Ana içeriğe geç

Edebiyat beyaz bayrağı geçti: 500 sayfalık romandan 50 sayfalık ‘hap’lara

İngiltere’de yetişkinlerin romanları bitirememesi üzerine Booker Vakfı’nın başlattığı ‘hap öykü’ hamlesi, yüksek edebiyatın dijital obeziteye karşı çektiği teslim bayrağıdır. Kurumların edebi derinliği savunmak yerine okura göre pozisyon alması, edebiyatı adeta fast-food tarzı bir hızlı tüketime kurban ediyor. Küresel odaklanamama virüsü metrolarımıza kadar sıçramışken soru net: Yarın bu sığ rüzgâr bize de üflediğinde; Tanpınar’ın ‘Huzur’unu neresinden kırpacağız?

Edebiyat beyaz bayrağı geçti: 500 sayfalık romandan 50 sayfalık ‘hap’lara
Karar
16

Geçtiğimiz gün dünya yayıncılık dünyasının kalbinden, Londra’dan çok tuhaf ama bir o kadar da ürkütücü bir haber düştü önüme. Dünyanın en prestijli edebiyat ödüllerinden Booker’ın arkasındaki vakıf, ‘Quick Reads’ (Hızlı Okuma) adıyla yeni bir hamle başlattı. Booker ödüllü dev yazarlar bir araya getirmiş, ‘All Around the World’ adında incecik bir öykü kitabı çıkarmışlar. Fiyatı sadece 1 sterlin. Amaç ne biliyor musunuz? İngiltere’de yapılan son araştırmada yetişkinlerin üçte birinin başladığı kitabın sonunu getiremediği, gençlerin ise kalın romanların kapağını bile açmadığı ortaya çıkmış. Koca Booker Vakfı da çareyi edebiyatı ‘hafifletmekte’, okura ‘hap kitap sunmakta’ bulmuş.

Açık konuşalım; bu bir başarı hikâyesi ya da vizyoner bir yayıncılık hamlesi değil. Bu, yüksek edebiyatın dijital obeziteye ve sosyal medyanın yarattığı o ‘anlık tatmin’ canavarına karşı teslim bayrağı çekmesidir. Koskoskoca edebi kurumların, sanatsal dehanın ve derinliğin arkasında durmak yerine, sırf ‘pazar kaybı yaşamamak’ adına okura göre pozisyon almasıdır. “Biz bu insanlara artık 500 sayfalık roman okutamıyoruz, bari 50 sayfalık öykülerle kendimizi avutalım” çaresizliğidir.

15 SANİYELİK HİPNOZUN BEDELİ

Peki, bu küresel kriz sadece İngiltere’nin sorunu mu?

Gözünüzü seveyim, kafanızı kaldırıp bir metrolara, otobüslere, vapur hatlarına bakın. Çok değil, bundan 15-20 yıl önce toplu taşımada elinde tuğla gibi bir Dostoyevski’yle, bir İhsan Oktay Anar’la, Ahmet Hamdi Tanpınar’la yolculuk yapan gençlik nereye kayboldu? Hepsinin başı önde, parmaklar ekranlarda, TikTok videolarının, Reels şortlarının o 15 saniyelik hipnozunda kaybolmuş durumdalar. Dikkat sürelerimiz çürüyor, odaklanma yeteneğimiz yok oluyor. Booker gibi kurumlar ise bu çürümeye karşı savaş açıp edebiyatın kalesini savunacağına, koca bir mirası o 15 saniyelik videolara meze etmeyi seçiyor.

Nitekim Türkiye Yayıncılar Birliği’nin taze yayımlanan ‘2025 Yılı Kitap Pazarı Raporu’ da bu acı gerçeği önümüze koymuştu. Rapora göre basılı kitap üretimi ülkemizde de gerilemeye devam ederken; kurgu, kurgu dışı ve çocuk kategorilerindeki sesli kitap ve e-kitap pazarı bir önceki yıla oranla yüzde 19 büyümüş durumdaydı.

Kuşkusuz burada sesli kitap veya dijital formatların kendisi bir düşman değil; asıl tehlike, bu dönüşümün ruhumuza üflediği o ‘hız ve sabırsızlık’ virüsü. Günde üç-dört saatini akıllı telefon ekranlarında hunharca yukarı kaydırma yaparak tüketen modern insan, sıra bir kitaba gelince “Zamanım yok” bahanesinin arkasına sığınıyor. Edebiyatı sadece bir olay örgüsünden ibaret sanan bu yeni kafa yüzünden artık derinlemesine okumuyor, sadece göz gezdiriyoruz. Oysa edebiyat ve felsefe dikey bir derinlik, bir sabır sınavıdır; insana ağır ama asil bir sorumluluk yükler. Biz ise sabretmeyi unuttuk; edebiyatı bir kültürlenme sancısı değil, bir fast-food hızlı tüketim nesnesi haline getirdik.

TANPINAR’I NERESİNDEN KIRPACAĞIZ?

Avrupa’da köklü bir kurumun attığı bu geri adım, çok yakında bizim yayıncılık dünyamızın da kapısını çalacaktır. Yarın öbür gün bizim köklü yayınevlerimizin de “Gençler okumuyor, romanları kısaltalım, özet geçelim, her şeyi sese ve ekrana dökelim” dediğini duyarsak şaşırmayacağız.
Ancak tehlike tam olarak burada başlıyor. Edebiyatı okura göre hafifletmek, insanı insan yapan o derin düşünme, sancı çekme ve felsefi olarak olgunlaşma sürecini baltalamaktan başka bir işe yaramayacaktır. Çünkü insanlık tarihi, 50 sayfalık haplarla ya da kulaklıktan akan hızlı seslerle değil, 500 sayfalık o devasa külliyatların açtığı zihinsel koridorlarla inşa edildi.

Sormak lazım o halde; yarın bu rüzgar bize de üflediğinde, Türk edebiyatının o devasa anıtlarını ne yapacağız? Mesela Ahmet Hamdi Tanpınar’ın ‘Huzur’unu, o Mümtaz ile Nuran’ın İstanbul’unu, arkada çalan o rüya gibi musikiyi sığ bulup neresinden kırpacağız? Mümtaz’ın içsel sancılarını, o şaheser tasvirleri “Okur sıkılıyor” diye kuşa mı çevireceğiz? Edebiyatın bir olay örgüsü değil, bir atmosfer sanatı olduğunu unutup o atmosferi yok mu edeceğiz? Ya da Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ını “Zor bitiyor” diye 50 sayfalık bir broşüre mi indirgeyeceğiz? Bunu yaptığınız an ortada ne Tanpınar kalır, ne Atay, ne de o eserlerin ruhu.

Booker’ın bu hamlesi gençleri edebiyata bir davet mi, yoksa popüler kültüre bir teslimiyet mi, zaman gösterecek. Ama benim ‘Karar Defteri’ne notum şu: İşler iyi gitmiyor. Edebiyatı sokağa indirelim derken, sokağın sığlığına kurban edersek, yarın ne sığınacak bir hafızamız kalacak, ne de bizi biz yapan o derin hikâyelerimiz…

Kaynağa Git

İlgili Haberler