Bu kabul edilemez. Bunu hak etmiyoruz. Kötü bir takım, kötü bir teknik direktör, umut vaat eden ama rekabet edemeyen bir nesil, falan filan... Bunların hepsi söylenecek ve bunları söyleyenlerin de her türlü hakkı var. Öfkelenmek sadece anlaşılabilir değil, gerekli. Hatta neredeyse zorunlu. Ancak öfke tek başına hiçbir şeyi düzeltmez. Arabanın çalışmadığından şikâyetçi olmak, onu harekete geçirmez. Kaputu kaldırıp sebebini sormalısınız. Ve Türkiye’nin “sebebi”, kadro San Francisco’ya inmeden çok önce belliydi.
Ne olacağını sezmek için maçı beklemenize gerek yoktu. Avustralya’ya karşı oynanan açılış maçında ikaz gelmişti: 715 pas, neredeyse %70 top hakimiyeti, 30 şut, 2,4 xG… Karşılığında 0-2’lik bir yenilgi. O maçta alışıldık senaryonun tamamı zaten vardı: Bol top hakimiyeti, keskinlikten yoksun bir takım ve neticede yenilgi.
Paraguay maçı bir sürpriz değil tekrar gibiydi. Sorun davranışsal değil, yapısaldı. Türkiye’nin top hakimiyeti tamamen kontrol odaklı: Bak, gör, oyna. Fakat hatları aşmak için hareketlenen kimse yok. Derinlemesine koşular yerine arkadan desteğe gelenler var. Savunmayı geriye itmeye zorlayacak boşluklara doğru koşular olmadan bu hakimiyet yavaş, öngörülebilir ve zararsız hale geliyor. Topa sahip olmak, rakibin canını yakmakla aynı şey değil.
Modern futbolun gerektirdiği o ekstra adım
Burada daha derin, belki en zorlu katman var. Türkiye’nin oynamak istediği topa sahip olma oyununu oynamak için, pas alacak oyuncunun bireysel taktiksel hareketi, pas veren oyuncu topu almadan önce başlamalı, sonra değil. Ve pası almak üzere olan oyuncu, top ayağına ulaşmadan önce takım arkadaşının hareketini okumalı ki top kontrolü ve karar verme tek bir hareket haline gelsin. Zor olan kısım budur.
Eski dört aşamalı sekans —topu al, bak, gör ve sonra hareket et— modern futbolda artık işe yaramıyor. Oyuncu topu kontrol altına alıp, başını kaldırıp bir seçim yapana kadar, boşluk kapanmış ve savunma yerini almış oluyor. Yani harekete tepki vermek değil, onu önceden tahmin etmek gerekiyor. Bunu yapabilirse Türkiye bugün bulunduğu noktadan bir adım öteye gidecektir. Bu adım atılmadan, top hakimiyeti her zaman bir parça geç kalacaktır.
Uygulanmayan kılavuz
Çözüm bir sır değildi. Bunlar oyunun temel prensipleri, zamansız ilkeler. Neredeyse hiçbiri dikkate alınmadı.
1. Topu daha hızlı ve daha az bireysel temasla hareket ettirin ve yerde tutun. Havada dolaştırmak topu rakibe kaptırmaya ve oyunun kontrolünü kaybetmeye yol açar.
2. Aynı kanalda dört veya beş pas yaptıktan sonra ilerleme sağlanamıyorsa, pas kanalını değiştirin. Gol tam da buradan geldi. Paraguay topu geri kazandı, oyunu diğer kanala kaydırdı ve golü attı. Türkiye’nin göz ardı ettiği ilke, onu mağlup etti.
3. Bir kanalda topu kazandığınızda, rakibin henüz kaymamış olduğu karşı kanala hemen bakın.
4. Derin savunma yapan Paraguay’ı çökertmek için kısa dikey paslarla onları bir araya toplayıp sıkıştırın. Ancak o zaman topu kanatlara açarak 1’e 1 durumları yaratın. Türkiye’nin bu mücadeleleri kazanacak yeterince oyuncusu var.
5. Ve oradan, öldürücü pas atın. Alçak ve sert, kale önünden geçecek şekilde ya da geç gelen ikinci hat oyuncuları için penaltı noktasına doğru. Asla ceza sahasına havada süzülen bir top atmayın.
6. Topu kaybettikten hemen sonra ileride geri kazanmak için savunmaya iyi bir şekilde geri çekilin. Geri kazandığınız her topu bir şansa dönüştürün.
Gerçeklerden ders alın
Erken bir gol, bir kırmızı kart, kaçırılan net bir fırsatlar gibi maçın kendine has spesifik olayları talihin ve 90 dakikalık hikâyenin bir parçasıdır. Ancak başarısızlığın yapısı öyle işlemez. Çünkü maçın gidişatı başlangıcından önce tam olarak belliydi. İşte bu yüzden bu rapor önceden yazılabilirdi.
Ayrıca hiçbir kılavuzun sağlayamayacağı birkaç unsur daha var: Takımın önemli oyuncularının sorumluluk alması, zor anlarda topu talep etmesi ve oyun durduğunda takımı sürüklemesi. Artık yetenek, aynı zamanda karakterdir. Şikâyet etme hakkı hâlâ geçerlidir ve çekinmeden kullanılması gerekir. Ancak şikâyet etmek ilk dakikanın olayıdır, gerçeklerden ders çıkarmak ise bundan sonra gelir.
Arabanın çalışmayacağını zaten biliyoruz. Asıl önemli soru, neden olduğu. Ve Türkiye, bir sonraki hikâyenin farklı bir şekilde yazılmasını istiyorsa, sonuca hayıflanmak yerine “sebep” bulmak ve değiştirmek zorunda.