Ekranların ünlü oyuncularından 50 yaşındaki Ufuk Özkan, yaklaşık 8 saat süren kritik bir karaciğer nakli operasyonu geçirmişti. Başarılı ameliyatın ardından Özkan, sağlığına kavuşarak hastaneden taburcu edilmişti.

tv100 MAGAZİN HATTI'NA KONUŞTU
Eski sağlıklı günlerine geri dönen ünlü isim, tv100 Magazin Hattı İstihbarat Şefi Onur Üçkarışoğlu’nun sorularını yanıtladı.
"AYAKKABISI YIRTIK OLAN O ÇOCUK, BENİ HAYATA BAĞLADI"
"28 yıllık büyük bir meslek hayatınız var, büyük bir kariyer. Sette başınıza gelen ve unutamadığınız en önemli anınız hangisi diye sorayım o zaman?"
Ufuk Özkan, Zengin Kız Fakir Oğlan dizisi dönemine ait bir anısını paylaşıyor:
"Sette unutamadığım en büyük anım... Güzel bir şeye vesile olmuştum. O dönem set arkasında, daha çok getir götür işlerinde çalışan ve bizim 'runner' diye tabir ettiğimiz birkaç arkadaşımız vardı. Onlardan birinin ayakkabısının yırtık olduğunu fark ettim. Sadece ona özel bir durummuş gibi görünüp kendisini mahcup hissetmesin diye, o gruptaki üç arkadaşa da ayakkabı hediye ettim. Benim hayatımın en önemli hikayelerinden biridir bu.
Ayakkabı aldığım o çocuk, yıllar sonra benim bu hastalık dönemimdeki ameliyatımda, ameliyatlara makine tedarik eden bir şirkette çalışıyormuş. O makineyi Diyarbakır'dan otobüsle getirtip 'ne olur ne olmaz' diyerek ameliyata aldıran ve bizzat ameliyata giren kişi oydu. Gerçekten de o ameliyat sırasında normalde olmaması gereken, yüzde bir ihtimalle görülebilecek bir komplikasyonla karşı karşıya kalmışım. Eğer o makineyi getirmemiş olsaydı, ellerindeki mevcut makineyle işim ciddi anlamda çok ama çok zora girermiş.
Düşünün; yirmi sene önce ayakkabı almak istediğim üç arkadaştan ayakkabısı yırtık olan o çocuk, beni hayata bağladı. Bundan 4-5 ay önceki ameliyatımda yaşadığım bu olayı asla unutamam."

"Başınıza gelen, en çok korktuğunuz olay neydi peki?"
"Beni ayı kovaladı! Bunu yıllardır bana hep sorarlar. Geniş Aile: Yapıştır filminin çekimlerini Ayvalık'ta yapıyorduk. Gecenin bir vakti, Ayvalık'ın tepesinde, ormanın içindeydik. Bülent Çolak ile beraber bir ağacın altında oturuyorduk; Cevahir ve Ulvi karakterleri... Senaryoya göre hayal görüyorlar, sevgililerini gördüklerini zannediyorlar ama aslında o bir ayı. Çok uzatmadan şunu söyleyeceğim: Hayvanın orada bir tepki vermesi gerekiyor fakat vermiyor. Yanındaki eğiticisi, 'Gazlı bir meşrubat kutusunu açın, o pıt sesiyle hemen tepki verir,' dedi. 'Nasıl bir tepki verir?' dedim, eliyle işaret etti. Hayvanla aramızda çok az bir mesafe var. Tabii ayıyı tutan 4-5 kişi ve kalın halatlar var.
Ben o meşrubatı açtım. O 'pıt' sesi çıktı ya; Allah'ım, o ayı bir kükredi! Onun korkusuyla kendimizi hemen karanlık ormana doğru attık. Ben bir tarafa koşuyorum, Bülent bir tarafa koşuyor. Tabii ortamda ışık yok, her yer karanlık. Bülent kendini kurtardı ama ayı benim arkamdan geliyor. O esnada yaşadığım aşırı korkudan dolayı gözümdeki kılcal damarlar çatlamış. Ben filmin kalan sahnelerini gözümde kırmızı bir benekle tamamlamak zorunda kaldım. Tam artık kendimi bıraktığım, 'Buradan kaçış yok, ne olacaksa olsun,' dediğim son anda arkadan gelen görevliler halatlarla bir şekilde müdahale edip beni kurtardılar. Ama bu gerçek bir hikayedir. Hayatımda en çok korktuğum andı, tamam dedim, her şey bitti."

"Meslek hayatınız dışında, yani oyunculuk dışında 'Yapmak isterdim, bu benim hayalimdi,' dediğiniz başka bir iş var mı mesela?"
"Yani onu şöyle özetleyebilirim arkadaşlar size: Atıyorum, mesela ben elektrikten hiç anlamam. Bana 'Alın şu ampulü şuraya takın,' deseniz dört beş defa patlatırım. Ya da ne bileyim, boyadan anlamam. Bana 'Gel, badana boya yap,' derseniz orayı lunaparka çeviririm, saçma sapan bir şey olur.
Ben kendimi bildim bileli, 13 yaşımdan itibaren Samsun Belediye Konservatuvarı'nda tiyatroya başlamıştım. Orada sahneye çıktığım ilk gün aldığım o alkışla özgüvenim yerine geldi ve çok mutlu oldum. O gün kararımı verdim; benim olmak istediğim yer mutlaka sahne olmalıydı, oyunculuk olmalıydı. Hayatım boyunca beni bazı zor olaylar karşısında güçlü tutan şey de mesleğime duyduğum bu aşktır. Oyunculuk dışında, hakikaten dünyaya bir kez daha gelmiş olsam yine oyunculuğu seçerdim. 'Yine aynı şeyi yapardım,' derler ya, hakikaten öyle. Kendimi en rahat, en mutlu ve en sağlıklı hissettiğim yer mesleğimdir."

"Takıntılarınız var mı?"
"Takıntı mı denir, ritüel mi denir bilmiyorum ama mesela sahneye mutlaka sağ ayakla çıkarım. Tiyatroysa sahneye çıkmaya, diziyse çekime girmeye mutlaka sağ ayakla başlarım. Onun öncesinde de içeri girmeden evvel —nedenini sormayın, ben de bilmiyorum— üç defa tahtaya vururum. Beton falan olmaz, mutlaka tahta bulmam gerekiyor. Bunu yapmadığım sürece sanki kötü bir şey olacakmış gibi hissediyorum."

"En sevdiğiniz özelliğiniz ne peki?"
"Bunu çok ciddi anlamda söylüyorum; bizi televizyonlardan izleyenler, yıllardır sevenler, eş, dost, akraba... Biz yaptığımız işlerle insanları hep güldürdük, onlara hep güzel vakitler geçirttik. Ama bu demek değil ki biz hiç kötü zaman geçirmedik. Geçirdik tabii ki. Moral bozuklukları da oldu, özel hayatımızda sıkıntılar da oldu, çok mutlu olduğumuz anlar da oldu; hepsi bu hayatın içinde var.
Ancak en büyük özelliğim olarak sevdiğim bir laf vardır: 'Önemli olan düşmek değil, bir kez daha ayağa kalkabilmektir.' Bu anlamda şunu çok netlikle söyleyebilirim; yalansız, abartısız, gerçekten çok dirayetli biriyimdir."