Bir yandan Irak ile Kerkük-Ceyhan boru hattının yenilenmesi konusunda yürütülen görüşmeler Ankara’nın bölgesel enerji merkezi olma hedefini destekliyor. Diğer yandan Irak petrolünün alternatif güzergâhlarla Akdeniz’e ulaştırılması, Türkiye’nin yıllardır sahip olduğu transit avantajını kısmen azaltabilecek yeni seçenekler oluşturuyor.

Türkiye son yıllarda dış politikada belki de tarihinin en yoğun diplomasi trafiğini yürütüyor. Aynı anda Suriye’de, Irak’ta, Karadeniz’de, Kafkasya’da, Afrika’da, Körfez’de, NATO içinde ve Avrupa Birliği ile ilişkilerde aktif olmaya çalışıyor. Ankara’nın hedefi yalnızca bölgesel bir güç olmak değil, enerji, ticaret ve güvenlik mimarisinin merkezinde yer alan küresel bir aktör haline gelmek.
Ancak son haftalarda peş peşe gelen gelişmeler, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu yeni soruyu gündeme getiriyor: Çok sayıda dosyada bulunmak, gerçekten oyun kurucu olmak anlamına geliyor mu?
Avrupalı deneyimli bir diplomatın şu değerlendirmesi dikkat çekici:
“Türkiye güçlü ve NATO için vazgeçilmez bir ülke. Ancak ittifak, Türkiye’nin sağladığı değeri, beraberinde getirdiği risklerle birlikte sürekli yeniden değerlendirmek zorunda kalıyor.”
Bu yaklaşım aslında Batı’da giderek yaygınlaşan düşüncenin özeti niteliğinde.
Türkiye’nin en büyük avantajı aynı zamanda en büyük riski
Türkiye bugün Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya kadar uzanan geniş coğrafyada hemen her dosyanın içinde yer alıyor;
- Rusya ile konuşabiliyor; Ukrayna ile temas kurabiliyor.
- İran’la diyalog kanallarını açık tutuyor; ABD ile tarihinin en sorunsuz dönemini yaşıyor.
- Suriye’de ve Irak’ın kuzeyinde belirleyici askeri varlık bulunduruyor; Iraklı Kürtlerle ve Bağdat yönetimiyle aynı anda enerji alanında yakın çalışıyor.
- Avrupa Birliği’ne aday üye ve gümrük birliği içinde. Üstelik NATO’nun da ikinci büyük ordusuna sahip.
Ancak bütün bu ilişkiler ağına rağmen Ankara’nın uluslararası krizlerde kalıcı çözümler üreten başlıca aktörlerden biri haline gelemediği yönündeki eleştiriler de güçleniyor.
Hem Ukrayna savaşı, hem de İran meselesi bunun son örnekleri.
Washington, Tahran’la doğrudan ve dolaylı müzakereler yürütürken; Katar ve Pakistan gibi daha küçük ülkeler arabuluculukta öne çıktı. Türkiye ise sürecin önemli destekçilerinden biri olsa da masanın belirleyici aktörü haline gelemedi.
Keza Ukrayna savaşında da Türkiye’nin Moskova ve Kiev arasındaki, çatışmaların ilk gününden itibaren başlayan ve bugüne kadar devam eden arabulucuk çabaları hiçbir somut sonuç doğuramadı.
Enerji koridorlarında yeni arayışlar
Türkiye açısından benzer bir güç/jeopolitik konum/etki denklemi Ortadoğu’da yeniden kurulmakta olan enerji denkleminde de yaşanıyor;
- Kerkük- Baniyas boru hattı projesi- İran savaşıyla birlikte giderek hız kazanan yeni enerji yolları denkleminde ABD, Irak ve Suriye’nin yaklaşık yetmiş yıldır atıl durumda bulunan Kerkük-Baniyas petrol boru hattını yeniden hayata geçirmek için kapsamlı hazırlık yürütüyor. Yaklaşık 800 kilometrelik hattın yeniden inşa edilmesiyle Irak petrolünün Hürmüz Boğazı’na bağımlılığı azaltılacak ve Akdeniz üzerinden dünya pazarlarına ulaşması sağlanacak. İran’ın Hürmüz üzerindeki baskısının arttığı bir dönemde bu proje yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik bir hamle niteliği taşıyor.
Projenin merkezinde ABD’nin bulunması ise, Washington’un Ortadoğu’yu yalnızca güvenlik alanında değil, enerji altyapısını da yeniden şekillendirmeye çalıştığının göstergesi.
Türkiye açısından ise bu gelişme iki farklı anlam taşıyor; Bir yandan Irak ile Kerkük-Ceyhan boru hattının yenilenmesi konusunda yürütülen görüşmeler Ankara’nın bölgesel enerji merkezi olma hedefini destekliyor. Diğer yandan Irak petrolünün alternatif güzergâhlarla Akdeniz’e ulaştırılması, Türkiye’nin yıllardır sahip olduğu transit avantajını kısmen azaltabilecek yeni seçenekler oluşturuyor.
- IMEC rekabeti Türkiye’yi zorluyor- Asıl büyük mücadele ise Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) etrafında yaşanıyor.
Suriye yönetimi ve Türkiye, İran savaşı sonrasında değişen dengeleri kullanarak ticaret koridorunun kendi topraklarından geçirilmesini yeniden uluslararası gündeme getirmeye çalışıyor.
Ancak Avrupa’nın önemli ülkeleri bu öneriye temkinli yaklaşıyor. Bunun temel nedeni yalnızca teknik değil. Avrupa başkentlerinde, kritik ticaret yollarının Türkiye üzerinden geçmesi halinde kıtanın Ankara’ya ekonomik bağımlılığının artacağı yönünde ciddi çekinceler bulunuyor. Bu nedenle Avrupa’da halen İsrail merkezli güzergâha daha fazla destek verilirken, Filistin ve Ürdün’ü de içine alan alternatif ekonomik entegrasyon modelleri de tartışılıyor.
Bu tablo Türkiye’nin yalnızca coğrafi avantajının artık tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Koridor savaşlarında güven, öngörülebilirlik ve siyasi istikrar da en az coğrafya kadar belirleyici hale geliyor.
Doğu Akdeniz’de yeni güvenlik mimarisi
Enerji rekabeti sürerken askeri alanda da bölgede yeni bloklaşmalar oluşuyor.
İsrail ve Yunanistan hava kuvvetlerinin Ege’de yeniden ortak tatbikatlara başlaması, özellikle havada yakıt ikmali gibi yüksek operasyonel kabiliyet gerektiren faaliyetleri içermesi nedeniyle oldukça dikkat çekici. Bu durum, İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs eksenindeki savunma iş birliğinin giderek kurumsallaştığını gösteriyor.
Buna Hindistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin de farklı alanlarda eklemlenmeye başlaması, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin dikkatle izlemesi gereken yeni stratejik ağların oluştuğunu ortaya koyuyor.
Türkiye ise aynı dönemde karşı ağırlık oluşturacak adımlar atıyor; Mısır ile deniz taşımacılığı ve ticaret koridorları konusunda imzalanan mutabakat, Ankara-Kahire normalleşmesinin ekonomik ayağını güçlendiriyor. Ancak Mısır’ın Yunanistan ile imzalamış olduğu deniz yetki anlaşması hala Ankara’yı en çok zorlayan uluslararası sıkıntılardan biri olmaya devam ediyor. Ankara-Kahire arasındaki giderek artan yakınlaşmaya rağmen Mısır, Türkiye ile deniz yetki alanları konusunda ortaklaşmaya hala sıcak bakmıyor.
Irak ile Kerkük-Ceyhan hattının geleceğine ilişkin yürütülen müzakereler ise, Türkiye’nin Ortadoğu’daki enerji diplomasisinin devam ettiğini gösteriyor.
Son olarak tüm bunlara bir de Türkiye ve KKTC arasında geçen hafta imzalanan doğalgaz boru hattı projesi de eklendi.
Körfez sermayesinin Türkiye’ye ilgisinin sürmesi ve Dubai merkezli Emirates NBD’nin HSBC Türkiye’yi satın alma iddiaları ise uluslararası finans çevrelerinin Türkiye ekonomisine ilgisinin tamamen ortadan kalkmadığını ortaya koyuyor.
Bütün bu gelişmeler Ankara’nın yalnızca askeri değil, enerji, ticaret ve finans alanlarında yeni ortaklıklar geliştirmeye çalıştığının da göstergesi.
Asıl sorun stratejik odaklanma, öngörülebilirlik ve demokratik geri gidiş
Tüm bu gelişmeler art arda konulduğunda ortaya çıkan sonuç net: Bugün Türkiye’nin temel problemi güç eksikliği değil; Asıl mesele, aynı anda çok fazla dosyada yer alırken hangi alanların gerçekten ulusal öncelik olduğuna karar verebilmek. Her masada bulunmak önemli; ancak hangi masada son sözü söyleyebildiğiniz daha önemli.
Önümüzdeki dönemde enerji koridorları, lojistik ağlar ve yeni güvenlik ittifakları yeniden şekillenirken Türkiye’nin en büyük avantajı yine coğrafyası olacak. Ancak coğrafi avantajın kalıcı siyasi ve ekonomik kazanca dönüşebilmesi; öngörülebilir ekonomi, güçlü kurumlar, hukuk güvenliği, demokratik standartlar ve dış politikada net öncelikler oluşturulmasına bağlı olacak.
Şam’da semboller üzerinden verilen mesaj
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un NATO zirvesi öncesinde Suriye’ye yaptığı ziyaret, Türkiye’nin bölgedeki güç ve etki kapasitesi açısından önemli bir gelişme oldu. Macron’un, iç savaş sonrasında Emevi Camii’ni ziyaret eden ilk devlet başkanı olması ve bunu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan önce gerçekleştirmesi sembolik anlam taşıdı. Emevi Camii, yalnızca tarihi ve dini değil, Suriye’nin uluslararası sisteme yeniden kabulünün simgelerinden biri olarak görülüyor. Macron’un Şam’dan verdiği görüntü, Fransa’nın yeni Suriye’nin siyasi ve ekonomik yapılanmasında söz sahibi olma isteğini açıkça ortaya koydu. Bu tablo, “çok cephe, az sonuç” tartışmasının belki de en somut örneklerinden birini oluşturuyor. Türkiye’nin sahadaki güçlü konumuna rağmen diplomatik görünürlük ve uluslararası meşruiyet üretme konusunda geride kalabileceğini gösteriyor. Bölgesel nüfuzun artık yalnızca askeri varlıkla değil, diplomasi, ekonomi ve siyasi sonuçlarla ölçüldüğü anlaşılıyor.