Hafta boyunca sosyal medyayı esir alan tek bir ürün vardı; o da Zara’nın uzun, ince kumaşlı ve çok geniş farklı renklerdeki pantolonu. Ancak ürünün sosyal medyada konuşulmasının nedeni ise vücudu ve bacak boyunu uzatması ya da yaz aylarında terletmeyen bir ürün olması değildi. Aksine pantolonun kullanıcılara verdiği zarardı.
Kullanıcıların birbiri ardına paylaştığı düşme videolarıyla bu ürün, ‘ölüm pantolonu’ (death pants) olarak anılmaya başladı.
Kanadalı Ellin Costa, pantolonla yürürken düştüğünü ve bu düşme sonucunda bileğinin kırıldığını, yüzünün de yara aldığını anlattı. Bazı kullanıcılar ise pantolonun paçasının yürüyen merdivenlere sıkıştığı anları kaydetti.
Şimdiye kadar pantolonla bağlantılı doğrulanmış bir ölüm ya da resmi bir geri çağırma kararı yok, tabii; ancak Zara da konuyla ilgili sessizliğini koruyor.
Bu pantolon videolarının viral olmasının ardından aklıma bir düşünce düştü: Moda tarihinde gerçekten ölüme ya da zarara neden olan kıyafetler ya da ürünler var mı?
Cevap ne yazık ki, evet.
Bazıları yalnızca kıyafet, bazıları makyaj malzemesi, bazıları ise trend nedeniyle yapılan davranışlar… Şimdi onların listesini beraber inceleyelim.
Binlerce kadının ölümüne yol açan kabarık etekler
1850'ler ve 1860'ların modası, kabarık krinolin etekleriydi; ahşap, çelik ya da balina kemiğinden yapılan kafesler sayesinde etek devasa boyutlara ulaşıyordu.
Ama bu hacim ciddi bir kontrol kaybı da demekti. Kumaş, giyen kişinin bedeninden metrelerce uzağa taşıyor, bir mumun ya da şöminenin yanından geçerken kolayca alev alabiliyordu.

Virginia Üniversitesi'nin aktardığına göre 1850-1860 arasında yaklaşık 3 bin kadın krinolin kaynaklı yangınlarda hayatını kaybetti. Bu kurbanlardan ikisi de Oscar Wilde'ın üvey kız kardeşleriydi. 1871'de bir baloda kız kardeşlerden birinin eteği şömineye yaklaşınca alev aldı, yardımına koşan diğer kardeşin eteği de tutuştu ve kurtarılmadı.
Krinolinler yalnızca yangında değil, araba tekerleklerine ya da fabrika makinelerinin dönen parçalarına sıkışarak da ölümcül kazalara yol açtı.
Güzel görünmek uğruna arsenik giymek
Viktorya döneminin en gözde rengi zümrüt yeşiliydi ve bu canlı tonu elde etmek için elbiseler, ayakkabılar, eldivenler ve süs çiçekleri arsenik içeren ‘Scheele yeşili’adlı boyayla renklendiriliyordu. Giyenler için risk cilt tahrişi ve döküntüyle sınırlı kalsa da asıl bedeli ödeyenler bu boyayı üreten işçilerdi.

En bilinen vaka, 1861'de Londra'da yapay çiçek imalatında çalışan 19 yaşındaki Matilda Scheurer'in ölümü oldu. Scheurer'in işi, çiçek yapraklarını arsenikli yeşil tozla kaplamaktı; her nefeste bu tozu soluyor, her öğünde elleriyle birlikte yutuyordu. Ölümünün ardından otopside midesinde, karaciğerinde ve akciğerlerinde arsenik tespit edildi.
Scheurer'in ölümü dönemin basınında büyük yankı uyandırdı ve arsenikli modaya karşı kamuoyu farkındalığını artırdı. Buna rağmen İngiltere'de arseniğin giysilerde kullanımını sınırlayan bir yasa çıkması için tam 34 yıl daha geçmesi gerekti.
Nefes bile almadan: Korseler
19. yüzyıl boyunca ‘kum saati’ siluetine ulaşmanın yolu sıkı bağcıklı korselerden geçiyordu. Bel bazen 40-45 santimetreye kadar sıkıştırılıyor, bu da kaburgaları içe doğru bastırıp akciğerlerin tam açılmasını engelliyordu. Dönemin tıp dergisi The Lancet, 1860'ların sonundan 1890'ların başına kadar neredeyse her yıl sıkı bağcıklamanın sağlığa zararları üzerine en az bir makale yayımladı. Hatta kaburga kırıklarından organ yer değiştirmesine kadar pek çok vaka belgelendi.

En çarpıcı örneklerden biri 1903'te yaşandı. New York, Niagara Falls'ta yaşayan Mary E. Halliday aniden fenalaşıp öldü; otopside kalbine saplanmış, toplam yaklaşık 22 santimetre uzunluğunda iki parça korse teli bulundu.
Tight-lacing'in en yaygın sonucu ise ölüm değil, kronik nefes darlığı, sindirim bozukluğu ve bayılma nöbetleriydi; kadınlar sıkı korseyle günlerini geçirirken sık sık soluksuz kalıp kendinden geçiyordu.
Erkekleri boğan yakalar: 'Baba katili'
Tehlikeli trendlerin büyük bölümü kadınlara yönelik olsa da erkeklerin de etkilendiği tek tük ürünler var. Örneğin 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl başında erkeklerin taktığı çıkarılabilir, son derece sert yakalara ‘father killer’ yani "baba katili" lakabı takılmıştı.
Yakalar önce kolalanmış ketenden, sonra su geçirmesin diye selüloitle kaplanarak üretiliyordu; bu da onları hem karton sertliğinde hem de son derece yanıcı hale getiriyordu.

1888'de New York Times'ın haberine göre John Cluetzl adlı bir adam, birkaç kadeh içtikten sonra bir bankta uyuyakaldı. Başı öne düştüğünde sert yaka boğazına bastırdı, nefes yolunu kapattı ve adam boğularak öldü.
1912'de ise William F. Dillon adlı bir başka adam, hazımsızlık nedeniyle boynunun hafifçe şişmesi sonucu aynı yakanın onu boğmasıyla hayatını kaybetti.
Bembeyaz ten uğruna kurşun sürmek
Yüzyıllar boyunca soluk, ‘porselen’ bir ten aristokrasinin simgesiydi ve bunu elde etmenin en popüler yolu Venedik'ten gelen, kurşun tozu ve sirkeden yapılan ‘Venetian Ceruse’ adlı beyazlatıcı makyajdı. Uzun süreli kullanımı saç dökülmesine, cilt tahrişine, kas felcine ve giderek ağırlaşan kurşun zehirlenmesine yol açıyordu.
İngiliz sosyetesinden Maria Gunning, 1760'ta henüz 27 yaşındayken kurşun nedeniyle hayatını kaybetti. Genç yaşta Venetian Ceruse'ün sadık bir kullanıcısı olan Gunning'in ölümü dönemin basınında ‘kibir yüzünden ölüm’ diye anıldı.

Kraliçe I. Elizabeth'in de aynı makyajı yıllarca kullandığı, ölümünden önce saçlarını ve dişlerini kaybettiği biliniyor; kraliçenin otopsiyi yasaklamış olması nedeniyle kurşun zehirlenmesinin ölümüne katkısı kesinleşmemiş olsa da tarihçiler arasında en çok tartışılan teorilerden biri bu.
Kadınlar genellikle bu beyaz makyajı haftalarca yüzlerinden çıkarmadan taşıyor, üstüne üstlük dudak ve yanaklara da cıva içeren "cinnabar" adlı zehirli bir kırmızı boya sürüyordu. Yani dönemin güzellik rutini, aynı anda hem kurşun hem cıva zehirlenmesi riski taşıyordu.
Adımları kısaltan 'hız sınırı eteği'
1908'den itibaren moda olan hobble skirt, diz altından ayak bileğine kadar iyice daralan, kadınları küçük, sallantılı adımlarla yürümeye zorlayan bir etekti. Dönemin basını ona alaycı bir isim takmıştı: ‘speed-limit skirt’, yani hız sınırı eteği.

Bu dar kesim büyük tehlikeler doğurdu. 1910'da Paris yakınlarındaki bir hipodromda, sahibinin elinden kaçan bir at bir kadına doğru geldiğinde, kadın hobble skirt'i yüzünden kaçamayıp ezilerek öldü. 1911'de ise Ida Goyette adlı genç bir kadın, Erie Kanalı'ndaki bir köprüde etekten dolayı sendeleyip korkuluktan düştü ve boğuldu.
Etek toplu taşımayı da neredeyse imkânsız hale getirdi; kadınlar dar paçalarıyla tramvaya binemeyince New York ve Los Angeles, basamaksız, yere daha yakın "hobble skirt tramvayları" tasarlamak zorunda kaldı.

En yakın tarihli örnek: Kot kumlama ve silikozis
Bu listedeki diğer örnekler yüzyıllar öncesine ait ama en yakın tarihli ‘öldüren kıyafet’ hikâyesi bizim topraklarımızda, Türkiye’de yaşandı. Bu kullanıcısını değil; uygulayanı etkileyen örneklerden biri. 1980'lerin sonunda tekstil sektörüne giren kot kumlama tekniği, yıpranmış görünüm için kotların üzerine yüksek basınçla kum püskürtülmesine dayanıyordu. 1990'ların sonunda ağartılmış kot modası patlayınca Türkiye'de bu işi yapan atölye sayısı 500'e ulaştı.
Ama işçiler bu kumu her gün soluyordu. Silis içeren toz akciğerlerde birikip sertleşiyor, tedavisi olmayan bir hastalığa, silikozise yol açıyordu.
Türkiye'de ilk vaka 2004'te Erzurum'da görüldü, ilk ölüm ise 2005'te İstanbul'da yaşandı; bu, dünya literatüründe kayıtlara geçen ilk silikozis ölümüydü. Vakalar hızla arttı, kamuoyu baskısı büyüdü ve Sağlık Bakanlığı Mart 2009'da kot kumlamayı yasakladı.
İşte böyle.
Zara'nın pantolonu hakkındaki tartışma sosyal medya çağının eğlenceli görünen bir moda kazası olsa da tarih; tasarım, malzeme ve güvenlik arasındaki denge bozulduğunda ‘moda kurbanı’ sözünün mecaz olmaktan çıkabildiğini gösteriyor.