Ana içeriğe geç

‘Yerleşik haydutlar’ devletçi romantizm ve kamu tercihi

Türkiye Bilimler Akademisi Aslî Üyesi Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, medeniyetten, devlet düzeni olmadan toplumlar üzerinde yıkıma neden olan yapıları ve bu yapıların günümüzdeki değişimini yazdı. ‘Devlet romantizmi’ni destekleyenleri eleştiren Erdoğan, ‘Devlet Kurumu’na gerçekçi bakılması gerektiğini belirtiyor.

‘Yerleşik haydutlar’ devletçi romantizm ve kamu tercihi
Karar
16

Amerikalı iktisatçı ve siyaset bilimci Mancur Olson’a (1932-1998) göre, insanoğlunun anarşiden medenî hayata geçişinin hikâyesi, “başıboş haydutlar”dan “yerleşik haydutlar”a geçişin hikâyesi olarak özetlenebilir. Buna göre, devletin henüz ortaya çıkmadığı çağlarda toplumlar yağmalama ve yakıp-yıkma saikiyle hareket eden serseri haydutların tasallutu altındaydılar. “Medeniyet”le birlikte bunun yerini, iyilikseverliklerinden değil de sömürebilecekleri zenginliğin üretimini artırmak saikiyle toplumu başıboş haydutlardan korumaya çalışan “yerleşik haydutlar”ın düzeni, yani devlet almıştır.

Mancur Olson’ın bu tezini sosyal ve siyasal felsefede devletçi romantizme karşı çıkan görüşler için bir hareket noktası olarak alabiliriz. “Devletçi romantizm” terimiyle, hem devletin kökeninin rızaya dayandığı, yani insanlar tarafından gerçek veya hipotetik bir sözleşmeyle kurulmuş olduğu görüşünü, hem de devletin topluma hizmet için var olduğuna ilişkin yaygın “hüsnükuruntu”yu kastediyorum. “Romantizm”, çünkü bu devletçi varsayımların her ikisi de akla ve tecrübeye olmaktan çok duygulara ve temennilere dayanmaktadır. Oysa tarihsel olarak devletler, romantiklerin sandığı gibi insanlar arasında yapılmış olan sözleşmelerden değil, gerçekte zapt ve müsadereden doğmuştur. Ünlü İskoç filozofu David Hume’un (1711-1776) yazdığı gibi, “(h)alihazırda mevcut olan veya tarihte kaydı olan hemen hemen bütün devletler başlangıçta halkın rızası veya gönüllü tabiiyeti olmaksızın ya gasp ya fetih ya da her ikisiyle kurulmuşlardır.’’

Devlete ilişkin liberteryen felsefenin temelinde de aynı romantizm karşıtı düşünce yatmaktadır. Nitekim, 20. yüzyılın önde gelen bireyci-anarşist düşünürü Murray Rothbard (1926-1995) devletin “asla bir toplum sözleşmesiyle yaratılmış” olmadığını, aksine onun “her zaman fetih ve sömürüden doğmuş” olduğunu savunmuştur. Başka bir liberteryen düşünür Chandran Kukathas (d. 1957) da devletin kökeninin adalet veya özgürlük, hatta düzen arayışı değil, şiddet aracılığıyla güç ve zenginlik arayışı olduğuna dikkat çekmiştir.

Devletin zapt ve müsadereden doğduğu tezinin güçlü bir anlatımını Alman sosyolog Franz Oppenheimer’da (1864-1943) buluyoruz. Ona göre de devletin kökeni sosyal sözleşme değil, yağmadır: “İnsanların geçimlerini sağlamak için ihtiyaç duydukları araçları elde etmek için başvurdukları birbirine tamamen karşıt olan iki yöntem vardır. Bunlar çalışma ve yağmadır; ilkinde kişi geçimini kendi emeğiyle sağlar (ekonomik yöntem), ikincisinde ise başkalarının emeğinin ürününe el koyar (siyasî yöntem). Bu bağlamda devlet tipik olarak siyasî yöntemin, yani yağmanın örgütlenmesidir. Devlet başlangıçta, bir grubun yendiği topluluk üzerinde hakimiyetini kurarak iç isyana ve dış saldırılara karşı kendisini güvence altına aldığı bir kurum olarak doğmuştur.

Devletin bir yağma aracı olduğu görüşü daha önce Fransız düşünür Frederic Bastiat (1801-1850) tarafından savunulmuştur. Ünlü ‘’Hukuk’’ (1850) adlı denemesinde Bastiat da insanların hayat ve mutluluk için zorunlu olan malları elde etmelerinin iki yolunu tespit etmişti: çalışmak, yani kendi yeteneklerini doğal kaynakların geliştirilmesi için kullanmak veya başkalarının emeğinin ürünlerine el koymak. Yağmayı önleyecek bir hukukun olmadığı yerde devlet tipik olarak bir yağma aracı veya mekanizması olarak işler.

Devletçi romantizmin ikinci yönünü oluşturan devletin topluma hizmet için var olduğu görüşü de birçok düşünür tarafından dayanaksız bulunmaktadır: Devlet aslında topluma hizmet eden değil, toplum karşıtı bir kurumdur. Amerikalı liberteryen düşünür Albert Jay Nock’ın (1870-1945) anlatımıyla: ‘’Devlet toplum karşıtı olarak yönetilen bir kurum değil, bizatihi anti-sosyal bir kurumdur. Devletin herhangi bir sosyal amaca hizmet etmek için doğduğu fikri tarihsel temelden tamamen yoksundur.’’

Chandran Kukathas da devletin anti-sosyal karakterini şu şekilde ifade etmektedir: ‘’Devlet, kendi otoritesi altındaki grup ve bireylerin çıkarları arasında uyum sağlayan değil, kendi ayrı çıkarları olan bir kurumdur. Devlet, hiç değilse bir dereceye kadar, [insana] yabancı bir güçtür; o insan yapımı olsa da [bir kere ortaya çıktıktan sonra] artık insanın kontrolünde değildir.’’ Kukathas başka bir yerde aynı görüşü şöyle dile getiriyor: ‘’Devlet ortak iyiliğe değil fakat belirli çıkarlara, özellikle de iktidardakilerin çıkarlarına hizmet eden bir aktördür. Onun esas derdi kendini idame ettirmek, temel araçları da eğitim, yeniden-dağıtım vaadi ve şiddettir (…). Devletin güvenlik endişesi de öncelikle toplumun güvenliği için değil fakat kendi güvenliği içindir.’’

Ancak, liberteryen düşünürlerin devletçi romantizme karşı çıkmaları öylesine bir siyasî tercih meselesinden ibaret te değildir; bunun tarihsel-sosyolojik dayanakları da vardır. Nitekim, eserleri modern devletin ortaya çıkışı ve doğası üzerinde odaklanmış olan sosyal tarihçi Charles Tilly’nin (1929-2008) gösterdiği gibi, devlet gerçekte topluma hizmet etmek için var olan değil, aksine toplumun sırtından geçinen parazitik bir kurumdur.

Devletin kökeni ve işleyişi bakımından dayanaksız olan romantik görüşün özellikle ikinci unsuruna akademyadan yöneltilmiş olan en büyük ve sistematik itirazKamu Tercihi Okulu’ndan gelmiştir. ‘’Romantizmden arınmış siyaset’’i (politics without romance) savunanKamu Tercihi Okuluiktisatçı James Buchanan (1919-2013) ve Gordon Tullock (1922-2014) tarafından 60’lı yıllardan itibaren geliştirilmiştir. Buchanan, kendi ifadesiyle, ‘’anarşiye düşme tehlikesini önleyecek kadar güçlü olan, ama [aynı zamanda]Leviathangibi davranmasını önleyecek, işler bir anayasal ‘denetler ve dengeler’ mekanizmasıyla sınırlanmış yönetim’’ peşinde olan, 20. yüzyılın önde gelen klasik liberal düşünürlerinden biridir. Kamu Tercihi bağlamında ‘’romantik’’ nitelemesi devlet başta olmak üzere siyasî kurumlara ilişkin idealize edilmiş, akla ve olgulara direnen bir dürtü ve duyguya işaret etmektedir.

Gerçekten de 1950’ler ve1960’larda Avrupa ve Kuzey Amerika’da bilim dünyası, siyasetçiler, kamu politikası uzmanları ve bürokratlar arasında politikaya ilişkin olarak romantik bir görüş hâkimdi; devletin sosyal problemleri diğerkâmcı bir şekilde çözen bir kolektif karar alma mekanizması olduğuna inanılıyordu. Seçilmiş -dolayısıyla ‘’halkı temsil eden’’- siyasetçiler ile kamu politikalarını uygulayan bürokratlar kişisel çıkar gütmeyen ve sadece ‘’kamu yararı’’na hizmet eden seçkin insanlarmış gibi tasarlanıyordu. Buna karşılık, özel alanlarında ve piyasada iş ve işlem yapan bireyleri motive edenin kişisel çıkar güdüsünden başka bir şey olmadığı düşünülüyordu. Kişisel çıkar ise zaten ‘’kötü’’ bir şeydi.

Oysa,Kamu Tercihi Okuluiktisatçılarına göre, siyasetçiler ile bürokratların sırf kamu görevinde oldukları için her zaman kamu yararını artıracakları kuşkuludur; çünkü anlar da faaliyetlerini özel sektördeki insanları motive eden aynı kişisel çıkarın yönlendirdiği bireylerden oluşmaktadır. Buchanan ve Tullock ile onları izleyen diğerleri yarım asırdan fazla bir süredir kamu görevlilerini de önemli ölçüde piyasada işlem yapan özel kişiler gibi kişisel çıkar güdüsünün yönettiğini gösteren zengin bir akademik literatür ortaya koydular. Böylece, ‘’devlet başarısızlığı’’nın (government failure) bir nedeni seçilmişlerin genellikle bir sonraki seçimi düşünerek kendi popülaritelerini artıracak şekilde hareket etmeleridir. Bunun gibi, bürokratlar da çoğu zaman maaşları ve diğer avantajları ile kurumlarının bütçelerini artırma saikiyle karar alırlar.

Öte yandan, Buchanan ve takipçileri piyasanın başarısızlığının kendiliğinden devlet faaliyetinin başarılı olacağı anlamına gelmeyebileceğine dikkat çektiler. Piyasanın genel yarara değil de sadece özel çıkara hizmet ettiği görüşüne karşı çıktıkları gibi, devletin kamusal mal ve hizmetlerin üretiminde de her zaman başarılı olmadığını savundular. Onun için, ‘’kamu tercihi’’ perspektifi açısından, kaynakların üretken tahsisi söz konusu olduğunda, kusurlu reel piyasayı ideal devletle değil de ancak kısmen başarılı olan gerçek devletle karşılaştırmak gerekir.

Sonuç olarak, hem daha müreffeh bir hayat için hem de siyasî olarak hayal kırıklığına uğramamak için, en başta devletin hayırhah bir kurum olduğunu vazeden romantizmden kurtulmamız ve ona gerçekçi olarak bakmamız gerekiyor.

*Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, hukukçu ve Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) Aslî Üyesi.

Kaynağa Git

İlgili Haberler