Ana içeriğe geç

Huzursuzluğun kitabı

Dört yılda bir hayatımızı şenliğe çeviren Dünya Kupası tam gaz devam ediyor. Neyse ki kadim dostum bana uygun bir konu yolladı: Portekiz-İspanya. Ben de bu...

Huzursuzluğun kitabı
Gazete Oksijen
16

Dört yılda bir hayatımızı şenliğe çeviren Dünya Kupası tam gaz devam ediyor. Neyse ki kadim dostum bana uygun bir konu yolladı: Portekiz-İspanya. Ben de bu vesileyle hiç sevmediğim kadim sözcüğünü hemen kullandım ve kurtuldum. Dünya Kupası ile ilgili sevmediğim şeyler de var ama onlara olabildiğince az gireceğiz

'Dibin dibi de oluyormuş sayın seyirciler' denebilecek bir dünyada yaşarken, işin biraz da olumlu tarafına bakalım. 2026 Dünya Kupası'nda grup ve son 32 maçları bitti. Yavaş yavaş çeyrek final eşleşmeleri belli oluyor. Neyse ki 'fakir ve başarısız' ülkeler elendiler de artık onların görece başarılarını övmek, kalecilerinin muazzam kurtarışları ardından gözyaşı dökmek zorunda değiliz. Atılması gereken goller atıldı ve güçlüler yollarına az fire ile devam ediyor. Tam bu satırları yazarken Norveç, bütün Dünya Kupalarına katılan tek ülke olan, efsane Brezilya'yı kupa dışına itiverdi. Evet Brezilya her şeye rağmen Dünya Kupası'nın en büyüğü ama onlar da çok uzun süredir yollarını kaybetmiş durumdalar.

Biz gelelim oyunun güleryüzlü tarafına. İspanya ile Portekiz son çeyrek yüzyılın en büyük çıkış yapan futbol ülkeleri. Hafızamı zorluyorum da iki takımı da alıcı gözüyle seyrettiğim ilk turnuva 1984 Avrupa Şampiyonası. Portekiz, normal süresi 1-1 bitip uzatmalara giden inanılmaz bir maç sonrası Fransa’ya 3-2 yenilerek turnuvaya veda etmişti. İki golü de Rui Jordao atmıştı. O takımdan bir de Chalana kalmış aklımda, müthiş oynamıştı. Bu iki yıldız da şimdi ışıklar içinde ama hatıraları biz futbolu sevdikçe, ara sıra kapımızı çalmaya devam edecek.

İspanya ise başarısını bir adım daha ileri götürüp finale kalmayı başarmıştı. Fakat onlar da Platini'nin frikiğinde kalecileri Arconada’nın korkunç bir şekilde topu koltuğunun altından kaçırması ile 1-0 geriye düşmüş, 90'da gelen ikinci golle ev sahibi Fransa'nın şampiyonluğunu tebrik etmek zorunda kalmışlardı.

Her iki takımın da dünya futbolunun zirvesinde söz sahibi olması için 2000'li yılları beklemek gerekti. Ben de başarının kokusunu almış olmalıyım ki 1998-99’da bir süre İspanya'da yaşadım. Tabii İspanya'da belli bir süre kalan herkes gibi yolum Portekiz'e de düştü. İber Yarımadası'nın iki komşu ülkesi, Akdeniz kitabı üzerinden bir Fernand Braudel okuması ile değerlendirilebilir ve Akdeniz ülkeleri olarak görülebilirler. Oysa iki ülkenin ortaklığı Akdeniz'den ziyade totaliter diktatörlük rejimlerinden demokratik düzene geçişte gösterdikleri maharet belki de. Tabii burada mevzuyu basit bir demokrasi, özgürlük seviciliğine indirgememek gerek. Daha doğrusu, biz yine demokrasi ve özgürlüğü çok sevelim sevmesine ama bunlar yokken de bu iki ülkenin yakaladığı başarıyı görmezden gelmeyelim. Bizde çoğu zaman o da yok çünkü.

Şaka bir yana, Portekiz ile İspanya gerçekten de hayli farklı ülkeler. Bir keresinde İspanyol bir arkadaşıma 'ya Portekiz nasıl sıkışmış sol tarafa, okyanusa doğru' demiştim de 'biz de anlamıyoruz nasıl sıkıştılar' diye kahkahayı basmıştı. '98'de ilk defa Lizbon'a gittiğimde şehre bayılmıştım. Deniz kıyısında olması, 25 Nisan Köprüsü, şehrin içindeki kalesi, tam mevsiminde gittiğim için her yerde açmış güzelim mor salkımlar ve erguvanlar bana İstanbul'u hatırlatmıştı. Bir de tabii bitmek bilmeyen korkunç yokuşları...

Lizbon’a gelmişken ünlü yazar Fernando Pessoa’nın evini ziyaret etmek gibi kültürel bir misyon biçmiştim kendime. Kültürlü olduğum zamanlardı. Pessoa, aslında takma adı, 'hiç kimse' demek. Bizde de bilinen bir yazar. En çok satan kitabı da Huzursuzluğun Kitabı. (Satıldığı kadar okunduğunu sanmıyorum ama olsun.) O zamanlar akıllı telefonlar yoktu, deniz kenarında bir kafede oturup haritadan güzergâhı çıkartmıştım. İniyorum yokuş, çıkıyorum yokuş, kan ter içinde kaldım. Nereden bilebilirdim Pessoa’nın Tevfik Fikret gibi Aşiyan'a benzer bir yokuşta oturduğunu.

Çok güzel bir müze haline getirmişlerdi orayı. Ziyaretçileri evin sonunda hoş bir sürpriz bekliyordu, bir langırt masası. Masadaki langırt bebeklerinin bir tarafı edebiyat dünyasının farklı ustalarından oluşuyordu, öbür takım ise sadece melon şapkalı Pessoa’dan. Kültürel gezim o masada son bulmuştu. Pessoa’nın evinden çıkınca köşedeki büfeden bir Don Balon gazetesi aldım ve yokuştan aşağıya doğru seğirttim. Aynı akşam nasıl olduysa yine gaza gelmiş bir yokuşu tırmanmışım. Çok güzel bir parkta oturmuş aşağıdaki vadiden çok güzel bir Fado şarkısının sesini dinliyorum. Ben diyeyim Amalia Rodriguez, siz deyin Madredeus. Birazdan birisi yaklaşıyor, yabancı olduğumu anlıyor, nerelisin diye soruyor. Türküm diyorum, biraz konuşuyoruz. "Nereden nereye işte kardeş" diyor, "dünya çapında iki imparatorlukken düştüğümüz hale bak. Bizde bir tane komutan vardır Francisco de Almeida, o gelecek de bizi kurtaracak, eski günlerimize götürecek diye inananlar var. 'Buna da şükür' diyorum. Biz olduğumuz yerde tutunmaya çalışıyoruz, bizi uzun süre kimsenin kurtaracağını sanmıyorum." Gülerek vedalaşıyoruz.

İspanyollar öyle değil, Portekizliler gibi geçmişe özlem, saudade yok onlarda. Yakın geçmişleri o kadar sert ve zorlu geçmiş ki onlar anı yakalamak, tadını çıkarmak peşinde. Gastronomiden spora, sinemadan müziğe her alandaki şahlanışları belki de bundan kaynaklanıyor. İspanya'da ne zaman yaşlılara rastlasam, "evlat bizim hayatımız ziyan oldu siz gezin, eğlenin tadını çıkarın" diyorlar.

Vazgeçemediğimiz eğlencelerden biri de futbol şüphesiz. Heyecanla Portekiz-İspanya maçını beklerken iki ülkenin bahsettiğim son çeyrek yüzyıldaki kahramanlarını, başarılarını düşünüyorum. Figo'dan Rui Costa’ya, Simao’dan Pepe’ye ve Quaresma’ya uzanan inanılmaz bir yıldızlar geçidi. Tabii ki bir de bu yıldızları çevreleyen en büyük halka, Cristiano Ronaldo. Burada adlarını sayamayacağım daha bir sürü uluslararası yıldızı dünyanın en önemli kulüplerine yollayan Portekiz, şüphesiz futbolda son dönemlerin en büyük başarı hikâyelerinden birini yazmış durumda. 2016'da Avrupa şampiyonasını, 2019 ve 2025'te Uluslar Ligi'ni kazanmaları da bunu gösteriyor. Arada 2004’te Avrupa Şampiyonası’nda bir final ve 2006 Dünya Kupası'nda bir dördüncülük sıkıştırıyorlar.

İspanya'nın son dönemeçteki performansı daha da parmak ısıtacak derecede. 2008, 2012 ve 2024 Avrupa şampiyonu, 2010 Dünya Kupası galibi. Bir de 2023 Uluslar Ligi şampiyonlukları var ki o da işin tuzu biberi. İspanya Dünya Kupası'nda tutuk başladı ama zamanla ritmini yükseltti. Genç İspanyol takımının tersine Portekiz ise daha tecrübeli, usta bir kadroya sahip. Onlar da Ronaldo'nun gol atıp rahatlaması ile fire vermeden ilerliyorlar.

Geçtiğimiz yıl çok formda olan İspanya'yı Uluslar Kupası'nda finalde sürpriz bir şekilde yenen Portekiz, aynısını bir kere daha yapmak için sahaya çıkacak. Böylelikle Ronaldo da son olarak bu çapta bir turnuvada iz bırakmak için elinden geleni yapacak. İspanya'da ise kolektif oyunlarının yanı sıra sakatlıktan yeni dönen, futbolun yeni ilahı Lamine Yamal şüphesiz en büyük koz olacak.

Bu turnuvanın belki de en güzel yanlarından biri futbolun bir ekip işi olduğunu, takım sporu olduğunu unutturan Messi-Ronaldo tartışmasının, bireysel yıldız mukayesesinin artık rafa kalkacak olması.

2000'lerde bir ara Salamanca’dan yola çıkmış, Braga üzerinden Porto'ya bırakmıştım kendimi. İspanya'nın yılan gibi kıvrılan yolları ve mis gibi asfaltı Portekiz'e girince anlaşılmayan tabelalara, delik deşik yollara bırakmıştı yerini. O gün bugündür bahislerdeki peyimi ister istemez İspanya'ya basarım. Bakalım, bugün kazanacak mıyım?

Kaynağa Git

İlgili Haberler