Ankara’nın temmuz sıcağı, sadece sokakları değil, Türk medyasının bitmek bilmeyen o eski, tanıdık fay hatlarını da iyice gerdi. Abluka altındaki Ankara’da klima çarpmasıyla boğuşup nöbetçi eczane arayan fani bir vatandaş olan bendenizin çilesi bir yana, içeride “devlet-i aliyye”nin küresel sahnedeki o büyük gösterisini izledik: NATO 36. Liderler Zirvesi.

2004’teki İstanbul Zirvesi’nden sonra, bu kez Beştepe’nin o devasa platosunda çekilen bu yüksek bütçeli yapım; F-35’ler, yaptırımlar, transatlantik restleşmeler ve savunma milyarları havada uçuşurken, bize küresel siyasetin ne kadar acımasız, bizim medyanın ise ne kadar "eğlenceli" olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Uzun lafın kısası; bir yanda küresel dengeleri sarsan Ankara'daki tarihi NATO Zirvesi, diğer yanda ise bu devasa resmi kokoreç parantezine almayı başaran medyamızın pürmelali...
“Büyük Sahne, Küçük Kulislers ve Akreditasyonun Görünmez Duvarları”
Zirvenin prodüksiyon kalitesi yüksekti, hakkını teslim edelim. Kırmızı halılar, 21 pare top atışları ve Trump’ın o meşhur pazarlıkçı gölgesi... İkili görüşmede F-35, CAATSA yaptırımları ve savunma iş birliği ele alındı. Trump "Neden olmasın?" diyerek F-35 satışına yeşil ışık yaktı.

Ana akım medyamız (AA, TRT, Hürriyet, Milliyet, SABAH, YeniŞafak) beklendiği gibi NATO Zirvesi’ni "Tarihi gün", "Dünyanın gözü Ankara'da", Erdoğan'ın liderliği ve Türkiye'nin yükselen rolünü vurguladı.

Uluslararası ajanslar ise arka plandaki çatlak sesleri, transatlantik gerilimleri cımbızlayarak "tarihi ama sancılı" notunu düştü.
Ancak madalyonun diğer yüzünde, medyanın o hiç kapanmayan fay hattı yine çıtırdadı. Cumhuriyet, Sözcü, BirGün, T24, Medyascope ve Halk TV gibi mecraların akreditasyon kapısından çevrilmesi, zirvenin "birlik ve beraberlik" ruhuna düşen ilk büyük gölgeydi.

Eleştirel aklı kapının dışında bıraktığınızda, içeride sadece yankı odalarının kendi sesini alkışlaması kalır. Muhalif ekranlar da bu dışlanmışlığın getirdiği doğal bir refleksle, zirveyi daha keskin ve mesafeli bir mercekle izledi.

"Ne Oluyor?" Diye Bakarken Kokoreçle İmtihan Olmak
Gelelim ekranların o ibretlik manzaralarına... Sabah kuşaklarındaki o derli toplu, başarılı yayınları tenzih ederek akşamki o büyük trajediye odaklanalım.

CNN Türk ekranlarında Göksu Öngören Özgür’ün sunduğu ‘Ne Oluyor?’ programını izlerken insan sormadan edemiyor: “Biz bir dünya zirvesini mi analiz ediyoruz, yoksa bir gece yarısı talk show’u mu?”

Koca koca unvanlı isimler, eski bakanımız, güvenlik uzmanımız, akademisyenimiz ekranda saf tutmuş NATO Zirvesi magazini yapıyor. Trump’ın Beştepe’den ayrılmasıyla başlayan o diyaloglar evlere şenlikti!
Trump’ın oteline kaç dakikada gideceği, sürenin neden uzadığı üzerine kurulan o muazzam jeopolitik (!) analizler, bir anda yerini "Trump kokoreç yemeye mi gitti, Türk kahvesi mi içti, yoksa Çukurambar’da bir mekanda mı soluklandı?" geyiğine bıraktı. Küresel savunma sanayi forumunun, milyar dolarlık F-35 pazarlıklarının ve harcama krizlerinin konuşulması gereken saatte, koskoca bir NATO zirvesi magazin soslu bir Ankara turuna indirgendi.
Bir de sahada ter döken muhabir kardeşimiz Murat Bekmezci’nin her cümlesinde kullandığı "Şunun da altını çizmekte fayda var" klişesi yok mu? İnsan düşünmeden edemiyor: Demek ki geri kalan anlattıklarınızın hiçbirinde fayda yoktu!
Entelektüel Vahalardan TRT’nin Pusulasız Muhabirlerine…
Neyse ki aynı saatlerde NTV ekranlarında Ahmed Arpat’ın moderatörlüğündeki ‘Siyasi İşler’, çölde bir vaha gibi imdada yetişti. Prof. Dr. Ahmet Kasım Han ve Prof. Dr. Barış Doster gibi isimlerin katıldığı o yayın, medyanın henüz tamamen entelektüel intihar etmediğinin kanıtıydı. Konu enine boyuna, kokoreç sosuna bulanmadan, gerçek bir devlet aklıyla masaya yatırıldı.

Peki ya "gözbebeğimize",TRT Haber’e ne demeli?
Devletin en büyük bütçeli, en köklü ekranı, böylesi tarihi bir günde sahaya sürdüğü isimlerin acemiliğiyle sınıfta kaldı.

Spiker Rasim Kılıç’ın Ankara Havalimanı’na inen ABD heyet uçağını "Trump’ın uçağı" diye heyecanla duyurması, yetmeyip koskoca Esenboğa’nın adını unutup "Esenboğa Havalimanı" (sonradan Ankara Havalimanı diye düzelterek) karmaşasına girmesi, merkezden gelen kulaklık uyarısıyla 4 dakika sonra çark etmesi... TRT’nin o şanlı hafızasına ve deneyimli kadrolarına hiç yakışmadı. Sahada tecrübe konuşması gerekirken, stajyer heyecanı izledik.
Sol Hafızadan Stratejik Gerçekliğe: NATO Bir Kalkan mı, Pranga mı?
Tüm bu medya curcunası bir yana, zirve bize Türkiye’nin kendi içindeki o büyük zihinsel dönüşümü de hatırlattı. 1950’lerden beri bu ülkenin sol hafızasında NATO, "ABD’nin ileri karakolu" ya da "mandacılığın modern resmi" olarak kodlanmıştı.

Gençlik yıllarımda o meydanlarda anti-NATO sloganları atanlardan biri olarak, bugün geçmişe dönüp baktığımda o günkü haklı endişeleri ve hisleri görmezden gelmek imkansız. Çünkü NATO'nun iki yüzlü politikalarına, ABD merkezli bu yapıya ve tek taraflı dayatmalara karşı duyulan güvensizlik, aslında bu toprakların anti-emperyalist genetiğinde var.
Ancak 2026 dünyasının soğuk ve vahşi gerçekliği, ideolojik romantizmi bir kenara bırakmayı zorunlu kılıyor. Bugün NATO üyeliği bir aşk ilişkisi değil, tamamen pragmatik bir "stratejik zorunluluk." Ankara, bu zirveyle birlikte bir yandan ittifakın çelik çekirdeğinde yer alırken, diğer yandan Rusya, Çin ve Türk Dünyası ile dans edebilen o tehlikeli ama gerekli denge politikasını vitrine çıkardı.

Sonuç olarak; Türkiye küresel satranç tahtasında hamlelerini pragmatik bir soğukkanlılıkla yapmaya çalışıyor. Keşke medyamız da bu büyük resmi, kokoreç tezgahlarının ardına saklamadan, akreditasyon duvarlarıyla bölmeden ve en önemlisi "altını doğru dürüst çizerek" anlatmayı becerebilseydi.
Yiğidin Hakkını Teslim Etmek…
Her şeyi eleştirebiliriz, ancak yiğidin hakkını da yiğide teslim etmek lazım. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde, küresel siyasetin kalbinin Ankara’da atmasını sağlayan 36. NATO Liderler Zirvesi, Türkiye adına kesinlikle gurur vericidir. Böylesine devasa ve kritik bir organizasyonu alnının akıyla tamamlayan, arkasında büyük emek barındıran tüm ekipleri ve devlet kademelerini yürekten kutlamak gerekir.