Ana içeriğe geç

Documentarist’ten hafıza, direniş ve tanıklık çağrısı

Documentarist İstanbul Belgesel Günleri’nin 19’uncusu 13 Haziran’da başlıyor. Hafıza, direniş ve toplumsal hareketleri odağına alan festival zengin programıyla katılımcıları politik bir yolculuğa çıkaracak.

Documentarist’ten hafıza, direniş ve tanıklık çağrısı
Birgün
16

Tuğçe ÇELİK

Documentarist 19. İstanbul Belgesel Günleri, 13 Haziran’da başlıyor. 21 Haziran’a kadar katılımcıları ağırlayacak olan festival; arşiv, hafıza ve toplumsal mücadeleleri merkeze alan programıyla seyirciyi geçmiş ile bugün arasında politik bir yolculuğa davet ediyor. Hakikatin giderek daha fazla manipüle edildiği, hafızanın silinmeye çalışıldığı bir dönemde belgesel sinema festivalde yalnızca bir anlatı biçimi değil, bir tanıklık ve direniş alanı olarak öne çıkıyor.

Documentarist’in bu yılki programında arşiv görüntüleriyle çalışan sinemacılar, toplumsal hafızanın izini süren yapımlar, ekolojik mücadelelere odaklanan filmler ve kadınlarla LGBTİ+’ların deneyimlerini görünür kılan hikâyeler öne çıkıyor. Portekizli yönetmen Susana de Sousa Dias’ın onur konuğu olarak ağırlanacağı festivalde, İran sinemasına ayrılan özel bölüm ve farklı coğrafyalardan belgeseller de dikkat çekiyor.

Festival ekibinden Emel Çelebi, Emre Serbes, Güliz Sağlam, Melike Ölker ve Necati Sönmez ile bu yılın öne çıkan temalarını, arşivin neden yeniden politik bir mesele hâline geldiğini, ekolojik krizin sınıfsal boyutlarını, genç belgeselcilerin karşılaştığı zorlukları ve dijital çağda hakikatin izini süren belgesel sinemanın imkânlarını konuştuk.

Bu yıl festivalde hangi temalar öne çıkıyor? Documentarist’in genel ruhunu nasıl anlatırsınız?

Bu sene coğrafi olarak bakarsak, Avrupa’nın İberya yarımadasının festivalin belli başlı odaklarından biri olduğunu söyleyebiliriz. İberya bildiğiniz gibi Avrupa’nın güney-batı ucunda İspanya ve Portekiz’i içine alan bölgesi. Portekiz’in en tanınmış belgeselcilerinden Susana de Sousa Dias festivalin onur konuğu olurken, 3x3 bölümünün birini İspanya’dan belgeselci ikili Concha Barquero & Alejandro Alvarado’ya ayırdık. Tematik olarak, festivalin bu sene arşiv malzemesi ile yapılan filmlere özel bir alan açtığını, bu alanda hem güzel belgesel örneklerini paylaşmayı hem de arşivin politikası üzerine tartışma açmayı hedeflediğini ekleyebiliriz. Bunların ötesinde, Documentarist’in ruhunu her zamanki gibi bağımsız belgeselin nabzını tutmak, yaşadığımız dünyaya dair söz söyleyen politik filmleri öncelemek, bu tür filmler yapmaya ve paylaşmaya çalışanlar arasında dayanışma ağları örmek ve bazı hassas sorunları tartışmaya açmak şeklinde özetleyebiliriz.

Seyircileri nasıl bir seçki bekliyor? Programı oluştururken filmleri hangi fikir ve temalar etrafında bir araya getirdiniz?

Uzun süredir davet etmek istediğimiz Portekizli sinemacı Susana de Sousa Dias’ı bu senenin onur konuğu olarak erken bir tarihte belirlemiş ve katılımını teyit etmiştik. Dolayısıyla, onun yaptığı filmlerin ortak temaları, arşivle çalışma tarzı ve belgesel estetiği bu yılki programın odak noktalarından biri haline geldi. Bu odak, toplumsal ve kişisel hafızanın izini süren, resmi tarihin boşluklarını dolduran diğer sinemacıların pratikleriyle de derinleşiyor. Nitekim bu yıl, yönetmenlerin bellek katmanlarını nasıl eşelediğine bakan 3x3 bölümümüzün hem İspanya’dan konukları Concha Barquero ve Alejandro Alvarado, İran’dan konuğu Maryam Tafakory hem de Türkiye’den konuğu Berke Baş var. Kimi buluntu görüntülerle ve resmi arşivlerle çalışarak egemen anlatıları bozuma uğratıyor, kimi ise yakın tarihin tanıklıklarını kaydederek toplumsal hafızaya alternatif canlı arşivler bırakıyor. Farklı coğrafyalardan ve yöntemlerden gelen tüm bu isimler, geçmişi sadece anımsatmak için değil, bugünün hakikatini yeniden kurmak ve estetik birer direniş alanı yaratmak için kamerayı bir hafıza aracına dönüştürüyor.
Bölgemizde son dönemde hem rejim karşıtı isyanlara sahne olurken İsrail ve ABD’nin saldırılarına maruz kalan ülkelerden birine İran’a da yakından bakmak istedik. Dolayısıyla “Konuk Ülke” bölümümüzü İran’a ayırarak kapsamlı bir seçki oluşturduk.
CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında Avrupa Birliği tarafından desteklenen ve geçtiğimiz aralık ayında başlattığımız “Tükettiğimiz Dünya Gezici Ekolojik Belgeseller” projemizin ikinci İstanbul ayağı da yine Documentarist’te yer alıyor. Bu bölüm kapsamında Ekvador’dan Hollanda’ya Slovenya’dan Azerbaycan’a, Türkiye’den Arjantin’e kadar çok sayıda ekolojik mücadele hikâyelerine tanık olacağımız bir seçki hazırladık.
Ayrıca festivalin diğer önemli seçkileri “Kadın ve LGBTİ+ Hikâyeleri” yine hem tüm dünyadan hem Türkiye’den birbirinden farklı ve özgün hikâyeleri bir araya getiriyor. FAMU’dan A. Nazlı Kaya ile birlikte kürasyonunu yaptığımız “Canlandırma Belgeseller” bölümünde animasyon belgesel dünyasına dalarken “Uluslararası Panorama” bölümünde güncel belgesel dünyasını mercek altına alıyoruz.

“Direniş Bobinleri” etkinlik kapsamında seyirciyle buluşacak.

Concha Barquero & Alejandro Alvarado’nun filmlerinde sansür ve kayıp sinema tarihi öne çıkıyor. Bugün arşiv ve hafıza neden yeniden politik bir mesele haline geldi?

Concha Barquero ve Alejandro Alvarado çeyrek asırdır birlikte çalışan, İspanya’da belgesel alanında yönetmenlik dışında eğitmen ve araştırmacı olarak da tanınan bir sinemacı çift. Hem yönetmenliğini hem de yapımcılığını da üstlendikleri, toplumsal hafıza, yokluk, tarihsel yaralar, politik sansür gibi temaları işleyen filmleri pek çok festivalden ödüllerle döndü. İkiliyi son filmleri “Direniş Bobinleri” (Caja de resistencia, 2024) ile geçen sene festivale davet etmeyi planlamıştık, her şey ayarlanmıştı. Ancak seyahatlerine kısa bir zaman kala Concha Barquero’ya hastalık teşhisi kondu ve tedavi süreci başladı. Bu yılın başında da maalesef ölüm haberi geldi. Acı bir şekilde, planımız şekil değiştirerek Concha’yı anma etkinliğine dönüştü.
Sinemacı çift yıllardır bir yönetmenin izini takip ediyor: Franco diktatörlüğü döneminde işlenmiş bir katliamı konu alan “Rocio” adlı filmi sansürlendikten sonra ülkeyi terk ederek Portekiz’e yerleşen, sonrasında bir dizi film projesi hayal ettiği halde hiçbirini gerçekleştiremeden dünyaya veda eden Fernando Ruiz Vergara’nın hikâyesi bu. Bu konuda yaptıkları iki film, ilki “Rocio”nun sansürlenen sahneleri üzerine yaptıkları “Kesilmiş Sahneler” (Descartes/Outtakes, 2021) diğeri yönetmenin gerçekleşmemiş film projelerine odaklanan “Direniş Bobinleri” (2024). Toplumsal hafıza üzerine önemli bir çalışma olan ilk filmleri “Endülüslü Pepe” de (Pepe the Andalusian, 2012) program kapsamında gösterilecek.

“Tükettiğimiz Dünya” bölümündeki filmler ekolojik yıkımı merkeze alıyor. Ekolojik kriz artık sadece çevresel değil, politik ve sınıfsal bir mesele mi?

Ekolojik dengenin bozulmasından, yaşam alanlarının kirletilmesinden öncelikle o bölgede yaşayan, toprak ve hayvancılıktan geçimini sağlayan köylüler, küçük üreticiler, kadınlar, LGBTİ+’lar, çocuklar yaşlılar, engelliler, savaş bölgelerindeki ve yerlerinden edilmiş halklar etkileniyor.
HES’lerden, zeytinlik alanların madencilik faaliyetine açılmasını kabul eden yasaya, termik santrallerden, RES’lere, çöp ithalatına kadar pek çok ekolojik müdahaleye karşı yaşam alanlarını korumak için mücadele edenlerin yine o bölgede yaşayan yerel halk, köylüler, çevre aktivistleri, bu alanlarda çalışan STK’lar ve avukatları olduğunu görüyoruz. Yapılan acele kamulaştırma ile zeytinliklerinden, bağ bahçe ve evlerinden uzaklaşmak zorunda kalan köylüler, çiftçiler de güvencesiz bir yoksunlaşma, yoksullaşma sürecine itiliyor.
Bu yapılanlar yalnızca oradaki yerel halkı da etkilemiyor. Çam ağaçlarının, zeytinliklerin sökülmesinden hassas bir dengeye sahip tüm bir ekosistem etkileniyor, temiz hava, temiz su döngüsü, hayvanlar, kuşlar, böcekler, endemik bitki türleri ile beraber tüm biyolojik çeşitlilik de tehdit altında. Tüm bunlara zincirleme bağlı olarak şehirde yaşayan ve daha çok dar gelirli, çalışan, emekçi ve emeklilerin de kırsal bölgelerden gelen kirletilmemiş bir doğada üretilen, temiz taze sebze, meyve ve hayvan ürünlerine erişimi zorlaşıyor. Bu döngüye bir de giderek artan fiyatları eklemek gerek.
Kabul edilen yasalarla, Türkiye’nin doğal kaynakları, meraları, tarım alanları, temiz su kaynakları, ormanları tehdit altında. Tüm bu yapılanların kamu yararını değil, çok uluslu maden ve enerji şirketlerinin çıkarlarını gözettiği çok açık. Bunlardan hareketle, ekolojik krizin sadece çevresel değil, politik ve sınıfsal bir mesele ve yine belli bir sınıfa hizmet eden siyasal, ekonomik ve toplumsal politikaların bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Bu yıl Kasım ayında Antalya’da yapılacak olan COP31 İklim Zirvesi de yerelde yaşayan halkların iradesini göz ardı ederek, yalnızca devlet temsilcileri ile iş adamları arasında şekilleniyor.
Culture Civic desteği ile yapılan Tükettiğimiz Dünya, Documentarist Ekoloji Buluşmaları gerek belgesel gösterimleri gerekse panel, forum, aktivist video atölyesi gibi yan etkinlikleriyle de bütün bu yerel mücadeleler arasındaki diyalog ve dirsek temasını, karşılıklı deneyim aktarımlarını arttırabilmek, yatay ekolojik örgütlenmeyi geliştirip genele taşımaya katkıda bulunmak amacıyla, bu sene bir yıla yayılan bir süre içinde toplam 14 il ve ilçede gerçekleştiriliyor.

Uluslararası Panorama bölümünde farklı coğrafyalardan benzer kriz hikâyeleri görüyoruz. Bugün dünya belgesel sinemasının ortak ruh hali neyi anlatıyor?

Tüm dünyada da kaçınılmaz olarak, hükümetlerle işbirliği içindeki çok uluslu şirketlerin yerel kaynaklara el koyması ve tüketmesi tehditi altında benzer bir süreç yaşanıyor. Festivalin, Tükettiğimiz Dünya bölümünde Türkiye’den olduğu kadar dünyanın başka köşelerindeki ülkelerden de gelen, başka başka öyküler ve mücadele biçimleri anlatan ekoloji konulu belgeseller de seyirci ile buluşacak.

Belgesel sinemanın bugünkü ortak ruh hali herşeye rağmen direnişin, yaşama dair umudun, var olma hakkımızın altını çiziyor diyebiliriz... Tıpkı bu sene Türkiye Panorama’ya alınan Sheida Kiran’ın yönettiği ‘’Gitmedik Buradayız’’ belgeselinde anlatıldığı gibi.. Belgeselde, Antakya’nın Dikmece köyünde yaşayan aileler atalarından kalma yüzyıllık zeytinliklerine el konulmasına rağmen halen mücadelelerini sürdürüyorlar.Festivalin Kadın ve LGBTİ+ Hikayeleri Bölümü’nde yer alan Julia Hollander’in yönettiği Ni Una Más (Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz), Meksika’da giderek artan kadın cinayetlerine karşı kadınların yürüttüğü direnişi konu alıyor. Belgesel, aktivist müzisyen Vivir Quintana ve kadınlardan oluşan müzik grubu Las Brujas’ın protest şarkıları eşliğinde, kadınların adalet, eşitlik ve yaşam hakkı mücadelesini görünür kılıyor.

Türkiye Panorama bölümünde kişisel hafıza ve toplumsal meselelere odaklanan bir çok film var. Türkiye’de genç belgeselciler en çok hangi sorunlarla mücadele ediyor?

Bu seneki Türkiye Panorama bölümünde de birbirinden ilginç filmler ve hikâyeler yer alıyor. Festival olarak biz, filmlerin konuları kadar bu konuların nasıl ele alındığını ve hangi perspektiften anlatıldığını da önemsiyoruz. Bu doğrultuda, oldukça zengin bir seçki izleyiciyle buluşacak.
“3x3” bölümünün Türkiye seçkisinde yönetmen Berke Baş’ın üç filmine yer veriyoruz: Transit (2004), Nahide’nin Türküsü (2009) ve Dargeçit (2025). Bu seçkiyle birlikte Berke Baş’ın sinematografik yolculuğuna da tanıklık etme imkânı bulacağız.
Ayrıca Harabelerin Fısıltısı, Stella ile 8 Mart, Hikâyemin Neresindeyim?, Bu Yolun Herhangi Bir Yerinde, Burcu’nun Melekleri, Bir Ada(m), Aşk.Aşk.Hürriyet ve Köpekler ve Toz gibi filmler de ilk kez seyirciyle buluşacak yapımlar arasında yer alıyor.
Gözlemlediğimiz kadarıyla bağımsız belgesel filmler için kamusal sinema fonlarına erişim oldukça zor; başvuru imkânları sınırlı ve rekabet oldukça yüksek. Bunun yanında sansür ve oto-sansür, ele aldığımız konular ve anlatım biçimleri açısından önemli bir tartışma alanı oluşturuyor. Belgesel yönetmeni olmak birçok kişi için sürdürülebilir bir meslek hâline gelemediği için, bu durum hem deneyim kazanmayı hem de üretim sürecinde kendini geliştirmeyi zorlaştırıyor.

Dijital platformlar ve algoritmalar çağında belgesel sinema hâlâ hakikatin ve tanıklığın alanı olabiliyor mu?

Artık mesele “hakikati göstermek” olduğu kadar, hangi hakikatin görünür kılınabildiği meselesi haline de geldi. Dijital platformlar ve algoritmalar görüntüyü hız, etkileşim ve ilgi ekonomisi içinde yeniden dağıtıyor; neyin öne çıkacağına, neyin kenarda kalacağına büyük ölçüde onlar karar veriyor.
Bu da belgeseli tek bir gerçeği aktaran bir form olmaktan çıkarıp, görünürlük için verilen politik bir mücadele alanına dönüştürüyor. Yani belgesel hâlâ tanıklık ediyor ama artık bu tanıklık, sadece olanı kaydetmek değil; aynı zamanda kimin sesi duyuluyor, kimin hikâyesi bastırılıyor sorusunun tam ortasında duruyor.

Programı www.documentarist.org adresinden inceleyebilirsiniz.

Kaynağa Git

İlgili Haberler