Ana içeriğe geç

Konumuz Alt Tarafı Futbol

Norveçli oyuncuların adını telaffuz etmeye çalışırken yıllar önce Londra'da katıldığım bir daveti, Malmölü Bent Skammelsrud'u anımsıyorum. 1990 Dünya Kupası...

Konumuz Alt Tarafı Futbol
Gazete Oksijen
16

Norveçli oyuncuların adını telaffuz etmeye çalışırken yıllar önce Londra'da katıldığım bir daveti, Malmölü Bent Skammelsrud'u anımsıyorum. 1990 Dünya Kupası ile Grand National'ın bir ilgisi var. Arjantin ve Maradona'dan İstanbul Film Günleri'ne, oradan da Solanas, Buñuel ve Borges'e çıkıyor kapılar. İngilizler? Onlar da kupayı başka zaman alsın

Porto Riko televizyonu, Rossi ve Tanrı'nın Eli...

Dünya Kupası'nı 1982'de seyretmeye başladım. 1978'in o meşhur Passarella, Ardiles, Kempesli kadrosuna yetişememişim. Arjantin'in şampiyon olması için çevrilen dolapları, iktidardaki cuntayı vesaire bilmiyorum o yüzden.

Kupa başladığında geçici olarak New York'taydık. ABD'lilerin futbola pek ilgisi yok. O yüzden maçları seyretmek kolay olmuyor. Sonunda turnuvayı yayınlayan bir Porto Riko kanalı buluyorum ve Dünya Kupası'na dalıyorum.

Maradona'nın futbolun yeni ilahı olduğu herkesin dilinde ama benim seyrettiğim maçta bol bol faule maruz kalıp etkisiz bir görüntü ortaya koyuyor. 82'nin en büyük olayı ise olağanüstü oynayan Brezilya. Zico, Sócrates, Falcão, Éder ve Cerezo'dan oluşan hücum hattı ve orta saha şiir gibi oynuyor. Onların da ipini İtalyanlar çekiyor.

Şike soruşturması nedeniyle üç yıl ceza alan Paolo Rossi'nin cezası iki yıla indirilmiş. O kadar zaman top oynamamasına rağmen ilk dört maçta gol atmayınca eleştiri oklarına hedef olan Rossi üç gol birden yolluyor Brezilya ağlarına. Devamında yarı final ve finalde üç gol daha atacak ve turnuvanın gol kralı olacak.

1986 Dünya Kupası'nı daha iyi koşullar altında seyretmek için yeni bir televizyon alıyoruz. Bu defa seyirci olarak biz rahatız ama Meksika'da düzenlenen kupada yayın saatlerine bağlı olarak aşırı sıcakta maç yapılması nedeniyle futbolcular tepkili. O zamanlar sabah 5'te, 6'da, 7'de maç seyretmek diye bir şey yok. Maradona'nın İngiltere'ye çeyrek finalde 'Tanrı'nın Eli' diye tabir edilen meşum golü attığı maç mesela akşam 9'da başlamıştı. Babamla havalara sıçramıştık gol olduğunda. VAR da olmadığı için rahat rahat sevinebilmiştik. Üstelik hemen ardından attığı olağanüstü gol de saniye saniye gözümün önünde.

Booker ödüllü yazarlar, Güneşli Pazartesiler, Nordik tanrılar...

1990 Dünya Kupası zamanında, bir yıllık öğrenci değişim programı için İngiltere'deyim. Her türlü ortama girip çıkıyorum, devamı getirilemeyecek de olsa hep hatırlanacak harika dostluklar, muhabbetler kuruyorum. Londra'da bir davette, tabağımı tezgâha bırakmak için mutfağa yöneldiğimde ayaküstü sohbet eden iki adama katılıyorum, laf lafı açıyor. Bir süre sonra yaşlı olan ateş istiyor, tanışıyoruz. "Benim adım Alan" diyor.

Gece hayatından, gezip tozmaktan dem vuruyoruz. O dönem sevdiğim konular. "Ben o işlerin kitabını yazdım" diyor Alan kıs kıs gülerek: Saturday Night and Sunday Morning. Küçük bir şok geçiriyorum. Karşımdaki adam Alan Sillitoe'ymuş meğer. İkinci Dünya Savaşı sonrası yetişmekte olan öfkeli gençliğin ve işçi sınıfının içine düştüğü açmazları olağanüstü bir yetkinlikle kaleme alan o müthiş yazar. Hatta romanı da daha sonra sinemaya uyarlanmış ve 60'ların kült eserlerinden biri haline gelmiş.

Bende o kadar bir yazarlık kabiliyeti yok. Bilinçli işçi sınıfı desen, onlardan da değilim. Olsun, dibine kadar yaşamaya devam. 'Güneşli Pazartesiler' peşindeyim ben.

Alan'ın yanından ayrılıp salona yöneldiğimde Booker ödüllü bir başka yazarla, A. S. Byatt'la karşı karşıya geliyorum. Ölmeden önce yazacağı son kitabın Nordik efsaneler hakkında olacağından bihaberiz henüz ikimiz de. Ona bugün mesaj atıp, Haaland'ı hangi efsanevi kuzeyli tanrıya benzettiğini sormak ilginç olurdu ama artık bütün bunlar için çok geç.

Grand National, vurulan at, Omam-Biyik...

Bu janti ortamı tadında bırakalım ve yeşil sahalara dönelim. Her türlü spordan zevk alan ekibimizle 1990 Dünya Kupası açılış maçını seyretmek üzere televizyonun karşısına kuruluyoruz. En son böyle bir araya geldiğimizde, İngiltere'nin Gazi Koşusu diye adlandırılabilecek Grand National'ı seyretmek için konuşlanmış, bütün paramızı yatırdığımız atın kazanması için heyecanla yarışı izliyorduk. İlk 500 metrede bizim at ilk üçlü gruptaydı. Sonra bir daha adını hiç duymadık. Yarış bitti, bir süre sonra spiker anons etti. Meğer bizim at engeli aşarken takılıp düşmüş ve ayağı kırılmış. Vurmuşlar daha fazla acı çekmesin diye. Derin bir sessizlik oluyor salonda.

Bugün ise öyle bir hayal kırıklığı oluşacak bir tarafgirlik yok. Kimsenin kimseye silah çekmesini de beklemiyoruz. Arjantin ile Kamerun karşı karşıya geliyor. Omam-Biyik, 67. dakikada havada asılı kalarak topu kafayla Arjantin ağlarına yolluyor ve bir anda bütün İngiliz arkadaşlarım coşkuyla havaya sıçrıyor. Sonra aralarından biri dönüp, "Aramızda da Arjantin ne kadar da çok seviliyormuş" diyerek kahkahayı basıyor. 9 kişilik Kamerun, açılış maçında son dünya şampiyonu Arjantin'i yenince, İngilizler bu defa Tanrı'yla el sıkışıyor. Biraz olsun avunuyorlar.

Şörlot, Skammelsrud, Munch, Kielland...

Aradan 35 yıldan fazla geçmiş. İngiltere, 2026 Dünya Kupası çeyrek finalinde Norveç'i zor da olsa yendi. Ama sanırım Nordik oyuncuların adlarını telaffuz etmek daha zor. Stoperde Torbjørn Heggem, ileride Andreas Schjelderup, Erling Haaland, (Norveççede aslında 'ouland' gibi söyleniyor) Alexander Sørloth (Sörlot ya da Şörlot)...

Bir anda aklıma İstanbul'daki meşhur Malmö maçı geliyor. Maçı sunan Ümit Aktan'ın, Malmö oyuncu değişikliğine gittiğinde, "Sayın seyirciler, yeni bir oyuncu oyuna girdi, umarız gol atmaz, adını telaffuz etmek hayli zor" dediğini anımsıyorum. Tabii ki kaderin bir cilvesi olacaktı. İsveç ekibi derhal Kadir Akbulut'un bulunduğu kanattan etkili geldi, yedekten oyuna giren Bent Skammelsrud topu filelerle buluşturdu. Şaşırdık mı, Beşiktaşlılar olarak tabii ki hayır.

Norveç’e aşinalığım pek yok ama Malmö hüsranına imza atan Skammelsrud Norveçli. Ertesi yıl Rosenborg takımına transfer oluyor. Onlarla da hoş hatıralarımız yok. O defteri kapatayım derken bir başka hüsran sayfası, Vålerenga aklıma düşüyor. En iyisi Norveç'in anılarımızdaki kırıntılarını John Carew'in golleri ve sevgili dostumuz Ahmet vesilesiyle yaptığımız muhteşem Oslo gezisiyle sınırlı tutalım. Yoğun kar yağışı altında uçağımız süzülerek piste inerken, dünyanın en meşhur tablolarından Çığlık’ın ressamı Edvard Munch için Oslo'da inşa edilen olağanüstü 11 katlı müzeyi ve Norveçli yazar Alexander Kielland parkında çocuklarla geçirdiğimiz harika anları yad edelim.

Thatcher, Tangolar, Yılmaz Güney...

Yarım asırı henüz devirmiş bizim kuşağın Dünya Kupası anılarında Arjantin şüphesiz ayrı bir yer tutuyor. Futbol tarafgirliğinin emekleme aşamasında sokakta top koştururken belki sıklıkla seçilen isimler Kempes ve Ardiles'le başlardı ama Arjantin maçlarını herkesin kitlenerek seyretmesi Maradona'yla başka bir boyuta çıktı.

80'li yıllarda Türkiye'de kulüp maçlarını seyretmek kolay değildi. Tek kanallı dönemde şimdiki gibi zırt pırt yayın yoktu. Dünyanın birçok yerinde de durum çok farklı değildi. Futbol severler bu yüzden Dünya Kupası'nı iple çekerdi. Ancak 1982 Dünya Kupası'nda Arjantin de Maradona da beklenenin altında kaldılar.

Bir de Dünya Kupası'nın başladığı günün ertesi olan 14 Haziran 1982, Arjantin'in İngiltere ile giriştiği Falkland Adaları Savaşı'nda teslim bayrağını çektiği gün olarak takvimlerdeki yerini almıştı. Aslında her savaş kadar anlamsızdı. Adalara saldıran Arjantin'di ve sorun diplomatik yollarla çözülebilirdi ama İngiltere'de memleket meselelerini çözmekte zorlanan Demir Leydi Thatcher, yerli ve milli bir mücadeleyle imajını düzeltmenin peşindeydi. Bunu başardı da. Bu anlamsız savaşın belki tek olumlu yanı Arjantin'de cuntanın miadını doldurması oldu. Yüzlerce kişi öldü ama sanırım insan hayatının bir kıymeti olmadığı artık herkesin malumu.

O dönemde sağ olsunlar bizde de Cunta mevcuttu. Astığı astık kesti kestik. 1986 Dünya Kupası'ndan hemen bir iki ay önce, İstanbul Sinema Günleri (bugünkü İstanbul Film Festivali) başlamıştı. Sinema meraklılarını mest eden organizasyonda Arjantinli yönetmen Fernando Solanas'ın Tangolar (Tangos, El Exilio de Gardel) adlı filmi gösterilecekti.

“Pino” Solanas Paris'te sürgün günlerinde tanıştığı Yılmaz Güney ile ahbap olmuş, ondan çok etkilenmiş ve filmi ona adamıştı. Bizim 'cuntacıklar' durumdan hızlıca haberdar olunca bu tatsız durumdan vazife çıkarıp filmin gösterimini engellemişlerdi. Ben de sinema müptelası olarak bir başka büyük usta yönetmeni keşfetmiştim: Luis Buñuel.

Cüceler, Don Kişot, Antes Del Fin...

Ters bir adamdı Buñuel. Harika bir anı kitabı vardı Son Nefesim adını verdiği. Bu harika kitabı kaç defa okudum, kaç arkadaşıma hediye ettim hatırlamıyorum. İspanya Franco rejimi altındayken uzun yıllar Meksika'da yaşamış, Latin Amerikalı birçok yazar sanatçıyla ahbaplık etmişti.

Bir yerde şöyle diyordu: "Cüceleri severim, birçok filminde de yer verdim onlara. Körleri sevmem. En çok da Borges’ten nefret ederim. Bir yerlerde oturmuş ukalalık yapıyordur. Kendisine Nobel Ödülü verilmesini bekliyordur, daha çok bekler."

Jorge Luis Borges hakkında bu şekilde yorum yaparsam haddimi aşarım ama yıllar sonra onun da bir röportajını okuduğumda çok şaşırmıştım. "Don Kişot bayağı zayıf bir kitap zaten İspanyolca çok zayıf yetersiz bir dil" diyordu. "Don Kişot'u İngilizce çevirisinden okudum biraz daha bir şeye benziyordu" diye buyurmuş. Ne diyelim, yine mi İngilizler?

Edebiyat söz konusu oldu mu ben zarımı Borges yerine Sabato için atarım. Ernesto Sabato, 20. yüzyılın en önemli Arjantinli yazarlarından. 1983 yılında ülkesi demokratik rejime döndüğünde dönemin başkanı Raul Alfonsin kendisini cunta döneminde işlenen suçları araştıran komisyonun başına getirmiş, hazırladığı Nunca Mas (Bir Daha Asla) raporu tarihe geçmişti.

Sabato çok yönlü bir adamdı. Yazarlığının dışında fizik profesörüydü. MIT Üniversitesi'yle ortak projeler yönetmiş, Curie Enstitüsü'nde atom ışımaları üzerine araştırmalar yapmıştı. Yüz yaşında hayata veda etmeden önce gider ayak Antes del Fin (Sondan Önce) diye nefis bir kitap yazmıştı. Belki bir gün Türkçeye çevrilir. Hepsinden önemlisi Borges ve İngilizler bir yana Arnavut kökenliydi.

Kuşlama, Müdür Hikmet Bey, Çingeneler Zamanı, Manu Chao...

Gerçeküstücü efsane Buñuel’in olumlu tarafı da vardı şüphesiz. İyisi mi biz onları hatırlayalım ve Maradona'nın unutulmaz çalımlarına, paslarına, gollerine dönelim. Sonuçta 1986 Dünya Kupası'ndaki Maradona biraz da kendi memleketinde uzun süren bir kışın sonunda bahar çiçeği gibi açtı. Her futbol severin damağında unutulmaz bir tat bıraktı.

Solanas’ın 1986 Dünya Kupasından bir yıl sonra film festivalinde gösterilen eserinin adı “Güney” adını taşıyordu (rastlantı mıdır bilinmez). Bir başka Arjantin efsanesi Astor Piazzolla’nın olağanüstü müziği ile açılan filmin hemen başında bir üst geçitten kağıtlar bir kafenin önünde oturan ihtiyarların üzerine doğru usulca yağar, kuşlama gibi.

Yıllar sonra ziyaretime gelen Arjantinli arkadaşlarımla Beyoğlu'nda bir kafede otururken o sahneyi anlatıyorum. Onlar da bana Maradona'nın çeyrek finalde İngiltere'ye o golü attığında Buenos Aires'te nasıl herkesin eline geçirdiği kağıt çöpünü olduğu gibi binalardan sokaklara boşalttığını gülerek anlatıyorlar. "Kuşlamanın Allah'ını o gün görecektin sen" diyorlar. "Maradona'nın şerefine kaldıralım bardaklarımızı" diyorum, "bu bardaklar sizin bardaklarınız." Arjantin bardağı tabirini ilk defa duymuşlar.

Fernando Solanas yıllar sonra 1993'te onur konuğu olarak İstanbul Film Festivali' ne katılıyor. Emek Sineması'nda çok duygusal bir konuşma yapıyor. Yer olmamasına rağmen bizi defalarca Emek’e sokan Müdür Hikmet Bey’le gözlerimiz dolarak dinliyoruz konuşmasını. Yine o yıllarda dünya sinemasının harika çocuğu olarak sinema salonlarına hızlı bir giriş yapan Emir Kusturica'nın filmleri revaçta. Hikmet Abi sayesinde Dolly Bell'i anımsıyor musun?, Babam İş Gezisinde gibi başyapıtları kaçak bir şekilde seyretmişiz. Kusturica şimdi yeni filmi Çingeneler Zamanı ile festival gişelerini zorluyor.

Emek yine hınca hınç dolu. Film başlamadan önce bir grup insan belirliyor sinemanın önünde, bir grup çingene. "Kartal'dan kamyonetle geldik, bizimle ilgili bir film varmış, bizi içeri alır mısın" diyorlar. Hikmet Abi gerekeni yapıyor. Reklamlar gösterilirken onları usulca balkona sokuyor. Artık ne Hikmet Abi aramızda ne de Emek Sineması. Sonraları Kusturica da kendini bozuyor ama ona şaşırmıyoruz. Bizi ilgilendiren kısım çaptan düştükten sonra Maradona ile ilgili yaptığı belgesel.

O belgeselin bir noktasında Manu Chao, gitarıyla Maradona'ya bir şarkı söylüyor. Senin bir şarkın var Santa Maradona diye onu Türkçe'ye çevirmiştim, ne güzel bir şarkı diyorum İstanbul'da tanıştığımızda. "Şarkı güzel Maradona şarkıdan da güzel" diyor, gülüyoruz.

Sonuç: Tarafımız belli, konumuz futbol

Bunca Arjantin güzellemesi sonrası tuttuğumuz taraf çok belli galiba. Şimdi aklımda, 1990 Dünya Kupası'nın açılış maçında Arjantin'in yediği golden sonra havalara sıçrayan İngiliz arkadaşlarımın görüntüsü var. Ne diyelim İngiliz dostlar, sizin de muhabbetiniz, gece hayatınız bambaşka. Dünya Kupası mı? Artık o da başka sefere olsun.

Konumuz alt tarafı futbol, çok da takılmayınız.

Kaynağa Git

İlgili Haberler