bu ağlar sayesinde bilgi ve kaynak paylaşımı hızlanıyor. Bir seramik sanatçısının atık yönetimini bir tekstil tasarımcısına aktardığı, kolektif öğrenmenin gerçekleştiği bu topluluklar, kültürün tabandan yukarıya doğru yayılmasını sağlıyor. Dayanışma, sürdürülebilirliğin yakıtıdır.
- Bu söyleşi serisinde tüm konuklarıma yönelttiğim bir soruyla bitirelim: Bir bitki olsaydınız hangisi olurdunuz, neden?
Eğer bir bitki olsaydım, kesinlikle bir zeytin ağacı olurdum. Zeytin, kadim bir bilgeliği, direnci ve barışı temsil eder. Kayalık, zorlu topraklarda bile kök salar; yüzyıllar boyunca meyve vermeye, gölge olmaya ve iyileştirmeye devam eder. Yerel üretimin ve bu toprakların ruhunu en iyi onun simgelediğine inanıyorum: Kökleri derinlerde, meyvesi cömert ve her koşulda hayata tutunan. Ancak bugün en büyük temennim; binlerce yıldır yaşamın simgesi olan bu kadim gövdelerin, “yeni bir yapılaşma” adı altında ranta ve betona kurban edilmediği, dallarının rant hırsıyla değil rüzgârla salındığı bir gelecekte var olabilmek.
KULLAN-AT’TAN YAŞAT VE DEVRET’E
Döngüselliğin yerleşmesi için en başta “erişilebilirliğe” ve “zihniyet değişimine” ihtiyacımız var. Onarımın yeni almaktan daha pahalı olduğu bir sistemde döngüsellikten bahsedemeyiz. Malzeme bilincinin okul müfredatlarından evdeki mutfak tezgâhına kadar girmesi; onarmanın bir “yoksunluk” değil, bir “ustalık ve saygı” göstergesi olarak kabul görmesi gerekiyor. Nesnelerle kurduğumuz ilişkiyi “kullan-at”tan “yaşat ve devret”e dönüştürmeliyiz.