Ana içeriğe geç

Futbol bir aynadır

Türk milli takımının bu sabah aldığı mağlubiyet ve Dünya Kupası’na veda edişinin yarattığı hayal kırıklığı, beni yıllar öncesine götürdü. Milyonlarca insanın umutlarının bir anda sönmesi ve ekran başında hissedilen o ortak burukluk, hafızamda silinmeyen başka bir futbol travmasını yeniden canlandırdı.

Futbol bir aynadır
Karar
16

1980’li yılların ortalarıydı. Hafızalara kazınan İngiltere maçında Türk milli takımı sahadan 8-0 gibi ağır bir mağlubiyetle ayrılmıştı. Yıllar sonra o gün kalede olan Yaşar Duran, yaşadıklarını ironik bir dille anlatırken, “Sahada adeta 20 kişiye karşı oynadım. O maçta bizim oyunculardan topa en çok dokunan Rıdvan’dı. Çünkü 8 kere başlama vuruşu yapmıştı” diyerek çaresizliği özetliyordu.

O dönem lise iki öğrencisiydim. Maçın ertesi sabahı okulda adeta bir yas havası vardı. Normalde futbolla ilgilenmeyen İlyas Hoca bile derse başlamadan önce birkaç dakika bu maçı konuşmuştu.

Aradan geçen kırk yıla rağmen hafızama kazınan şu tespiti yaptı:

“Çocuklar, futbol bir aynadır. Bir ülke ya bütün kurumlarıyla kalkınmış, modernleşmiş ve gelişmiştir ya da bütün kurumlarıyla geri kalmıştır. Spor sadece bir oyun değildir; eğitimde, ekonomide, bilimde, çalışma disiplininde ve kurumsal yapıda ulaşılan seviyenin sahaya yansımasıdır.”

Bugün yaşanan bir başka hayal kırıklığının ardından İlyas Hoca’nın sözleri zihnimde yeniden yankılandı. Çünkü futbol gerçekten de bir aynadır; o aynada yalnızca futbolu değil, toplumun kendisini görürüz.

Öncelikle gerçeklerle beklentiler arasındaki mesafeyi görürüz. Türkiye’de milli takım büyük turnuvalara katılırken çoğu zaman sportif değerlendirmelerin önüne duygusal beklentiler geçiyor. Henüz somut bir başarı elde edilmeden zafer senaryoları yazılıyor, gerçekçi analizlerin yerini büyük umutlar alıyor. Futbol bir spor etkinliği olmaktan çıkıp zaman zaman kimlik ve prestij meselesine dönüşünce, galibiyetler olduğundan büyük, mağlubiyetler ise olduğundan ağır anlamlar kazanıyor.

Futbol aynı zamanda kurumsallaşmanın da aynasıdır. Almanya, Fransa veya İngiltere gibi ülkelerde başarılar tesadüflerden değil, yıllar içinde kurulan sistemlerden doğar. Oyuncular ve teknik direktörler değişse de altyapılar, eğitim modelleri ve oyun kültürü ayakta kalır. Kurumlar bireylerden güçlüdür.

Türkiye’de ise çoğu zaman sistem kurmak yerine sonuç üretmeye çalışılıyor. Yapısal sorunları çözmek yerine dönemsel başarı beklentilerine sarılıyor, kurumsal eksikler duygusal coşkularla telafi ediliyor. Futboldaki istikrarsızlığın temel nedenlerinden biri de budur.

Bir diğer mesele temsil sorumluluğudur. Milli forma yalnızca bir spor forması değil, ortak hafızanın ve aidiyet duygusunun sembolüdür. Bu nedenle sahaya çıkan oyunculardan beklenen yalnızca teknik beceri değil; mücadele, disiplin ve sorumluluktur.

Toplumlar kaybedeni sırf kaybettiği için eleştirmez. Tepki, çoğu zaman mağlubiyetten çok mücadele, takım ruhu ve disiplin eksikliği görüldüğünde ortaya çıkar. Ancak sorun yalnızca oyuncularla sınırlı değildir. Daha derinde, ülkenin kendine özgü bir futbol kültürü ve kurumsal karakter oluşturamaması yatmaktadır. Türkiye’de uzun yıllardır üzerinde uzlaşılmış bir futbol ekolünden ve istikrarlı bir oyun kültüründen söz etmek zordur. Bu yüzden başarılar da başarısızlıklar da çoğunlukla kişilere bağlanır, sistem tartışmaları geri planda kalır.

Belki de en dikkat çekici nokta budur. Futbolda eleştirdiğimiz birçok davranış kalıbını hayatın diğer alanlarında da görürüz: Gerçek performans ile söylem arasındaki mesafenin açılması, potansiyelin başarı gibi sunulması, eleştirinin kolayca düşmanlık olarak algılanması ve kısa süreli çıkışların kalıcı başarılarla karıştırılması…

Bunlar yalnızca futbolun değil, daha geniş bir toplumsal kültürün yansımalarıdır.

Bu nedenle mağlubiyetleri yalnızca futbol üzerinden okumak eksik kalır. İlyas Hoca yıllar önce haklıydı:

Futbol bir aynadır.

O aynada bir toplumun kurumlarını, çalışma disiplinini, başarı anlayışını, özgüvenini ve gerçeklerle kurduğu ilişkiyi görürüz.

Belki de bu sabahki yenilginin ardından asıl sarsıcı olan, aynaya bakıldığında görülen eksiklerin onlarca yıl geçmesine rağmen hâlâ büyük ölçüde yerinde durduğunu fark etmektir.

Çünkü futbol sahasında kaybedilen bir maç telafi edilebilir; ancak aynanın gösterdiği gerçeklerle yüzleşmeyi sürekli erteleyen toplumlar çok daha büyük kayıplar yaşamaya mahkûm kalırlar.

Yaşar Sarıkaya kimdir?

Justus-Liebig Üniversitesi Gießen / Almanya'da ilahiyatçı ve din eğitimcisi olarak görev yapmaktadır. Genellikle Almanca yayınlar yapmaktadır. Türkçe yayınlanan Ebu Said El-Hadimi: Merkez ile Taşra Arasında Bir Osmanlı Alimi adlı eseri, 2008 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Biyografi dalında en iyi eser ödülüne layık görülmüştür.

Kaynağa Git

İlgili Haberler