Yüksek enflasyon, yıllardır ekonomi gündeminin en önde gelen tartışma konusu durumunda. Enflasyonu düşürme politikalarına ilişkin tartışmalara damga vuran başlık, genelde faiz ve kur ile sınırlı. Buna ikinci sırada maliye politikaları da eklenebiliyor. Buna bağlı olarak enflasyon konusu daha çok Merkez Bankası’nın politika ve taktikleri çerçevesiyle sınırlı ele alınıyor.
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) hanehalkı tüketim harcaması istatistikleri ise bu çerçevenin çok dışında olan ama bu sorunla doğrudan ilgili yapısal bir sorunu tartışma gündeminin ön sıralarına çıkarmak gerektiğine işaret ediyor: Gelir dağılımındaki bozukluk ve buna bağlı olarak tüketimde ortaya çıkan derin eşitsizlik.
Haneleri gelir düzeyine göre sıraladığımızda en yüksek gelire sahip yüzde 20’lik dilim toplam tüketimin yüzde 38.43’ünü gerçekleştiriyor. En yoksul yüzde 20’lik gelir diliminde yer alanların toplam tüketimden aldıkları pay ise sadece yüzde 7.75. En zengin yüzde 20, en yoksul yüzde 20’nin 5 katı fazla tüketim yapıyor.
Tüketimin neredeyse yarısını en yüksek %20 gerçekleştiriyor
Bu fark hanelerin harcama miktarına göre sıralayarak yüzde 20’lik dilimlere ayırdığımızda iyice artıyor. Bu durumda en yüksek yüzde 20 içindeki hanelerin toplam tüketimden aldıkları pay yüzde 47.17’ye çıkıyor. Yani toplam tüketimin neredeyse yarısını en yüksek yüzde 20 gerçekleştiriyor. En alttaki yüzde 20’nin payı bu sıralamada yüzde 5.98’e düşüyor. En yüksek yüzde 20 ile en düşük yüzde 20 arasındaki fark da 7.9 kata çıkıyor.

En yüksek ve en düşük dilim arasındaki farkın en düşük olduğu ana tüketim kalemleri gıda, alkollü içecekler ve tütün ürünleri ile konut ve kira. Enflasyondaki düşüşü frenleyen ana alan olarak gösterilen hizmetlere geldiğinde, aradaki fark iyice artıyor. Harcamaya göre sıralı yüzde 20’lik dilimlere göre 13 ana harcama kaleminin 6’sında tüketimin yarıdan fazlasını en yüksek yüzde 20 içinde yer alan haneler gerçekleştiriyor. Bu pay hizmet kalemlerinde en yüksek düzeye çıkıyor.
Harcamaya göre en yüksek yüzde 20 içinde yer alan haneler, sağlık harcamalarının yüzde 55.8’ini, eğlence ve kültür harcamalarının yüzde 60’ını, kişisel bakım ve çeşitli mal ve hizmet harcamalarının yüzde 57.3’ünü, finansal hizmetler harcamalarının yüzde 62.5’ini, ulaştırma harcamalarının yüzde 74.7’sini, eğitim harcamalarının yüzde 78.9’unu gerçekleştiriyor.
Harcamaya göre sıralamada en yüksek ile en düşük arasındaki fark gıdada 2.9 kat, konut ve kirada 3.7 kat iken sağlıkta 20.36 kata, eğlence ve kültürde 35.5 kata, lokanta ve konaklamada 16.2 kata, kişisel bakımda 20.6 kata, finansal hizmetlerde 45.3 kata, ulaştırmada 53.7 kata ve eğitimde 292.2 kata çıkıyor.
Aradaki uçurumun en derin olduğu alanın eğitim olması, eşitsizlik sorununun en tehlikeli alanını oluşturuyor. Çünkü eğitimdeki eşitsizlik, eşitsizliği gelecek kuşaklara aktaran, kalıcı hale getiren ve büyüten bir faktör.
Gelir dağılımındaki bozukluk, enflasyon gündeminin de öncelikli başlığı olmalı
Gelir dağılımındaki bozukluğun doğrudan bir sonucu olan tüketimdeki eşitsizlik, enflasyonla mücadelenin de önündeki temel engellerden birisi. Faiz ve kur çerçevesindeki politikalar, yüksek faiz aracılığı ile tüketimden caydırarak talebi sınırlandırma ve böylece enflasyonu düşürme mantığına dayanıyor.
Tüketimin neredeyse yarısını gerçekleştiren kesimi, yüksek faizin frenlemesi mümkün değil. Bu kesim faize bu anlamda duyarlı değil, faizin bu kesime etkisi ters yönde. Aynı zamanda yüksek tasarruf sahibi olan bu kesim, yüksek faizden nemalanarak daha fazla tüketim yapma olanağı elde ediyor. Yüksek faiz bu kesim için tüketimi frenlemekten çok artırma potansiyeli yaratıyor.
Faize karşı duyarlılığı olan, yüksek faiz nedeniyle borçlanarak tüketim yapmaktan kaçınabilecek kesimin tüketimden aldığı pay zaten düşük. Tüketimin ve talebin lokomotifi bu kesim değil.
Sonuç olarak gelir dağılımındaki bozukluk, enflasyon gündeminin de öncelikli başlığı haline gelmek durumunda.