Türkiye’nin ev sahipliği yaptığı iki NATO Zirvesi arasında yirmi iki yıl bulunuyor. Bu yalnızca diplomatik takvimdeki bir rastlantı değil; uluslararası güvenlik mimarisinde yaşanan köklü dönüşümün de sembolü. Aslında bu iki zirve, iki farklı stratejik dönemi birbirinden ayıran tarihsel bir eşiği temsil ediyor.
NATO, 2004 yılında İstanbul’da toplandığında hâlâ Soğuk Savaş sonrası uluslararası düzenin iyimserliğini tasiyordu. Ittifak 2026 yılında Ankara’da yeniden bir araya geldiğinde ise artık iyimserlikle değil, kalıcı stratejik rekabetle tanımlanan bir dünyayla karşı karşıya. Geçen yirmi iki yıl içinde NATO derin bir dönüşüm geçirdi. Bu dönüşüm Türkiye’nin İttifak içindeki konumunu da doğal olarak yeniden tanımladı.
2004 yılında Türk Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nda (TESEV) görev yaparken İstanbul Zirvesi’nin sivil toplum ayağını organize eden ekibin bir parçasıydım. Yirmi iki yıl sonra ise Ankara’daki NATO Zirvesi Diyalogları’na davetli katılımcı olarak katıldım. Bu sayede ile her iki döneme de içeriden tanıklık etme ayrıcalığına sahip oldum.
İstanbul’daki NATO, güvenliğin büyük ölçüde kendi sınırlarının ötesine taşınabileceğine inanıyordu. Genişleme, ortaklıklar, sınır ötesi operasyonlar ve kriz yönetimi, İttifakın stratejik sözlüğünü oluşturuyordu. Asil mesele, eksikliklerine rağmen yönetilebilir görünen uluslararası düzene istikrar ihraç etmenin yollarını bulmaktı.
Bugün ise o güven büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda.
Ankara’daki tartışmalar, artık askerî güvenliği teknolojik yenilikten, sanayi kapasitesinden, siber dayanıklılıktan, enerji güvenliğinden ve kritik altyapının korunmasından ayrı düşünmeyen bir NATO’yu ortaya koydu. Bu alanlar arasındaki eski sınırlar giderek siliniyor.
Güvenlik artık; askerî güç, sanayi üretimi, teknolojik liderlik, dayanıklı toplumlar ve siyasi uyumun birbirini beslediği stratejik bir ekosistem olarak ele aliniyor. Ankara Zirvesi Bildirgesi’nde kolektif savunmaya, dayanıklılığa ve güvenliğe yönelik 360 derecelik yaklaşıma yapılan vurgu da tam olarak bu dönüşümü yansıtıyor.
Türkiye’nin bugün NATO açısından daha stratejik bir konuma gelmesinin nedeni Türkiye’nin değişmesi değil; NATO’nun dünyayı okuma biçiminin değişmesi.
Uzun yıllar boyunca Türkiye’nin stratejik değeri, büyük ölçüde coğrafi konumuyla açıklanıyordu. Türkiye, NATO’nun güneydoğu kanadı olarak Türk Boğazlarını kontrol ediyor ve Avrupa ile Orta Doğu arasında bir köprü işlevi görüyordu. Coğrafya hâlâ önemini korumakla birlikte, artık Türkiye’nin buyuyen stratejik değerini açıklamak için tek başına yeterli değil.
Bugünün NATO’su, birbirinde net biçimde ayrılmış bölgelerden ziyade birbiriyle kesişen stratejik alanlarda faaliyet gösteriyor. Nasil Karadeniz’i Doğu Akdeniz’den ayırmak mümkün degil ise, enerji güvenliğini askerî güvenlikten, savunma sanayiini caydırıcılıktan ayrı değerlendirmek mumkun degil. Göç, teknolojik rekabet ve bölgesel çatışmalar giderek birbirini şekillendiriyore, bv bu iç içe geçmiş stratejik tablo içinde Türkiye kadar merkezi bir konuma sahip müttefik sayısı son derece az.
Yakın zamanda yayımladığım bir araştırmada bu durumu stratejik vazgeçilmezlik kavramıyla tanımlamistim. Bu kavram, Türkiye’nin her konuda müttefikleriyle tam uyum içinde olduğu ya da görüş ayrılıklarının ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aksine, parçalanmış uluslararası düzende bazı devletlerle iş birliğinin, onları dışlamaktan yapısal olarak daha değerli hâle geldiğini ifade ediyor. Çünkü bu devletler aynı anda birçok stratejik alanı etkileyebiliyor. Dolayısıyla stratejik vazgeçilmezlik, siyasi uyumdan çok stratejik zorunluluğu anlatıyor. Ankara Zirvesi de iste bu dönüşümün somut bir göstergesi oldu.
Ankara’nın odağında artık vaatler değil, uygulama vardı. Önceki zirveler çoğu zaman siyasi deklarasyonlar ve mali taahhütler etrafında şekillenirdi, halbuki Ankara çok daha zor sorulara odaklandı: Savunmaya ayrılan kaynaklar nasıl gerçek askerî kabiliyetlere dönüştürülebilir? Sanayi kapasitesi nasıl caydırıcılık yaratabilir? Siyasi hedefler nasıl operasyonel hazırlığa çevrilebilir? Bu duruma bagli olarak, NATO’nun kullandığı dil bile değişmiş durumda. İttifak artık taahhütlere kaynak ayırmaktan, kabiliyetlere yatırım yapma anlayışına geçiyor.
İlk bakışta küçük görünen bu değişim aslında çok daha büyük bir dönüşümü işaret ediyor. Sanayi üretimi, savunma inovasyonu, güvenli tedarik zincirleri ve teknolojik rekabet gücü artık güvenlik politikasını destekleyen unsurlar olmaktan çıkip bizzat caydırıcılığın ayrılmaz parçaları hâline gelmis durumda. Üretim, yenileme ve yenilik geliştirme kapasitesi, bugün stratejik güvenilirlik acisinda asker ya da tank sayısı kadar belirleyici onemde.
Bu durum Türkiye’ye bakışı kaçınılmaz olarak değiştiriyor. Türkiye’nin hızla gelişen savunma sanayii, operasyonel tecrübesi, Montrö Sözleşmesi çerçevesinde Türk Boğazları üzerindeki yetkisi, Karadeniz’deki konumu ve farklı bölgelerde diyalog kurabilme kapasitesi artık yalnızca ulusal özellikler değil; NATO açısından stratejik değer taşıyan varlıklar olarak görülüyor. Onu farkli kilan, tek tek bu unsurlarda değil; hepsinin bir araya gelerek oluşturduğu stratejik bütünlükte yatmakta.
Aynı mantık, Avrupa’nın NATO içindeki giderek güçlenen rolü için de geçerli. Avrupa ayağının güçlendirilmesi zaman zaman Amerika Birleşik Devletleri’nden uzaklaşma olarak yorumlanıyor. Oysa Ankara’daki tartışmalar tam tersini ortaya koydu. Daha güçlü bir Avrupa, İttifakın yerine geçmek için değil, onu güçlendirmek için gerekli.
Ancak su bir gercek ki, daha guclu bir Avrupa, artik Birlik üyesi olmayan fakat Avrupa güvenliği açısından vazgeçilmez olan müttefikleri göz ardı ederek inşa edilemez. Bu açıdan bakıldığında NATO’nun Avrupa boyutunun güçlenmesi, Türkiye’nin stratejik önemini azaltmıyor; tam tersine artırıyor.
Tabii ki, bütün bu gelismeler siyasi görüş ayrılıklarını ortadan kaldırmıyor. İttifaklar hiçbir zaman tam bir fikir birliği üzerine kurulmaz. Onemli olan, iş birliğinin ortak çıkarlara basit rekabetten daha iyi hizmet ettiğinin kabul edilmesidir. Jeopolitik rekabetin, kırılgan tedarik zincirlerinin, teknolojik yarışın ve kalıcı istikrarsızlığın belirlediği bir çağda bu gerçek her zamankinden daha fazla önem kazanıyor.
Yirmi iki yıl geriye dönüp baktığımızda süreklilik, zirvelerin düzenlendiği şehirlerde değil; NATO’nun kendi geleceğine ilişkin sormaya devam ettiği sorularda yatıyor. Ancak bu sorulara verilen cevaplar köklü biçimde değişmiş durumda.
İstanbul’da toplanan NATO, istikrarı kendi sınırlarının ötesine taşımaya çalışıyordu. Ankara’da bir araya gelen NATO ise artık, askerî gücün, sanayi kapasitesinin, teknolojinin, dayanıklı toplumların ve güvene dayalı ortaklıkların birbirinden ayrılmaz hâle geldiği bütüncül bir stratejik alanda istikrarın önce içeride inşa edilmesi gerektiğini öğreniyor.
Ozetlemek gerekirse, Türkiye’nin stratejik ağırlığını artıran şey kendi coğrafyasının değişmesi değil; jeopolitiğin yeniden çizilen haritasıdır.
*Slovak-Türk akademisyen, aktivist ve avukat.