Ana içeriğe geç

Havf-ı Yezdân çekildiğinde

Vicdan kavramının özündeki temel anlam yükü, bulmak ve varlıktır (vecede, vücûd). Dolayısıyla vicdan, insanın özünde ve bilincinde dış varlığın ve kendi öz varoluşunun mevcudiyetini hissetmesi, kendi bilincine ve eylemlerine vakıf ve şahit olmasıdır.

Havf-ı Yezdân çekildiğinde
Karar
16

“Yüreklerden çekilmiş farz edilsin havf-ı Yezdân’ın,
Ne irfânın kalır tesiri kat’iyyen, ne vicdânın.”
(Mehmet Akif Ersoy)

Bazı felaketler gürültüyle gelmez. Medeniyet, bazen savaşlarla çözülmez. Sessizce çözülür. Duvarlar ayakta kalır, yollar işler, fabrikalar üretir, üniversiteler diploma dağıtır; fakat görünmeyen bir şey çekilmiştir hayattan. İnsanların yüzlerinde günlük işleyişin meşguliyeti okunsa da gözlerinde anlam ve bu anlamın yaşatıcı heyecanı yoktur artık. Konfor artmış, fakat huzur azalmıştır. Toplumu diri ve bir arada tutan şeffaf tutkal çekilmiştir sanki.

Mehmet Âkif’in “Havf-ı Yezdân” dediği şey tam da budur: Allah hesap sorar endişesi.

Allah korkusu, sıradan bir ürkme hâli değildir elbette. Bu korku, insanın kendisinden daha büyük bir hakikatin huzurunda bulunduğuna dair inancı ve huzûri bilincidir. İnsanın, hesap vereceğini hesap etmesidir. İradesinin mutlak olmadığını, gücünün sınırlı olduğunu, yaptığı her tercihin varlık düzeninde bir karşılığı bulunduğunu hissetmesidir. Gelinen noktada bireysel ve toplumsal tezahürlerden, bu hissin büyük ölçüde aşınmış olduğu anlaşılıyor.

Yalnızca biyolojik bir organizma olmadığından insan, sadece ekmekle (maddi yaşam koşulları) yaşamaz. Fakat mahiyeti gereği ekmeksiz de yapamaz. Bedensel açlık; ekmekle giderilir, anlam ve aidiyet açlığı ekmekle giderilmez. Büyük yanılgılardan biri, insanı ihtiyaçlarının toplamı sanmaktır. Oysa insan, yalnızca biyolojik temelli bir varlık değil, neden yaşadığını sorgulayan, hayatını ünsiyet veren bir bağa (akide) rapteden bir biliş ve duyuştur. Bu açıdan varlıkla sağlam bir bağ kurduran (vesâk), aidiyet duygusunu tahkim eden itikâd ve akîde, birey ve toplum için salt inançtan daha fazlasıdır. Allah fikrinin, aşkın anlamın ve metafizik ufkun ortadan kalktığı bir dünyada beklenmedik sonuçlar çıkar. İnsan “Tanrı’dan kurtulurken” anlamdan da sıyrılır. Onunla varlık arasında bağ kuran hikâyesi solar, neyi neden yaptığı belirsizleşir. Murakabenin olmadığı bu düzlemde hakikat, kanaate dönüşür ve kanaat, indîleşmeye başlar. Çelişkilerin ve sorunların gittikçe arttığı böyle bir vasatta bireyin ruhunda üç büyük yara açılır: Anlamsızlık, yalnızlık ve kaygı. Toplum boyutunda ise güvensizlik ve duygusal kopuş, sosyal bağı ve dokuyu aşındırarak toplumsal direnci zayıflatır. Tabii ki toplumsal vicdan; toplumun bütün üyelerinin aynı fikirde olması anlamına gelmez. Fakat sağlam bir sosyal bünye için toplumun şu asgari müştereklerde ortaklaşması ve ahlaki gerçeklik duygusu içinde olması beklenir:

I- Hangi şeylerin meşru görülemeyeceği,
II- Hangi sınırların ihlal edildiğinde utanç doğuracağı,
II- Hangi değerlerin fayda hesabının üstünde tutulacağı,
III-Hangi fedakârlıkların onurlu sayılacağı ve hangi kötülüklerin normalleştirilmeyeceği.

ESAS MESELE ONTOLOJİK BOŞLUK

Modern insanın önemli bir kısmı artık kendisini aşkın bir anlam düzeninin parçası olarak görmediğinden varlığın merkezinden uzak düşmüş ve tarihin anlamlı bir hedefe aktığı fikrini kaybetmiştir. Dahası, ölüm ötesine ilişkin ortak anlatıları ve beklentileri de zayıfladığı için varlıksal devam ve istikrar arzusu sarsılmıştır. Bu nedenle birçok insanın yaşadığı şey, yalnızca mutsuzluk değil, anlam yitimidir aslında.

Ontolojik açıdan insan zıtlıkların kavşağıdır. Sınırlıdır, fakat sınırsızlık ister. Ölümlüdür, fakat kalıcılık arar. Sonlu hazlara sahiptir, fakat doyumsuzluk yaşar. Bağımlılıkların önemli bir kısmı işte burada ortaya çıkar. Tüketim veya güç tutkusu çoğu zaman sadece haz arayışı değildir. Bunlar, insanın içindeki daha derin bir yönelimin ikameleridir. İbn Sînâ’nın diliyle söylersek, insanın her arzusunun arkasında bir tür kemâl talebi bulunur (talebu’l-kemâl ve hubbu’l-bekâ). Fakat kemâl arayışı kendi ontolojik temelinde değil, yanlış hedeflere yöneldiğinde, daha fazla tüketim, daha fazla uyarılma, daha fazla heyecan talep edilir. Sonuçta bağımlılık, sınırsızlık arzusunun sonlu nesnelere yüklenmesi şeklinde dışa vurur. Bu yüzden bağımlı kişi çoğu zaman istediği şeye sahip olduğunda bile tatmin olmaz. Çünkü aradığı şey nesnenin kendisi değildir. İçindeki ontolojik boşluk bu yüzden sürekli bir gerilim izhar eder. Burada aşılması gereken şu akabe belirir: bilinç ve vicdan biyolojik problem mi, ontolojik mi?

Depresyon, bağımlılık ve tükenmişlik salgınlarının yalnızca psikolojik değil, aynı zamanda ontolojik bir boyutu vardır. Bu yüzden anlam kaybı, çoğu zaman insan ruhunda hastalık olarak tanılanan pek çok tezahürle kendini dışa vurur. Depresyon, bağımlılık ve tükenmişlik, çoğunlukla duygu bozuklukları, nörokimyasal dengesizlikler veya çevresel stres faktörleriyle açıklansa da meseleye daha derinden bakıldığında, bu olguların yalnızca psikolojik değil, ontolojik bir boyut taşıdığı görülecektir. Ontolojik boyut, vücûdîdir. İnsanın “nasıl hissettiği”nden çok “nasıl bir varlık olduğu ve varlığını nasıl anlamlandırdığı” ile ilgilidir. Buradaki temel algı “varlık”tır. Buna bağlı olarak “neden varım?” sorusu kurucu bir dinamiğe dönüşür. Bu dinamikle bireyin ve toplumun varoluşa yüklediği ve onunla varlıkla bütünleştiği anlam küresi oluşur. Ontolojik açıdan bakıldığında bağımlılıklar, yalnızca nörolojik problemler değil, boşalan metafiziğin ve zayıflayan toplumsal kodların yerini doldurma çabasıdır aynı zamanda.

METAFİZİK ZEMİN

Kök anlamı bulmak olan vicdan, insanın içinde bulunan ahlâkî değerler ve eylemler hakkında hüküm verme yeteneğidir. (Osman DEMİR, DİA “Vicdan” Mad. İstanbul, 2013, C. 43, 100-102.) Vicdan kavramının özündeki temel anlam yükü, bulmak ve varlıktır (vecede, vücûd). Dolayısıyla vicdan, insanın özünde ve bilincinde dış varlığın ve kendi öz varoluşunun mevcudiyetini hissetmesi, kendi bilincine ve eylemlerine vakıf ve şahit olmasıdır. Vicdan için rutin tanım genellikle “doğruyu yanlıştan ayırma imkânı veren dolayımsız ve sezgisel ahlak duygusu” (Ahmet CEVİZCİ, Felsefe Sözlüğü, “Vicdan” Mad. Say, İstanbul, 2019, 443.) şeklindedir. Fakat yalnızca “iyi–kötü duygusu” ya da “iç ses” değildir; vicdan bireyin hakikatle, kendisiyle, başkasıyla ve aşkın olanla kurduğu ilişkinin düğüm noktasıdır.

Mehmet Âkif’in bu mısraı yalnızca dinî bir öğüt değildir; aynı zamanda medeniyet teşhisidir. Bu teşhis şu sorulara cevap arar:

İnsan, çıkarına aykırı olduğu hâlde neden doğruyu tercih etsin?

İnsan, kendisinden daha büyük bir hakikate bağlı olmadan ne kadar insan kalabilir?

Kalplerin içindeki kutsalın sönmesi hangi problemleri doğurur?

Âkif’in işaret ettiği nokta budur. “Havf-ı Yezdân” çekildiğinde yalnızca din gitmez; vicdanın metafizik zemini de aşınır. Metafizikten beslenen iç denetimi olmayan toplum, dış denetimi büyütmek zorunda kalır. Fakat dışsal denetim mekanizmaları, içsel denetim sistemi olan vicdan, Allah korkusu ve hesap verme inancı ile desteklenmezse beklenen sonuçları vermez. Allah’a karşı sorumluluk duygusunun kaybolduğu bir toplumda ilişkiler de değişir. Şiirin devamındaki ifadeyle “hayat artık behimî” olduğundan insanlar birbirlerini “kaynak” (kendi çıkarı ve yararı yönünde herkesten azami istifade yaklaşımı) olarak görmeye başlar. Böyle bir dünyada sevgi, çoğu zaman tüketim mantığına teslim olur. Çünkü aşkın bir değer zemini kaybolduğunda insan ilişkileri piyasa mantığının dilini kullanır. Fayda, güç ve görünürlük geçer akçe olur.

İnsan zihninin nedensellik arayışı, ölüm bilinci, anlam ihtiyacı ve soyut düşünme yeteneği, onun tek tek olay ve olguların üzerine çıkarak meta biliş ve duyuşa ulaşmasını sağlayan fıtri temellerdir. Bu temellerin varlığı, fıtrî kodlara uyum sağlamayan durumlardan insanın ıstırap duymasının ana nedenidir. Bundan ötürü çözümlenmesi gereken şey, yalnızca psikolojik işleyiş değil, insanın varlık içindeki yerini nasıl anladığı sorusudur. Ontolojik soru cevapsız kaldığında, psikolojik belirtiler bazen o cevapsızlığın semptomları olarak varlığını sürdürebilir.

Bu bağlamda insan bilincinin metafizik dayanağını değerlendirmek ve ontolojik boşluğu doldurmak için “vâcibu’l-vücûd”, “vicdân” ve “vecd” kavram seti, belli bir imkân sunar. Bu kavram setinin sunduğu imkân: Zorunlu fail ve sanatkâr düşüncesine dayanarak insanın varlığa ve kendisine dair içsel duyuş ve bilişe ulaşması ve bunların onda hasıl ettiği aidiyet, şükür, itminan ve iyi oluş halini yaşamasıdır. Bu yaklaşım, yalnızca psikolojik teselli ve kültürel alışkanlık değil, Mantık’taki ifadeyle insan türünün ayırıcı faslı olan aklın doğal bir sonucudur. Zira akılla temellenen metafizik düşünce, korku ve cehaletin ürünü bir kurgu değil; fail, gaye ve örüntü sistematiğiyle çalışan insan beyni ve aklının hakikati yansıtma işlevidir. Bileşik ve çok katmanlı olan insanda beden, arzu, korku, çıkar ve ilkeler çatıştığında tefessüh etmeyen vicdan, bu kaotik güçler arasında insanın türsel suretini (mahiyet) korumaya çalışan ontolojik denge noktası (mîzân) olarak işlev görür.

*MEHMET EMİN ACAT, İslam Felsefesi alanında yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamladı. Fârâbî ve İbn Sînâ ile ilgili akademik kitap ve makale çalışmaları yaptı. Dil, Semantik, Hermenötik ve Beşerî Bilimler ile ilgilenmektedir. MEB’de Eğitimci olarak çalışıyor.

ortakyayinklise.jpeg
Kaynağa Git

İlgili Haberler