Ana içeriğe geç

Yumurta kıramayan kızlar, ampül takamayan erkekler

İlişkilerde roller mi karıştı, yoksa hayatı ortaklaşa sırtlanmayı mı unuttuk? Çocukluğumuzun o net görev dağılımlarından, modern dünyanın belirsizliğine savrulurken; sorumluluk alamayan bireylerin kurduğu yuvalar zamanla nasıl birer sevgisizlik döngüsüne dönüşüyor? Yumurta kırmaktan ampul takmaya, hayatın pratik ve duygusal sorumluluklarını paylaşabilmenin, her şeyden önce insanın kendini sevmesiyle başlayan o derin anatomisi...

Yumurta kıramayan kızlar, ampül takamayan erkekler
Akşam
16

İlişkiler üzerine keskin hükümler vermek her zaman zordur. Çünkü bir kadının ya da erkeğin kurduğu ilişkinin temeli; kültürel mirasın, sosyal çevrenin ve aile yaşantısının en az yüzde 35'lik bir yansımasıyla şekillenir. Bu ne anlama mı geliyor? Hepimiz geçmişimizin, genlerimizin ve içine doğduğumuz kültürün birer aynasıyız.

Son zamanlarda katıldığım arkadaş meclislerinde, kahve yanı sohbetlerinde hep aynı sitemkâr cümleyi duyuyorum: "Kadın ve erkek rolleri artık çok karıştı." Bu tespitin doğruluğu kişiden kişiye değişebilir elbette, ancak ortada yadsınamaz bir dönüşüm olduğu kesin.

Benim çocukluğumda evde patlayan bir ampülü hep babam takar, sızdıran bir musluğu hep babam tamir ederdi. Annemi elinde hiç tornavidayla görmedim; o benim zihnimde hep mükemmel yemekler yapan, şefkat dolu, babama olan saygısıyla sevgi gösteren bir figür olarak yer etti. Şimdiyse dönüp etrafıma bakıyorum; kadınlar neredeyse ellerinde tornavidayla gezmek zorunda kalıyor. Eşlere rica edilen en ufak bir tamirat işi bir aydan önce yerine gelmiyor, gelse bile o işi nihayete erdirip bitirici rolü üstlenmek yine kadınlara kalıyor.

Peki, yeni nesil evlilikler cephesinde durum ne? Bugün evlilik yaşı da bu birliğe yüklenen anlamlar da hayli tartışmalı. Artık mesele sadece 'kadının yemeği, erkeğin tamiratı' değil; daha temel bir yerde düğümleniyor: Hayatı paylaşmayı bilmekte.

Yirmili yaşlarının başında evlenen, ancak henüz kendi başına bir yumurta kırmayı bile öğrenememiş, hayatın pratik sorumluluklarıyla tanışmamış gençlerle karşılaşıyoruz. Üstelik bu sadece kadınlar için değil, erkekler için de geçerli. Bir evin sorumluluğunu ortaklaşa sırtlanmak yerine, taraflar birbirini anlamaktan uzaklaştığında evlerin içinde ister istemez "Eee, bu işleri kim yapacak?" kavgaları doğuyor. Birlikte büyümeyi, birbirini eğitmeyi beceremeyen bu evliliklerde sorunların biri bitmeden diğeri patlak veriyor. İşte tam bu noktada, temeldeki o paylaşım ve anlayış eksikliği, zamanla derin bir sevgisizliğe evriliyor.

Kendi hayatının pratik ve duygusal sorumluluğunu almaktan kaçan, kendiyle barışık olmayan bireyler, ne yazık ki sevgisiz ve huzursuz yuvalarda çocuk yetiştirmeye çalışıyor. Sorumluluk bilinci yüksek olanlar ise dışarıdan bu kaosu izledikçe evlilik fikrinden tamamen uzaklaşıyor...

Ya aşık olanlar ya da aşık olduğunu sananlar ne durumda? Gerçekten aşık olanlar hayatın getirdiği fırtınalara rağmen bir şekilde yol alıyor. Ancak hayatta ne istediğini bilmeyen, pusulası belirsiz ruhlar ilk virajda tökezliyor. Çünkü geçinmenin her geçen gün zorlaştığı bu modern dünyada asıl hedef; huzuru yakalamak ve küçük şeylerle mutlu olmak değil, sosyal medyadaki "zengin ve ışıltılı" hayatları izlemek haline geldi. Kendi hayatına odaklanmak yerine, başkalarının mutluluğunu çekemeyenlerin yarattığı bu toksik iklim, tüm süreçleri daha da yorucu kılıyor.

Kısacası hayat, insanın önce kendine değer vermesi ve kendini sevmesiyle başlıyor. Bir insan kendini iyi tanır ve öz değerinin farkına varırsa, hayatına ortak edeceği doğru insanı seçmeyi de becerir. Unutmamak gerekir ki; hayatta bazen birkaç doğru, büyük bir yanlışı götürmeye yetmez; önemli olan en baştan doğrularla yola çıkabilmektir.

Kaynağa Git

İlgili Haberler