Yaşamın boyunca -ama sanırım en çok çocukluğunda- seni sinsice ya da aleni biçimde tesiri altında bırakan, hunharca değiştiren ve dönüştüren, parçalayan ve birleştiren, ne kadar büyüsen de yakanı bırakmayan, paçana yapışan şeyler hakkında yazmanın epey zor ama yine de önüne geçemediğin, engellenemez bir dürtü olduğunu düşünüyorum. Yazan kişi dönüp dolaşıp o kapıları zorluyor, her ne yazarsan yazsın o eski, uzak, alacakaranlık odalarda dolaşıyor, bazen tam o erişmesi gereken yere erişiyor, bazen de nafile, yanından bile geçemiyor. Garip şekilde çabamız hep o en eski yaralara bakmak. Bütün bunlar neden oldu? Başıma gelen hayatı, bu dünyada ben olma deneyiminin neye benzediğini, benimki gibi bir yaşamın bir insana ne yaptığını anlamaya çalışmak. Bu anlama çabası, bu bitimsiz yolun sonu ne yazık ki sıklıkla büyüdüğün eve çıkıyor. Çocuğu olduğun, bu dünyaya çocuğu olarak geldiğin insanlara. Anneni, babanı, seni bu dünyaya getirip büyüten insanları ve onların ebeveynliğini anlama ve anlamlandırma çaban, garip bir şekilde ne anlatırsan anlat yarattığın hikâye evrenini sinsi sinsi dolaşıyor, izini her yere bırakıyor, neredeyse her taşın altından çocukluk çıkıyor. Eğer bunu söyleyerek abartmış olmazsam, hayattaki en acayip deneyimin birinin çocuğu olmak olduğunu ve bu ikili ilişkinin senin hayatın boyunca karşılaştığın her şeyle ilişkini -kendinle bile- dramatik bir biçimde değiştirdiğini düşünüyorum. Dolayısıyla yazan kişinin de bir arı kovanını elinde küçük bir sopayla kurcalayan çocuk gibi habire o vızıltılı yerleri kurcaladığına inanıyorum.
Anneyle her şeye rağmen kurulan bağlar
Değişken ruh hali sebebiyle aşırılıklarla dolu, fırtınalı bir hayat yaşamış, çoğunlukla deliliğin sınırlarında gezmiş bir annenin çocuğu olmak... Fransız yazar Violaine Huisman bu hassas konuyu cesaretle ele alıyor, hem de sevgi dilinden hiç ödün vermeden.
Fayn
16