Bu oyun sert bir oyunsa, onun mucidi İngilizler. Maçın kavga bölümünü çok iyi oynadılar. Ama sonra pürzekâ ağırlığını koydu, dengeler değişti. Messi’nin çaldığı tango ezgileri, kıvraklığı sertlikle birleştirdi ve maçı yine Keçi aldı. Hak ettiler de. Fena da olmadı, doğrusu. İspanya karşısında sanki bir tek onlar direnebilir gibi duruyor.
Bu maçın üzerinde çok hayalet dolaşıyordu. Tarih, bir zenginlik yaratmaktan çıkmış, bir yük olmuştu. Dünya Kupası tarihinde hiçbir karşılaşma 1986’daki bu iki takımın çeyrek finali kadar ünlü değil. Bu da olmayacak. Zamanın ruhu o maçı bir Himalaya zirvesi gibi gösteriyor. History Channel’daki Maradona belgeselinde “Messi 200 kupa kazansa da Maradona olamaz” diyordu Arjantinli bir gazeteci.
Oysa sahadakiler artık bu yükten sıkılmış olmalı. Tamam, o günün formalarını giydiler. Tamam, Maradona bayraklarını astılar. Tamam, Malvinas pankartını maçtan sonra yine taşıdılar. Ama galiba bu sefer anmak için değil aşmak için sahadaydılar. Rakip de farklı değildi. Kavgaya hazırlıklı gelinmişti. Tarih tekerrür etmeye maçın öncesinden başlamıştı belli ki. Hır çıkacağı çok önceden belliydi.

Daha ilk dakikadan anladık bunu. Önce oynamaya değil diklenmeye çalıştılar karşılıklı. Her şeyi beklerdik ama Paraguay sponsorluğunda oynanan bir yarı final ilk yarısı beklemezdik, değil mi? Ama işte maç önü psikolojisi bize bunu fısım fısım fısıldıyordu. Önceki gün Fransa-İspanya maçında sanki 'lordlar kamarası futbolu' izlemiştik. Dün ise avam kamarası sahnedeydi. Aslında biraz iyimser bir benzetme oldu. Kamara falan değil, bildiğin mahalle kavgasıydı çünkü.
Arjantin’in kaçırdığı bir şey vardı burada. Tamam onların doğal hallerinden biri bu. Tarihle oynamak, ona sırtını dayamak. Toplumsal dertleri yeşil sahada yıkamak. Bu yüzden diş göstermek sürekli. Sert olmak. Latin Amerikan tarzı yani. Orada bu işler biraz da böyle dönüyor. İnanmayan sonu ‘guay’la biten ülkelere sorsun. İngiliz futbol edebiyatının usta kalemi Jonathan Wilson’ın Arjantin futbolunu anlatan kitabının ismini hep karıştırıyorum bu yüzden: Kirli Yüzlü Melekler miydi, Melek Yüzlü Kirliler mi? Boşa değil, 1966 Dünya Kupası’nda efsane İngiliz antrenör Alf Ramsey onlara ‘hayvanlar’ diye seslenmişti. Ama Paraguay limitlerini geçmedikçe futbolda bu da var.

Sorun burada değildi. Sorun İngiltere’nin de kavgadan kaçmamasıydı. Londra deyince bazılarının aklına Arsenal geliyor olabilir, fakat Milwall da oranın takımı. Hatta İngiliz futbolu diye bir şey varsa o tam da bu. İri, sert, sağlam adamların oyununa doğdu bu çocuklar. İyi bilirler bu tarzı. Hatta galiba daha iyi bildikleri, icat ettikleri şey o. İnce işler, şık çalımlar gelmez onlara. Mücadele edelim diyorsanız bunu bir meydan okuma olarak görüp zırhlarını giyerler.
Bu sayede öne geçti İngilizler. O sayede golü atana dek daha iyi gözüken taraftılar. Ama sonra Messi dedi ki, bir dakika! Futbolun bir stili, janrı, ruhu var. Adaşı teknik direktör Lionel Scaloni dedi ki, döverek yenemiyorsak dans ederek yeneriz. Tango gibi ama. Sert dönüşler ve kıvrak hareketler bir arada. Müzik hem oynak hem köşeli.

Bu fikir başkalaşımı sayesinde harika bir son yarım saat izledik. Messi oynamaya başladı, Arjantin takımı da tango yapmaya. Tuchel İngiltere’ye Berlin Duvarı ördürmeye kalkmasa maç uzardı. Zevkli de olurdu. Ama Alman teknik adamın herkesin yerden yere vuracağı bir son 15 dakika kararları var ki, Arjantin’in önü açıldı. Dalgalandı ama durulmadı Tangocular. Vurup geçtiler.
Sonuna dek hak etti Mavi-Beyazlılar. Hem mücadele hem akıl hem de maharet olarak rakiplerini son bölümde müthiş şekilde alt ettiler. Messi yine iki asist yapıp maça damgasını vurdu. Ama insanı etkileyen bu değil. Üçüncü dakikada Elliot Anderson bir faul yaptı Messi’ye. Hemen cevabını aldı Enzo Fernandez’den. İngilizler her ikili mücadeleyi, hele de karşılarında Messi varsa torunlarına anlatacak hikâye gibi görüyorlardı. Arjantinliler buna izin vermediler.
Arjantin’in 39 yaşındaki 10 numarası koruma halesiyle gezdi sahada. 90+9’da bir faul anında Messi’nin etrafını saran lacivert duvarı gördünüz mü? Yandaşlarının, ruhani bir lideri uçan kuştan, esen yelden sakınmasıydı o. Hem Maradona hem Messi üzerine kitap yazan Guillem Balague bu durumu harika anlatıyor: “Bu grubun pek çok üyesi için Messi hiçbir zaman sadece bir takım arkadaşı olarak görülmedi; o, televizyonda izledikleri çocukluk kahramanıydı; hatta bazılarının eline topu almasının tek nedeniydi.”

Artık Maradona’yla kıyaslanabilir Messi. Hayır, sadece başardıkları için değil. Las Malvinas pankartını açtıkları için de değil. Sahada duruşu sayesinde. Taraftarın gözünde de artık attığı goller kadar karakterli tavrıyla öne çıkıyor. Baksanıza, maç bitince ona koşup sarılanlar takım arkadaşlarından çok hayranları gibiydi. O da bir heykel gibi durdu sahanın ortasında. Sakindi. Muhtemelen etrafını aşağıya doğru akan yeşil rakamlar olarak görüyordu.
Finalde kendisini yaratan futbol ekolüne karşı oynayacak. Arjantin takımı zaten Atletico Madrid artı Messi gibi. Karşılarında da ‘trum trak makinalaşmak isteyen’ İspanya.
Bu bir İspanya derbisi olacak.
İnsan çok sabırsızlanıyor.