Hepimiz çok üzgünüz.
Ben şahsen en son ne zaman bu kadar gergin bir şekilde maç izledim hatırlamıyorum. Belki de üzüntünün nedeni sadece elenmek değil. Futbolda yenilirsiniz. Turnuvalardan dönersiniz. Hayal kırıklıkları yaşarsınız. Bunlar oyunun doğasında var. Ama bazı mağlubiyetler vardır, nedenini anlayamazsınız. İşte insanı asıl yoran odur.
Şimdi herkes sayılardan bahsediyor.
Yok 63 şut. Yok topa sahip olma oranı. Yok ceza sahasına giriş sayısı. Ben bu maçla ilgili tek bir rakam hatırlıyorum. Rakip takımın 55 dakika boyunca 10 kişi oynamış olması. Geri kalan bütün rakamlar ikinci planda kalıyor benim için.
Çünkü futbolun bazı soruları vardır ki cevabını istatistik veremez. Rakip 10 kişi kaldığında neden daha etkili olamadınız? Neden oyunun kontrolünü ele geçiremediniz? Neden rakibi daha fazla zorlayamadınız? Bunlar başka sorular. Ben kötü oynadık demiyorum. Hiç oynayamadık diyorum. Arada büyük fark var. Kötü oynarsınız ama oyunun içinde olursunuz. Bazen gününüzde değilsinizdir. Bazen top sizi sevmez. Bazen rakip sizden iyidir. Ama burada başka bir şey vardı.
Golü erken yedik. Ardından oyunun elimizden kayıp gittiğini hissettik. Sahada o duygu bazen çok erken gelir. Futbolcu da hisseder, tribündeki taraftar da hisseder. Bir şeylerin istediğiniz gibi gitmeyeceğini anlarsınız. Bu maç biraz öyle başladı. Oysa futbolda yıldız oyuncular tam da böyle günler içindir. Evet, futbol takım oyunudur. Ama yıldızlarınızla kazanırsınız. Takım yıldızları taşır, yıldızlar da takımı. Bu ilişki bozulduğu zaman işler zorlaşır.
Maçı izlemesem Arda'nın bu kadar etkisiz oynadığına inanmazdım. Hakan için de aynı şeyi söylerdim. Kenan'ın bir rakibini eksiltmeden, bir savunmayı bozup oyunu hareketlendirmeden maçı tamamlayacağına ihtimal vermezdim.
Bir oyuncunun kalitesinden daha önemli bir şey vardır futbolda: Öngörülemez olmak. Savunmalar tahmin ederek yaşar. Rakip sizi okuyabiliyorsa işiniz zorlaşır. Bir oyuncu iki kez aynı şeyi yapıyorsa üçüncüde önlem alınır. Bir takım aynı yolu kullanıyorsa o yol kapatılır. Bazen oyunun içindeki bütün mantığı bozmanız gerekir. Futbol tarihine baktığınızda büyük hikâyelerin çoğu biraz böyle yazılmıştır. Beklenmeyenle. Sürprizle. Cesaretle.
Bu yüzden maçtan önce sürekli sakinleşmenin öneminden bahsediyordum. Çünkü sakinlik başka, coşku başka şeydir. Biz bu iki kavramı bazen birbirine karıştırıyoruz. Sakin olmak, heyecansız olmak değildir. Coşkulu olmak da kontrolü kaybetmek değildir. Çok coşkulu olup çok sakin kalabilirsiniz. Büyük oyuncular bunu yapar. Büyük takımlar bunu yapar. Biz yapamadık.
Üstelik sadece bu maçta değil turnuva boyunca yapamadık. Hiç futbol coşkusu göremedim ben. Koşmak başka şeydir mücadele etmek başka.
Bazen teknik direktörler oyunu fazla açıklamaya çalışır. Biz futbol insanları da aynı hataya düşeriz. Her şeyi sistemle anlatmaya çalışırız. Ama futbol hâlâ bazı soruların cevabını vermiyor. O yüzden bazen yeni şeyler düşünmek gerekiyor. Futbolu ezbere oynamak önemli bir beceridir ama bazen ezberi bozmak gerekir ki bu da teknik direktörün işidir. Çünkü oyun pas için oynanmıyor. Gol için oynanıyor. Eğer sizin en tehlikeli hücumlarınız stoperinizin 30 metreden vurduğu şutlar oluyorsa dönüp düşünmeniz gerekir. Merih'in uzaktan vurması problem değil. Tam tersine bazen çok değerlidir. Ama sizin iki maç boyunca aklınızda kalan pozisyonların önemli bölümü buysa mesele artık oyuncuda değildir. Oyundadır, kurgudadır, tercihlerdedir.
Belki cesarette eksiklik vardır, belki yaratıcılıkta. Ama mutlaka bir yerde eksiklik vardır. Futbol mantık oyunu değil, macera oyunudur. Mantık size belli bir seviyeyi garanti eder. Macera ise sizi unutulmaz yapar. Turnuvalar biraz bunun için vardır. Bir futbolcu Dünya Kupası'na sadece doğru pas yapmak için gitmez, iz bırakmak için gider. Bir takım sadece düzenli görünmek için gitmez, hayal kurmak için gider. Biz bunu yapamadık. Futbol bazen mantığın bittiği yerde başlar. Ve bazen bir takımın ihtiyacı olan şey daha fazla hesap yapmak değil, yeni bir maceraya cesaret edebilmektir.
Bu yüzden bu başarısızlığı sadece şanssızlıkla açıklayamıyorum. Montella, "Bu elli maçın ikisinde olur" dedi. Oyuncular talihsizlikten söz etti. Ben aynı fikirde değilim. Talihsizlik vardır elbette. Ama bu kadarını sadece talihle açıklayamazsınız. Ortada bir değerlendirme farkı var. Ya futbolcular gördüğümüz şeyi farklı görüyor. Ya teknik ekip farklı yorumluyor. Bir yerde iletişim kopukluğu oluşmuş. Buna rağmen en çok futbolcular adına üzüldüm. Çünkü böyle fırsatlar her zaman gelmez. Ben 15 yıllık futbol hayatım boyunca böyle bir fırsat yakalayamadım. Onlar yakaladılar. Üstelik tekrar yakalama ihtimalleri de yüksek. Yaşları genç. Önlerinde zaman var. Ama bu turnuva onların cebinde taşıyacağı önemli bir ders olarak kalacak. Bazen başarı kadar başarısızlık da öğretir insana.
Maç sonunda bol bol şunu duyduk: "Takımla gurur duyuyoruz." Ben gururun biraz kamuoyuna ait olduğunu düşünüyorum. Futbolcu çıkar oynar. Sanatçı çıkar eserini icra eder. Karşılığını insanlar verir. Takdir eder ya da etmez. Gurur duyup duymamaya onlar karar verir. Kendi performansınızı değerlendirirsiniz elbette ama kendinizle gurur duyduğunuzu ilan etmek bana hep tuhaf gelmiştir. Onu başkaları söylemeli sanki?
Son olarak bir de iletişim meselesine dair bir şeyler söylemek lazım. İletişim insanları yanınıza almaktır, karşınıza almak değil. Birlikte üzülmek, birlikte sevinmektir. Kimseyi dışarıda bırakmamaktır. Montella'nın bugüne kadar en güçlü taraflarından biri buydu. İnsan yönetimi. Oyuncularla kurduğu ilişki. Milli takım atmosferi. Bunları küçümsememek gerekir. Ama bu da onun ilk Dünya Kupası'ydı. Olmadı. Futbol bazen çok acımasızdır. Yıllarca yaptığınız doğru işler bir turnuvanın gölgesinde kalabilir. Yine de hakkını teslim etmek gerekir. Bu noktaya gelinmesinde önemli payı vardı.
Genç arkadaşlarımın şunu bilmesini isterim. Futbolculukta bu meslekten kazandıklarınız değil kazandırdıklarınız günün sonunda en büyük değer olarak kalacak. Kaçırdığınız ise 87 milyonu aynı şeyle mutlu etme şansı.