Ingeborg Bachmann lirik bir şair ve usta bir öykü anlatıcısıydı. Öykü, roman, deneme, radyo oyunları kaleme aldı. Onun Wittgenstein üzeine yazdığı olağanüsü zihin açıcı deneme ise felsefeye olan ilgisini gösterir. Henze’nin bestelediği eserler için yazdığı librettolar ondaki lirizmin farklı kanıtlarıdır. 1950’lerin ortalarından itibaren hayli övgü topladı. Heidegger’in varoluşculuğu üzerine doktora yaptı. Ağustos 1954’de Der Spiegel dergisinin kapagındaydı; genç bir şair-yazar için görülmemiş, duyulmamış bir başarıydı bu.
Öğretmen olan babası Nasyonel Sosyalist Parti’nin Avusturya şubesi üyesiydi. Yaşamı boyunca babası hakkında hemen hemen hiç açıklamada bulunmadı. Hitler birliklerinin en güneybatıda sınır eyaletine girişini “çocukluğumu yok eden olay” sözleriyle hatırlıyordu. Faşizmle yaşadığı bu erken ilişki ruh halini derinden etkiledi; faşizm gündelik yakın bir tehdit olarak gördü. 1938’de on bir yaşındayken Nasyonel Sosyalist birliklerin Klagenfurt’a yürüyüşlerini onun için ürkütücü bir deneyimdi. Bachmann, Nazi teröründen kalkarak insandaki acımasızlığı ve işkence tutkusunu açıklar. Bu ürkütücü acımasızlığın sanıldığından çok daha sık olduğunu belirtir. Ingeborg Bachmann’ın günümüzde onun kadın sorununa kültürel feminist açıdan güçlü yaklaşımlar getirdiği kabul edilir. Kadınların sonunda ataerkil esaretten kurtulacaklarına inanıyordu.
Bachmann 1949’da Viyana Üniversitesi’nde felsefe tezi yazdı; Heidegger ve kaygı kavramı üzerineydi. Şiirini sarsıntının yarattığı yeni bir dille, etik bir özü olan dille yarattı. Tarihsel, sosyal ve kişisel koşullar karşısında acı duymaktan kaynaklanan şiirler yazdı. Yeni bir dil yaratma çabasındaydı. Radyo oyunlarından birinde karakterlerden biri “Dünya bir hastalık haline geldi” der. Bu hüküm bir anlamda Bachmann’ın genel bakışını dile getirir. Düşündüğü, yazdıgı her şey bunu ispatlar adeta.
Ingeborg Bachmann opera tutkunu ve büyük bir Maria Callas hayranıydı, hatta bu efsanevi sanatçı için bir methiye yazmış, onun olağanüstü bir sese sahip olduğunu belirtmişti. “Callas’ın operası tarih ötessi bir hareketi başlatıyor” hükmüne varmıştı. Edebi eserlerinde müziğin rolü vardır, özellikle şiirlerinde ve erken dönem öykülerinde. Bu daha sonraki metinlerinde müzğin hiç rol oynamadığı anlamına gelmez. Radyoda çalınan popüler şarkılardan Schonberg’e kadar belirli anlarda, özellikle mutluluk anlarında. Malinı yaratmak için müzikten yararlanıştır. Romanda Schoenberg’in Dönüşmüş Gece‘si romanda trajik gerilim sağlar. Bergmann müzik “insanlığın bulduğu en yüksek ifade biçimi” diyordu. Kelimelerin ve imgelerin başaramadığını başaran bir ifade biçimi.
Ingmar Bachmann’ın Hans Werner Henze ile mektuplaşmarında aşk ve dostluk arasındaki çizgi belirsizleşiyordu. Bachmann aşkı uzlaşmaz, radkal ve ulaşılması güç bir ideal olarak görüyordu. Bir mektubunda hislerinin dostça hassas bir sevgi türü olarak tanımlamıştı. Bununla birlikte aralarındaki yazışmaları aşk mektupları olarak nitelendirmek için nedenler bulunmaktadır. Ne ki Henze, Montaigne’nin dostluğu “evrensel bir sıcaklık” olarak tanımlayan sözünü tekrarlamıştır. Bir bakıma aralarındaki ilişki de öyleydi. Verimli ve yaratıcı bir ortaklık. Bachmann dostlukları hakkında “Hans Werner Henze ile karşılaşmam benim için çok çok önemli, çünkü müziği ancak onun sayesinde anladım” der. Henze de ilişkilerini açıklarken “O zamanlar tek kaygımız birbirimizin mahremiyetini ihlal etmemekti” der. İkisi arasında karşılıklı bir hayranlık ve çekim vardı. Napoli yakınlarındaki volkanik ada Ischia’da birlikte yaşadılar.
Bachmann’ın Henze ile olan ilişkisi birkaç cümleye sığmayacak kadar yoğundu. Yirmi yıl boyunca düzenli olarak birbirlerine mektuplar yazan iki dosttu. Aralarındaki işbirliği uzun süreli dostluğun sonucu, disiplilerarası işbirliğinin mükemmel bir örneğidir. Bu ilişkide kültürel, dilsel ve estetik sınırlar aşılmıştır. Verimli ve yaratıcı ilişkiydi onlarınki. Mektuplarında karşılıklı olarak dostluğun değerini vurguladılar ve birbirleri için ne denli değerli olduklarını belirttiler. Varoluşlarının her yönüyle iyi anlaşan iki entellektüel ve yaratıcı insan.
Savaş sonrası dönemin önde gelen Alman bestecilerinden biri olan Hans Werner Henze pasifist görüşlere sahipti. 1952’den itibaren İtalya’ya yerleşti. Napoli’de sıcaklık ve güvenlik buldu. Akdeniz yaşamı özellikle İtalya’ya olan düşkünlüğü müziğinde belirleyici olmuştur. Ellilerin sonlarından itibaren Akdeniz müziğine hakim olan lirizm onun eserlerinde de duyulur. İtalyan opera gelenegine yakınlık içindedir bir bakıma. İtalyan operasının on dokuzuncu yüzyıldaki klasik ustalarına hayranlığını sıkça dile getirmiştir. Açıkca Rossini, Verdi ve Donizetti gibi on dokuzuncu yüzyıl büyük isimlerinden etkilenmiştir. Geleneklere baglı kalmıştır. Darmstadt’da kabul edilen yenilikçi müzikten uzaklaşmıştır. Schoenberg’ci ruhu ve ona bağlı savaş sonrası yenilikçi anlayışı, seriyalizmi sıkı sıkıya takip edilecek bir yol olarak görmedi. Özellikle Homburg Prensi ‘nde on dokuzuncu yüzyıldan kopmamıştır. Tonaliteye ve operada romantik forma yeniliklerle dönmüştür. Serial avandarttan ayrılır. Onlarla kıyaslandığında gelenekle ilişkisi öne çıkar; gelenegi dinamikleştirir. Müziği 1968’den sonra siyasallaştı, açık siyasi mesajlar taşıdı.
Henze’nin estetik ve teorik görüş ve uygulamaları serial müzik düzeninden ayrılır. On iki ses düzeninin matematiksel baskısına direndi. Bu anlayış avangardın bazı ilkelerini mutlaklaştırmıştır. İddia edidiğinin aksine besteciye geniş ve sınırsız özgürlük getirmediği kanısındaydı. Asıl ihlal edici estetiğin avangarda karşı gerçekleştirilebileceğini düşünüyordu. Onun uygulaması dinamik bir geleneğe yaslanır. Çelişkili görünebilir ama geleneğin ilkelerini yenilikçi bir şekilde yorumlamış, gelenekseli yeni baglamlarda uygulamıştır. Onun özgün müziği geleneği kesinlikle dışlamaz.
Bachmann ve Henze, işbirliği yaparak Kleist’ın 1809-1810 tarihli oyunu Homburg Prenssi’ni operaya uyarladılar. Kleist’ın oyununu Bachmann önerdi. Henze’yi eserin dokunaklı ve insani unsurlar barındırdığına ikna etti. İkisinin işbirliğinde şiir, görsellik ve işitsellik birleşmiştir. Ayrıca, Batı politikasına da çok farklı, çok yenilikci bir bakış getirmişlerdir. Operanın odağında tarihsel olarak askeri olandan insancıl olana doğru ilerleyiş ve geçiş bulunmaktadır. Lirik bir dünya yaratılmıştır. Bireyin duyguları ile toplumun yasaları arasındaki ilişki sorgulanır. Yazı büyüleyici bir biçimde seslere dönüşür. Bachmann’ın librettoya katkısıyla oluşan eser Henze’nin en önemli çalışmalarından biri olarak anılır, hatta bir zirve oluşturduğu söylenir. Homburg Prensi yerleşik yorum anlayışını aşar. Metin ve müzik “çicek açar”.
Üçüncü Reich ideolojisince kötüye kullanılan Kleist’ın draması Bachmann ve Henze işbirliğiyle farklı bir anlayışla ele alınıp özgürce degerlendirdiler. Onun inceliklerini mükemmelleştirdiler. Prens’i bir düşsever olarak yüceltiler. Çağın ruhuna da uygun düşen bir uyarlamadır onlarınki. Kleist, Üçüncü Reich’in suistimalinden kurtarılmıştır. O döneminde Prens devlet için bir lider figuru olarak düşünülüyordu. Bu yıllarda Prens kendi hayatını feda eden bir asker olarak yorumlandı. Kleist’ın draması Nazi ideolojisine uygun hale getirilmişti. Üçüncü Reich’in kültür politikasında okullarda da eğitim programında önemli bir yere sahipti , zorunlu okuma listelerindeydi. Bachmann ve Henze öncelikle Kleist’ı Nazilerin sorumlu olduğu bu kötü şöhretten kurtarmaya çalıştılar ve bunu başardılar. Oyunun siyasi ve tarihi yönünü radikal biçimde değiştirdiler. Tamamen farklı yorumladılar. Bachmann oyunu librettoya uyarlamadan önce sahnede sadece bir kez görmüştü. Paris’de Jean Vilar’ın prodüksiyonunda, baş karakteri Gerard Philippe canlandırıyordu. Oyunda şiirsellik bulmuştu.
Henze’nin operasında özellikle ilk sahnede rüya benzeri atmosfer yaratılmıştır. Aşk hayalperest Prens’in düşüncelerine, hayallerine, hatta düşlerine biçim ve canlılık verir. Bachmann, Kleist’ın oyununun günümüz açısından önemini belirtmişti. Kleist’ın Prens karakteri modern operanın trajik kahramanı olmuştur. Henze on iki ton dizisine kısmen başvurmuş, böylelikle klask ve avangard birleşmiştir.
Operada Prens’in hayaller dünyası ile askeri dünya arasındaki çelişki ortaya konuluyordu. Henze’nin sözleriyle “bireysel varoluş ile ulusal çıkarlar arasındaki gerilim “ vurgulanıyordu. Bachmann’ın sözleriyle de Prens “ilk modern kahraman”dır. Karmaşık ve acı çeken bir adam, “bir hayalperest”. Onun librettosu Prens’in iç dünyasına odaklanmıştır. Diğer karakterler, onların eylemleri Prens’le ilişkili olarak işlev görüyorlardı. Böylelikle olay örgüsü operanın diline daha uygun hale getirilmiştir. Prens özgürlük ve haysiyet konularında örnek davranış sergiler.
*Halil Turhanlı, hukukçu ve araştırmacı yazar.