Ana içeriğe geç

Küskün AK Parti’liler nereye gidecek?

Şu an “sandığa gitmeme” refleksinde ve eşiğinde olanların fikri ancak organik bir alternatif zemin oluşturmakla değiştirilebilir. Soru, bu partilerin buna ne kadar hazır oldukları ve bu vizyona sahip olup olmadıklarında düğümleniyor.

Küskün AK Parti’liler nereye gidecek?
Karar
16

Cevabını bulmada anketlerle ölçümü çok da kolay olmayan bir soru bu. Ama elimizde bazı veriler mevcut. Kararsızların yaklaşık % 40’ının AK Parti kökenli olduğu ölçülüyor (35-45 arası). Bunların şu anki genel motivasyonu, “sandığa gitmeme” olarak ifade ediyor. Yani muhalefette tatmin edici güvenilir bir liman bulamamakla birlikte, hem Meclis’te hem de Başkanlık seçiminde “cezalandırma” diyebileceğimiz eylemliliğin genel eşiği hâlihazırda bu.

Gözlemlerimizin önemli bir kısmı sahada, bizzat somut görüşmelere dayanıyor. Bu görüşmelerde sebeplerin çeşitliliğiyle birlikte, aşılan eşiklerin somutlaşması olgusu da fark ediliyor. Yani, sandık zamanı geldiğinde büyük ölçüde yine asıl limanda karar kılma halini pekiştiren olguların da artık zayıfladığı bir gerçek. O yüzden de en mutmain kılıcı seçenek hâlihazırda sandığa gitmemek.

Bu açıdan bakıldığında başta ekonomi olmak üzere, AK Parti’nin yapacağı saha çalışmalarının kararsızlara yön belirlemedeki etkisi tarihin en zayıf noktasında kabul edilebilir.

Öncelikle, artık “terör” konusu muhalefet üzerinden algı oluşturmada kullanışlı aparat olmaktan çoktan çıktı (6’lı Masa dönemindeki, “Masanın 7.ayağı” söylemi gibi). Dış politika ve savunma sanayii konuları halen AK Parti’nin en güçlü olduğu alan. Hak teslimi yanında, değişen olgu, artık karar vermede gücünü yitiren alanlardan biri haline gelmiş durumda. “Beka meselesi” olarak görülme durumu, kararsızların “sandığa gitmeme” motivasyonunu etkilemede en güçsüz zamanını yaşıyor denebilir. Zira “beka” konusu artık başkaca pek çok meseleyle birlikte düşünülmeye başlanmış durumda. (Rant ve yolsuzluk meselesinin iyiden iyiye sistemik bir konu olduğunun daha yakından hissedilmesi; aşılamayan yoksullaşma ve yozlaşmanın baş sebebi olarak görülmesi; dinin ve dindarın algılanma biçimindeki küçük düşürülmüşlük ve zaptetmekte zorlandığı kendi çocuklarının geleceğine ilişkin endişelerin artması…gibi)

“Yaparsa AK Parti yapar”, “Erdoğan bir şekilde halleder” algıları, özellikle ekonomi, demokrasi ve hukuk alanlarındaki geriye gidişlerle birlikte anlamını günden güne yitiriyor. Hiçbir düzelme hali görülememesi, gitgide daha kötüye gidişler, ümit bahşeden alanların iyiden iyiye flulaşması, bir zamanların çok güçlü olan bu algılarını siyasi ironi seviyesine geriletmiş halde. Yani geçmişte yerel seçimlerde “cezalandıran ama merkezi asla teslim etmeyen” hattın önemli ölçüde yara aldığı görülebiliyor. Geçmişteki “Erdoğan iyi, çevresi kötü” algısı ciddi manada gücünü yitirmiş vaziyette. Yine de bu kesimin “güvenilir liman” algısının muhalefet tarafından yıkılabildiği asla söylenemez. Korku, endişe, ümitsizlik, muhalefetteki kaos hali, sistemin tıkandığı noktalarda muhalefetin gereğince elini taşın altına koymaması, rövanşizmin sosyal hiddeti, muhtemel bir iktidar değişiminde hiddetin şiddete dönüşme ihtimali, başta siyasi ahlak konuları olmak üzere Meclis’i cezalandırması muhtemel kitlelerin, Erdoğan tercihinden vazgeçmemesini beraberinde getirebilir.

Muhalefetin kendilerine umut bağladığı “kararsızlar” içindeki “küskünler”in muhalefetin de pek çok tarafına karşı olduğu izahtan vareste. Konumuz yüzde 15-20’lik MHP’li kararsızlar olmadığı için ve onların malum sebeplerden kaynaklı muhtemel adreslerinin büyük ölçüde belli olması (İYİ Parti, AP gibi), ittifakın gücünü de etkileyecek alanlar olarak görülüyor. Ancak “Terörsüz Bölge” konusundaki getirilerin iç barış haline de etki etmesi karşılığında bu yönelimin Cumhur İttifakı’nı ödüllendireceği (hatta belki de AP gibi partilerin bu ittifaka dahil olacağı) ihtimali de bir kenara not edilmeli.

Peki, AK Partili küskünlerin önemli bir kısmının “asla” dedikleri partiler hangileri? Bunlar CHP ve İYİ Parti’den başkası değil elbette. CHP karşıtlığının ontolojik sebepleri yanında, İYİ Parti’nin de sığınmacı karşıtlığındaki “faşizan” söylemleri ve eylemlilikleri kadar; “terörün bitirilmesi”ndeki umutların yok edilmesi konusundaki müzmin muhalif karşıtlığı bundaki en önemli etmen. O yüzden AK Parti’li kararsız taban (bunlara muhafazakar Kürt kesimlerini de katarak), alternatif olmalarını arzu ettikleri sağ-muhafazakar partilerin asla İYİ Parti ile yan yana gelmelerine sıcak bakmıyor.

Bu arada, CHP içinden çıkacak yeni partinin, tabelasında “CHP” yazmadığı için sağ seçmenin sempatisini kazanabileceği, ama bunun karşısında da aynı oluşumun içine düştüğü siyasi ahlaksızlık ağının peşini bu süreçte hiç bırakmayacağı da ortaya konan görüşler arasında. Yani, iktidar her ne kadar seçim sürecinde bu hali bir algı siyasetine dönüştürecek olsa da, bunu sağ-muhafazakar partilere yanaşarak, Mansur Yavaş’ı ortak aday ilan ederek, onlarla yeni bir “masa” kurma niyetiyle alternatif bir zemin yaratma siyaseti, istediğini gerektiği ölçüde alamayabilir.

Bu noktada, 28 Mayıs’tan bu yana “yalnız yürümeliyiz” fikrindeki kızgın kitlesel yoğunluğun tatmin edilip edilmemesi bahs-i diğer olmakla birlikte, esas meseleyi bu yakınlaşmanın “yakınlaşan partiler”e vereceği zarar üzerinden değerlendiriyorlar. Bu kitlede de hala “6’lı Masa”daki sorunlu deneyimin kızgınlığı hakim.

Peki o halde neyi görmek istiyorlar?

Şu an “sandığa gitmeme” refleksinde ve eşiğinde olanların fikri ancak organik bir alternatif zemin oluşturmakla değiştirilebilir. D-8 toplantısı sonrası verilen fotoğrafın “Ankara’yı Salladı” manşetleriyle verilmesi, iktidar mahfillerinde endişe, bu tabanda da heyecan oluşturması bu beklentinin bir karşılığı olarak okunmalı.

Soru, bu partilerin buna ne kadar hazır oldukları ve bu vizyona sahip olup olmadıklarında düğümleniyor. Bizim görüştüğümüz mahalle sakinleri ve dahi yıllarca AK Parti teşkilatlarında görev alıp şimdilerde kenara çekilmiş olanların yakından takip ettikleri bu süreçte henüz kendilerini heyecanlandıran bir girişimin başlamamış olması.

Böyle bir girişimin asla CHP ve versiyonlarına, İYİ Parti gibi siyasette kriminal alanları temsil eden ulusalcı kesimlere “gelecek beklentisi” ve “matematik hesaplar” üzerinden prim verilmesini doğru bulmuyorlar. Mesela Ahmet Davutoğlu, görüştüğüm tüm tarafların hassas noktası. Devletin yeniden inşasında, topluma yeni umutlar bahşedilmesinde, hem entelektüel derinliğinin, hem tecrübelerinin, hem de dürüstlüğünün yeni bir sistemin oluşmasında mutlaka baş aktörler arasında olmasının zaruretine vurgu yapıyorlar. Onu asla yeni bir “masa” sürecinin karmaşık ilişkilerinde görmeyi arzu etmiyorlar. Muhtemel yeni ittifaka ombudsmanlık yapmasını, ittifakın buna ihtiyacı olduğunu ama görünürlük-farkedilirlik sorununun kendisi de olmak üzere tüm siyasi oluşumların aşması gerektiğinde hem fikirler. Sahada, yüz yüze ilişkilerde bulunmaları gerektiğini, Erdoğan’ı direkt hedef almak yerine (çünkü onlara göre bu, kişisel algılanmakta ve antipati yaratmakta) sorunların adresini işaretleyen sistemik eleştirileri artırıp, halka da “merak etmeyin, biz geldiğimizde bütün bu sorunlar kökten çözülecek ve endişe ettiğiniz konuların da garantisi biziz” söyleminin zihinlere nakşedilmesi noktasında alternatif bir habitat oluşturmaları gerektiğinin altını çiziyorlar.

Sevilen ve dürüstlükleriyle anılan liderleri daha cesur atılımların içinde görmek istiyorlar. Belli konularda, o konuların mihmandarı olarak bir fark yaratmalarını, böylelikle emekliler, çalışanlar gibi geniş tabanlı kitlelerce farkedilirlik yüzdelerini artırmalarını arzuluyorlar. Yani hem kimliksel bir garanti, hem de siyasi ahlak ve ekonomi başta olmak üzere kaybedilen ve geri dönüş ümidi olmayan zeminlerde halkın tercih yönünü etkileyecek, ona “oyum boşa gitmiyor” kuvvetli hissini bahşedecek bir atılım bekliyorlar.

Bunları belki şu an şehirli, entelektüel kesimlerin beklentisi gibi okumak mümkün ama mesela özellikle Gelecek Partisi ve Ahmet Davutoğlu’nun KHK’lılar ve darbe mağduru askerler konusundaki son çıkışları, onların duygu durumlarını ve kavuşmaları gereken hakları Ramazan buluşmalarındaki yüz yüze görüşmeler, grup toplantılarındaki vurgularla dile getirmesi, aileleri ve akrabalarıyla birlikte milyonları bulan bu kesimde ciddi karşılıklar bulduğu bir gerçek. (Bu konularda Saadet Partisi ve Deva Partisi’nin geçmişten bu yana ortaya koydukları emeklerinin de Yeni Yol nezdine bir sinerji yarattığını zikretmek gerek.) Bu da geniş kitlelerle buluşmada, toplumun en mağdur kesimleri olarak nitelenebilecek kitlelerin sahiplenilmesinin, başka konulardaki söylemlerde de kulak kabartılacak, önemsenecek, ciddiye alınabilecek farklılıklar yaratacağı tahmin edilebilir.

Ahmet Davutoğlu’nun bütün bu olumluluklar yanında dış politikadaki güven verici konuşma ve eylemlilik hali, Ali Babacan’ın ekonomi konularındaki güven veren tespitleri ve “yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatı” şeklindeki ispatlanmış geçmişi, Saadet Partisi’nin (her ne kadar dış politika ve Suriye meselesinde bu tabanla arasına geçmişte mesafe koymuş olsa da) Mahmut Arıkan ile birlikte oluşan enerjinin Milli Görüş çizgisine yaptığı olumlu katkı, Yeni Yol çizgisinin bu küskün kitle/taban nezdindeki avantajları hanesinde sayılabilir. Dolayısıyla; AK Parti’ye küskün kitlelerle empatiyi artıran girişimlerin sinerjisinin yapılacak muhtemel hatalarla örselenmemesi gerektiği, AK Parti’den zihinsel kopma aşamasına gelmiş endişeli tabanın uyarıları içinde yer almakta.

O yüzden halk, bu partilerin kendisinde umut halesi oluşturan beklentiyi heder etmemesini arzu ediyor. Bir an evvel tüm küçük kaprislerin ve konfor alanlarının terkedilip bu ittifakın ilan edilmesini bekliyor.

Birbirine düşmüş CHP’nin ya da muhtemel adayının şemsiyesi altına girmemelerini, İYİ Parti’yle asla yanaşık düzen durmamalarını, üzerlerine düşen sorumlulukları henüz yerine getirmemişken, pazarlıkçılık görüntüleriyle ve küçük hesaplarla “aday” ilan etme gibi gereksiz girişimlerde bulunmamalarını, “Terörsüz Türkiye” gibi konularda pürüzler olsa da (YRP kaynaklı çıkışlarda olduğu gibi) bunu bir an evvel görüşüp zemini olgunlaştırmalarını, yanlarında Davutoğlu ve Babacan gibi aktörler varken dış politika konularında yaş tahtaya basmamalarını, ezilen kesimlerin savunulmasında sahadaki görüntüleri artırmalarını, AK Parti yozlaşma ikliminde erirken, küskün kitleleri korkutan değil, onlara umut bahşeden bir siyasi dili tercih etmelerini, “Gerekirse bugün değil yarın” mottosuyla, hedefe yürümeyi uzun soluklu görmelerini çünkü iktidar hattının pek çok gelişmeye açık bir hal resmi sunduğunu, bu vizyonu bir an önce aralarında konuşup vakit kaybetmeksiniz sahaya inmelerini salık vermekteler.

Unutmamak gerekir ki küçük kaprisleri ima eden, konfor alanlarından çıkmayı reddeden, hesapları “kendi” başkanlığı gibi hülyalarla süslemek isteyen her görüntü eninde sonunda bu kitlelerin “o halde bir başka bahara” nidalarıyla karşılık bulacak, ümitlerini örselemenin bedeliyle karşılık bulacaktır.

Şu anda AK Partili küskün kitlelerin daha elit olanlarının görüşlerinin özetini temsil eden bu pasajların, geniş kitleleri iyi tanıyan, teşkilatçı tecrübelerden damıtılmış görüşler olduğu unutulmamalıdır.

whatsapp-image-2026-02-04-at-22-47-29.jpeg

BAHADIR KURBANOĞLU

İzmir Saint-Joseph Koleji, Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Sosyoloji mezunu. İnsan hakları ve sivil toplumsal faaliyetlere ilişkin çalışmalarda bulundu.2016-2019 yılları arasında HilalTV’de hafta içi hergün yayınlanan ‘Sözü Esirgemeden’ adlı siyasi analiz programının yapım ve yönetimini üstlendi.

Kaynağa Git

İlgili Haberler