Bugün sıradan görünen bu hareket, tıbbın yönünü değiştirdi.
Sonraki yüzyıl boyunca kan, insan bedeninin en güvenilir habercilerinden biri oldu.
Enfeksiyonları gördük. Anemiyi gördük. Lösemiyi gördük.
Kan gruplarını keşfettik.
Hormonları ölçtük. Tümör belirteçleri geliştirdik.
Ve uzun süre şunu düşündük: Kanı oldukça iyi tanıyoruz.
Meğer yanılmışız.
Tıp tarihinde bazı keşifler, yeni bir şey bulmakla değil, eski bir şeye yeniden bakmakla başlar.
Kan da onlardan biri olabilir.
Çünkü bugün bilim insanları, bir damla kanda yıllardır göremediğimiz şeyleri görmeye başlıyor.
Ve ilginç olan şu: Kan değişmedi. Değişen biziz.
İnsan vücudundaki proteinlerin yaklaşık yüzde 99’unu yalnızca 22 protein oluşturuyor.
Yıllarca laboratuvarlar bu kalabalığa baktı. Ama hastalıkların hikâyesi, o yüzde 99’un içinde değil, geri kalan görünmez yüzde 1’in içinde saklıydı.
Sorun şu ki, onu göremiyorduk.
Bir stadyumda on binlerce kişinin arasında tek bir sesi duymaya çalışmak gibi.
Şimdi ise yeni teknolojiler, o sesi ilk kez ayırabiliyor.
Nanoparçacıklar, yapay zekâ, yeni nesil dizileme yöntemleri...
Kulağa bilim kurgu gibi geliyor. Ama aslında yaptıkları şey çok basit: Kanın daha önce duyamadığımız fısıltılarını duymaya çalışmak.
Bir tümör hücresi, parçalanmış birkaç DNA parçası, nadir bir protein, yıllarca gürültü içinde kaybolan sinyaller...
Bazen büyük bilimsel hikâyeler, küçük bir kazayla başlar.
Nanoparçacık deneyleri yapılan bir laboratuvarda, parçacıkların yüzeyine bazı proteinlerin beklenenden farklı biçimde tutunduğu fark edildi.
Bu durum daha sonra “protein korona” adıyla anıldı. Basitçe söyleyelim: Bir nanoparçacık kana girdiğinde, yüzeyi proteinlerle kaplanıyor. Ama her protein aynı şekilde tutunmuyor.
Ve bu küçük fark, yıllardır gözden kaçan düşük miktarlı proteinleri görünür hale getirebiliyor. Yani nanoparçacık, kanın içindeki kalabalığı biraz susturup, daha önce duyamadığımız zayıf sinyalleri öne çıkarıyor.
YETERİNCE DİKKATLİ BAKMAMIŞIZ
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri TBXAS1 adlı enzim. Klasik yöntemlerle görünmeyen, hatta 53 binden fazla yetişkini içeren büyük protein atlaslarında bile saptanmayan bir biyolojik sinyal.
Nanoparçacık temelli analizlerle öne çıktı.
Daha sonra bağımsız bir araştırma hattı, aspirinin metastaz üzerindeki etkisinin aynı biyolojik yol üzerinden açıklanabileceğini gösterdi.
Bu, bilimde güzel bir andır. Bir ekip kanın derinliğinde bir işaret bulur. Başka bir ekip, bambaşka bir yerden aynı yolu işaret eder.
Ve kan, bir kez daha bize şunu hatırlatır: Bazı cevaplar yok değildi. Sadece yeterince dikkatli bakmamıştık.
Belki de bu yüzden son yıllarda “sıvı biyopsi” kavramını daha sık duyuyoruz. Araştırmacılar artık yalnızca hastalığı görmek istemiyor. Onu daha erken görmek istiyor.
Belirti vermeden, tomografide görünmeden, bazen bir biyopsi gerektirmeden.
Bir gün, tek bir tüp kanın bize kanserden kalp hastalıklarına, hatta nörodejeneratif hastalıklara kadar pek çok konuda bilgi verebileceği düşünülüyor.
Bu kulağa iddialı geliyor. Ama tıp tarihi de zaten biraz böyle ilerliyor. Önce imkânsız görünen fikirler geliyor. Sonra yavaş yavaş veriler.
Bu alandaki ikinci dikkat çekici hikâye ise yapay zekâdan geliyor.
SCORPIO adı verilen bir model, yaklaşık 10 bin kanser hastasının verisiyle geliştirildi.
21 farklı kanser türü incelendi. Üstelik modelin baktığı şey özel, pahalı, erişilmesi zor bir test değildi.
Rutin kan tahlilleri, tam kan sayımı, metabolik panel... Yani çoğu hastanın zaten yaptırdığı, dünyanın hemen her yerinde ulaşılabilen basit kan testleri. Ve bu model, hangi hastaların immünoterapiye daha iyi yanıt verebileceğini tahmin etmede, bugün kullandığımız bazı mevcut biyobelirteçlerden daha güçlü sonuçlar verdi.
Bu çok önemli. Çünkü immünoterapi güçlü bir tedavi. Ama herkeste işe yaramıyor.
Kimin fayda göreceğini daha iyi tahmin etmek, gereksiz yan etkiyi, zaman kaybını ve maliyeti azaltabilir. Bir anlamda yapay zekâ, kanın içindeki rakamlara yeniden bakıyor.
Bizim yıllardır gördüğümüz değerler arasında, bizim fark etmediğimiz ilişkileri arıyor.
Üçüncü hikâye ise belki en dokunaklı olanı; Afrika’dan.
Tanzanya ve Uganda’da yapılan bir çalışmada, klinik olarak Burkitt lenfoması düşünülen 313 çocuk ve genç erişkin değerlendirildi.
Burkitt lenfoması hızlı ilerleyen bir kanserdir. Tanıda gecikme, bazen yalnızca gecikme değildir.
Hayatla ölüm arasındaki fark olabilir. Geleneksel doku patolojisiyle tanıya ulaşma süresi 46.8 gündü. Sıvı biyopsiyle bu süre 6.5 güne indi.
Bazen bilimsel ilerleme karmaşık bir grafikle değil, iki sayı arasındaki uçurumla anlatılır.
Burada teknoloji yalnızca daha modern görünmüyor. Zaman kazandırıyor. Ve kanserde zaman, çoğu zaman en değerli ilaçtır.
Elbette burada dikkatli olmak gerekiyor. Bilim tarihinde en tehlikeli cümlelerden biri şudur: “Artık her şey değişti.”
Bugün bu teknolojilerin büyük bölümü hâlâ araştırma ya da erken doğrulama aşamasında.
Bazıları çok umut verici. Bazıları muhtemelen başarısız olacak. Bazıları ise yıllar sonra günlük tıbbın vazgeçilmez araçlarına dönüşecek.
Çünkü kan testleri de masum değildir. Yanlış pozitif sonuçlar kaygı yaratabilir. Gereksiz tetkiklere yol açabilir.
Hiç sorun çıkarmayacak bazı bulguları “hastalık” gibi gösterebilir. Bu nedenle her yeni testte sormamız gereken soru şudur: Bu bilgi, hastanın hayatında hangi kararı değiştirecek, tedaviyi mi değiştirecek, tanıyı mı hızlandıracak, gereksiz işlemi mi azaltacak... Yoksa yalnızca yeni bir belirsizlik mi üretecek?
Bir onkolog olarak beni en çok etkileyen şey şu: Yıllardır aynı tüpe bakıyoruz. Aynı kana, aynı kırmızı renge. Ama her nesil, orada biraz daha fazlasını görüyor.
Şimdi yapay zekâyla örüntüleri, nanoparçacıklarla görünmeyen proteinleri, sıvı biyopsiyle hastalığın geride bıraktığı izleri okumaya çalışıyoruz.
Belki tıp biraz da budur. Yeni organlar keşfetmek değil. Aynı insana daha dikkatli bakmayı öğrenmek.
Yakın gelecekte, tek bir tüp kanla kanseri daha erken yakalayabiliriz.
Tedavileri daha isabetli seçebiliriz. Gereksiz biyopsileri azaltabiliriz. Kaynakları daha adil kullanabiliriz.
Henüz bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var: İnsan bedeninin en eski örneklerinden biri olan kan, bize hâlâ yeni hikâyeler anlatmaya devam ediyor.
Ve bazen bilim, yeni bir şey bulmaz. Yıllardır gözümüzün önünde duran şeyi, ilk kez gerçekten görür.
Bir damla kanda saklanan evren
1897 yılında bir doktor, birkaç damla kanı mikroskobun altına koydu.
Hürriyet
16