Babamın hem memuriyeti hem de Erzurumlu oluşu nedeniyle çocukluğum, on üç yaşıma kadar Erzurum’un Ilıca kazasında geçti. Ilıca, Erzurum’un on beş kilometre dışında, Erzurum–Erzincan yolu üzerinde yer alırdı. Bu yüzden Erzurum Ovası ve Palandöken Dağları, gözümüzün önünde sonsuz bir plato boyunca uzanırdı.
Çocukken, böyle bir şehrin bu yükseklikte neden kurulduğunu, insanların hangi amaçla ve nasıl burada yaşadıklarını sık sık düşünürdüm. Çünkü çocukluğumun geçtiği yıllarda kış, Eylül’den Mayıs’a kadar sürerdi. Beyaz bir çölde, sonsuz bir bozkırın ortasında yaşardık sanki.
Evliya Çelebi’nin Erzurum soğuğu için anlattığı o meşhur hikâye malumdur: Damdan dama atlayan kedinin havada donup kalması… Ancak Erzurum soğuğuna dair bir başka meseli daha vardır ki, burada anılmayı hak eder.
.. bir dervişe “Kanden (nereden) gelirsin?”, derler? “Berf ( kar) rahmetinden gelirim”, der. Ol ne diyârdır, derler; sovukdan “Ere zulüm” olan Erzurûm’dur, der. “Anda yaz olduğuna râst geldin mi”, derler? Derviş eydür: “Vallahi on bir ay yigirmi tokuz gün sâkin oldum, cümle halkı yaz gelir derler, ammâ görmedim”, der. (s. 103, Evliya Çelebi Seyahatnamesi Cilt 2 YKY )
Bu satırlar, Evliya Çelebi’nin nüktedanlığını ve isimlerin kökenine dair sergilediği o kendine has yaratıcılığı bir kez daha hatırlatır. Ancak hemen ardından, bizzat tanık olduğum başka bir gerçeği de dile getirir:
Yine böyle şitâ (kış ) iken bâğ u bâğçesi olmayup cümle meyvesi iki konak yerden İspir ve Tortum ve Erzincan’dan gelir. (s. 103, Evliya Çelebi Seyahatnamesi Cilt 2 YKY )
Çocukluk hatıralarımdan birinde, evimizin önündeki vişne ağacının yıllar içinde yalnızca bir kez meyve verdiğini hatırlarım. “Bir kez” derken, gerçekten sadece tek bir vişne verdiğini kastediyorum. Evliya Çelebi’nin de söylediği gibi, meyve benim çocukluğumda da İspir’den, Tortum’dan gelirdi.
Bu kadar çocukluk anısı yeter. Asıl konumuza gelelim: Erzurum, soğuk iklimi nedeniyle verimsiz bir şehir. Peki insanlar bu dağ başında neden bir şehir kurmuştu?
Yıllar sonra Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’ini okurken bu sorunun cevabını buldum. Tanpınar, Erzurum’a üç kez gittiğini anlatır: İlki, Balkan Harbi sonrasında babasının memuriyet yaptığı şehre giderken; ikincisi, 1923–1924 yılları arasında Erzurum Lisesi’nde öğretmen olarak bulunduğu dönemde; üçüncüsü ise İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarında gerçekleşir. İlk gittiğinde Erzurum’un iktisadi olarak zengin bir durumda olduğunu söyler. Gördüğü zenginliği ve geçmişini şu şekilde tasvir eder:
Gerçekte kaybolan şey, bütün bir hayat tarzı, bütün bir dünya idi. 1855’te yüz binden fazla nüfuslu bir şehir olan Erzurum, bu gelişmesini bir iktisadî denklilik üzerine kurmuştu. İran, ithalât ve ihracatının yarıdan fazlasını Trabzon-Tebriz kervan yoluyla yapıyordu. İşte bu kervan yolu, Erzurum’u asırlar içinde eşrafıyla, âyânıyla, ulemasıyla, esnafıyla tam bir şark Ortaçağ şehri olarak kurmuştu. Bu transit yolunda her yıl otuz bin deve ve belki iki misli katır işliyordu. Bunlar Erzurum’dan geçiyor, Tebriz’den gelişinde, Trabzon’dan dönüşünde kumanyasını daima Erzurum’dan tedarik ediyor, hayvanını nallatıyor, at eğeri, yük semeri, nal, gem, ağızlık, hulâsa her türlü eksiğini orada tamamlıyordu.
İkinci defa gittiğinde ise Erzurum’u harap şekilde bulur bunun sebeplerinden biri Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında da Kurtuluş Savaşı’nın yarattığı yıkımdır. İkinci ve en önemlisi ise yeni teknolojinin karayolu taşımacılığına gelmesidir.
1914’de, iki şey, Umumî Harp ve yeni zamanlar, bir arada gelmişti. Cevat Dursunoğlu’na, yeni transit yolu açıldığı zaman fırıncı Hasan adında bir Erzurumlu şöyle demiş:
-Efendi, eskiden kervan gelir, bütün kumanyasını burada düzer, şehre para dolardı. Şimdi yirmi katırın yükünü birden alan kamyon, sabahleyin Trabzon’dan kalkıyor akşama buraya geliyor. Şoför, İnhisar’dan aldığı kırkdokuzluk bir rakı şişesini duvarda kırıp içiyor, yoluna devam ediyor..:
İşte eski Erzurum’un, dört yanından refah akan bu şark ticaret şehrinin macerasını kapatan şey.
Erzurum, İpek Yolu dediğimiz, doğudan batıya uzanan ticaret hattı üzerinde bulunan şehirlerden yalnızca biridir. Ancak İpek Yolu, Çin’den başlayıp Akdeniz’e kadar kesintisiz uzanan tek ve yekpare bir güzergâh değildi. Çin’den yola çıkan bir kervan, bütün hattı baştan sona katetmektense, belirli bir noktada mallarını satar ve geri dönerdi. Trabzon–Tebriz, Tebriz–İsfahan vs.1
Yani birer antrepo niteliği taşıyan şehirler vardı. Bu şehirler hem kendi ihtiyaçlarını karşılıyor hem de gelen ürünleri bir sonraki şehre yahut bölgeye sevk ediyordu. Ticarete konu olan baharatın, ipeğin ve diğer kıymetli malların sağladığı kazancın yanında, Erzurum örneğinde olduğu gibi, kervanların ikmali de başlı başına bir gelir kaynağıydı.
On beşinci yüzyılın sonunda Amerika’nın keşfiyle başlayan dünyanın yuvarlaklığının deniz yoluyla tecrübe edilmesinden sonra Baharat ve İpek yolunun öneminin yitirdiği söylenir. Ticaret hacminin dramatik bir düşüşten ziyade tedrici olarak azaldığını söylebiliriz. Bunun nedenlerinin başında Avrupa’nın bu ticarette nihai tüketici olmadığı sadece pazarlardan biri olduğudur. Bu güzergah üzerinde bulunan Anadolu, İran, Mısır, Mezopotamya, Kırım, Doğu Akdeniz, Güney Avrupa da bu ürünleri talep etmekteydi. Batı Avrupa yeni yollar vasıtasıyla aradaki aracıları çıkarmış oldu. Fakat bu durum doğu-batı ticaretinin hacmini etkileyen bir durum olmasa gerek.
Ticaretin yoğunluğunu iki farklı örnek üzerinden verebiliriz. Burada yine Evliya’ya başvuracağız. Evliya 1646 yılında Erzurum’da gümrük katipliği yapmaktadır. Erzurum’un gelirini aşağıdaki gibi tasvir eder:
Hakîrin kâtib olduğumuz gümrük bundadır ve cânib-i erba‘asında Arab ve Acem ve Hind ve Sind ve Çin ve Hıtâ ve Hoten bâzargânlarının hânları bu mahal dedir. İslâmbol ve İzmir gümrüğünden sonra bu Erzurûm gümrüğü gâyet işler. (s. 102, Evliya Çelebi Seyahatnamesi Cilt 2 YKY )
Burada dikkatimi celbeden iki husus vardır: Birincisi, Erzurûm’un gümrük gelirinin İstanbul ve İzmir’den sonra zikredilmesidir. İstanbul’un gümrük gelirinin birinci sırada olması tabiî karşılanabilir. İzmir ise XVII. yüzyılın ilk yılları itibariyle Akdeniz ve Batı Avrupalı tüccarlara ard bölgesinde üretilen pamuk, yün ve kuru meyveyi, ayrıca İran üzerinden gelen ipeği satması hasebiyle bu denli gümrük geliri temin edebilmekteydi.2
Erzurum valisi Defterzade Mehmet Paşa’nın kapısında resmi görevle bulunması sebebiyle Evliya Çelebi’nin söylediklerini dikkate almalıyız. Burada dikkat çeken diğer bir hussus ise Erzurum gümrüğüne gelen tüccarların çeşitliliğidir. Bu da bize ticaretin çeşitliliğini ve yoğunluğunu göstermektedir.
Ticaret hacminin XVI. ve XVII. yüzyıllarda düşmediğinin mühim göstergelerinden biri, Safevî Şahı I. Abbas’ın 1590’da başkenti Güney Hazar sahilinde bulunan Kazvin’den, Basra Körfezi ile Hazar Denizi arasında merkezi bir mevkiye sahip olan İsfahan’a nakletmesidir. Abbas yalnızca başkenti taşımakla kalmamış, şehri yeniden imar etmeye de girişmiştir. Bu minval üzere Culfalı ve Tebrizli tüccarlar İsfahan’a iskân edilmiş ve onlar için yeni mahalleler inşa olunmuştur.
En mühim husus ise, İsfahan’ın ticarî, sosyal ve törensel bir imgesi olarak inşa edilen Nakş-ı Cihan Meydanı ve etrafındaki yapılardır. Meydan 524 × 159 metre ebadında bir dikdörtgen plan arz eder. Kısa kenarlarının birinde Kayseriye Pazarı, diğerinde ise bugünkü adıyla İmam Mescidi; uzun kenarlarının birinde Ali Kapı Sarayı, diğerinde ise Şeyh Lütfullah Mescidi bulunmaktadır. Bu yapıların haricinde meydanı çepeçevre kuşatan revaklı bir yapı yer almakta olup, bu yapıda iki yüz dükkân bulunmaktadır.3
Bu zenginliğin en önemli göstergelerinden biri de Şeyh Lütfullah Mescidi olsa gerek. Mescit 1602-1618 yılları arasında inşaa edilmiştir. Mescidin içi ve dışı tabandan tavana kadar çini ile kaplanmıştır. Döneminde çini işçiliğinin maliyetleri düşünüldüğünde yapının değeri daha iyi anlaşılır.
Sözün özü, yeni ticari yolların etkisi zannedildiği kadar erken bir dönemde ortaya çıkmamıştır. Peki, Timbuktu’dan Pekin’e, Kırım’dan Yemen’e uzanan Afro-Avrasya iktisadi denkliği ne zaman bozuldu? Burada, bu kısa yazıda, dünya tarihinin en önemli meselelerinden biri olan bu soru üzerine birkaç satır yazacağım. Bu satırları, bu soruya verilmiş bir cevap olarak değil; bir düşünme pratiği olarak kaleme alıyorum. Atlantik merkezli ticari bütünlük (Londra, Amsterdam) ile Afro-Avrasya arasında XVIII. yüzyılın sonuna kadar belirli bir iktisadi denge bulunuyordu. Üretime konu olan metaların çeşitliliği ve üretim hacmi çok farklı olmadığı için bu denge bir şekilde devam etmişti. Asıl denkliği bozan, sanayi devrimi ve bununla beraber gelişen ulaşım araçlarındaki yeniliklerdi.
Sanayi devrimi öncesi için aklıma şöyle bir soru geliyor; Yeni ticari yolların keşfinden sonra yelkenli gemilerle yapılan baharat ticaretinde, ticarete konu olan ürünlerin kalitesi kara üzerinden gelenlerle aynı mıydı? Çünkü bu uzun deniz yolculuğunda ürünler neme maruz kalıyordu. Bir diğer husus ise gemi kapasitesiyle kara yolu üzerinden yapılan ticaretin taşıma kapasitesi aynı mıydı?
Bu satırları çölün ortasında, Atlas Dağları’nın eteğinde, neden kurulduğunu düşündüğüm Marakeş’ten yazıyorum.4 Marakeş ile Erzurum’un, birbirine bu kadar uzak iki şehrin, paylaştığı aynı kaderi düşünüyorum.
1 İpek yolu ile ilgili olarak Kahraman Şakul ile yaptığımız Kültür Tarih Sohbetlerini öneririm.
2 Daniel Goffman, İzmir ve Levanten Dünya, 1550-1650, Çev. Ayşen Anadol, Neyyir Kalaycıoğlu, Tarih Vakfı, 2000 s. 126
Bir önceki yazıda hareket noktamız olan Afrikalı Leo’nun yazarı Amin Maalouf’un XVII. yüzyılda geçen romanı Yüzüncü Ad: Baldassare’nin Yolculuğu’nda Levant, Ege ve Selanik merkezli bölgede geçer. İzmir merkezli ticarette romanın anlattığı konulardan biridir.
3 Damla Gürkan Anar, “Nakş-ı Cihan Meydanı: Mekân, Mimari ve Kronoloji”, Belleten, C 88/S. 313, 2024, s. 773-780
4 Marakeş’in hikayesini bir önceki yazımda (Biraz Tuz Biraz Kitap: Afrikalı Leo’nun Peşinde) değerlendirmiştim.
*Ozan Sağsöz, tarihçi.