Türkçe yalnızca bir iletişim aracı değildir bir hafızadır, bir düşünme biçimidir, bir medeniyet tecrübesidir. Buna rağmen bugün Türkiye’de akademik dünyanın önemli bir kısmında dikkat çekici bir çelişki yaşanıyor: Türkçe üzerine çalışan, Anadolu tarihini araştıran, Hititler’den Osmanlı’ya kadar bu coğrafyanın kültürel birikimini inceleyen bazı akademik çevreler bile Türkçeyi ‘ikincil’ bir bilim dili gibi görüyor. Bu durum yalnızca dilsel bir tercih değil aynı zamanda epistemolojik ve kültürel bir özgüven krizidir.
TÜRKÇE ‘YEREL’ ÖBÜRÜ ‘ULUSLARARASI’ MI?
Bugün birçok akademik dergide Türkçe yazılmış metinler çoğu zaman ‘yerel’, İngilizce terminolojiyle yoğun biçimde örülmüş metinler ise otomatik olarak ‘uluslararası’ kabul ediliyor. Oysa bilimsel niteliği belirleyen unsur kullanılan dil değil ortaya konulan düşüncenin özgünlüğü, yöntemi ve kavramsal gücüdür. Bir metnin içine yoğun İngilizce kavram yerleştirmek onu derinleştirmez, bazen yalnızca düşünsel eksikliği gizleyen bir perdeye dönüşür. Bu nedenle Türkiye’de bazı akademik çevrelerde görülen aşırı ‘İngilizceleşme’ eğilimi, bilimsel zorunluluktan çok sembolik prestij arzusuyla açıklanabilir.
EGEMENLİĞİN 1277’DEKİ İLANI
Bu durumun tarihsel kökleri var. Anadolu’da uzun süre Arapça dinin, Farsça sarayın ve yüksek kültürün dili olarak kabul edilmiş, Türkçe ise çoğu zaman halk dili seviyesinde değerlendirilmiştir. Ancak Karamanoğlu Mehmet Bey 1277 yılında yayımladığı ünlü fermanıyla bu anlayışa tarihsel bir müdahalede bulunmuştur:
“Şimden gerü divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden gayrı dil kullanılmaya…”
Bu ifade yalnızca bir dil tercihi değil Anadolu’da siyasal ve kültürel egemenliğin ilanıdır. Çünkü dil, devletin yalnızca konuşma biçimi değil aynı zamanda kimliği ve düşünsel yönelimidir. Karamanoğlu Mehmet Bey’in tavrı, Türkçeyi kamusal meşruiyet alanına taşıyan önemli tarihsel kırılmalardan biridir.
TÜRK MİLLETİNİN ZİHNİ!
Benzer biçimde Mustafa Kemal Atatürk de Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde dil konusunu bağımsızlığın temel unsurlarından biri olarak değerlendirdi. Ona göre siyasi bağımsızlık, kültürel bağımsızlıkla tamamlanmalıydı. Bu nedenle Türk Dil Kurumu kuruldu, Türkçenin bilim, eğitim ve düşünce dili haline gelmesi için yoğun çaba gösterildi. Atatürk’ün “Türk dili, Türk milletinin kalbidir, zihnidir.” sözü, dilin yalnızca iletişimsel değil, epistemolojik bir değer taşıdığını gösterir.
MERKEZ-TAŞRA PSİKOLOJİSİ
Bugün ise ironik biçimde Türkiye’de bazı akademik dergiler, Türkçeye mesafeli bir tutum sergiliyor. Türkçe kavramsallaştırmalar çoğu zaman ‘fazla yerel’ görülürken, ithal terminolojiye dayalı çalışmalar daha ‘modern’ veya ‘evrensel’ kabul ediliyor. Bu yaklaşım aslında merkez-taşra psikolojisinin akademik alandaki yansımasıdır. Çünkü bazı çevrelerde İngilizce artık yalnızca bilim dili değil aynı zamanda statü, aidiyet ve kültürel sermaye göstergesine dönüştü.
‘TERCÜME EDİLMİŞ BİLİNÇ’ ÜRETİYOR
Oysa dünya düşünce tarihi bunun tam tersini gösterir. Martin Heidegger Almanca, Michel Foucault Fransızca, Mikhail Bakhtin Rusça düşündüler ve kendi dillerinde dünya çapında teorik etki yarattılar. Hiçbir büyük düşünce geleneği kendi dilinden utanarak gelişmemiştir. Çünkü özgün düşünce önce kendi kültürel zemini içinde kök salar. Kendi diline güvenmeyen akademik yapı ise zamanla yalnızca tercüme edilmiş bilinç üretmeye başlar.
Türkçe ile büyük düşünce üretilemeyeceği iddiası tarihsel olarak da geçersiz. Yunus Emre en derin metafizik meseleleri halk Türkçesi ile ifade etti, Ali Şir Nevai Türkçenin Farsça’dan aşağı olmadığını savundu, Ziya Gökalp dili milletin ruhu olarak tanımladı, Aydın Sayılı ise bilim tarihini Türkçe kavramsallaştırdı. Sorun Türkçenin kapasitesi değil ona duyulan güvenin zayıflamasıdır.
AKADEMİK YABANCILAŞMA
Burada özellikle vurgulanması gereken nokta şu: Yabancı dil öğrenmek ile kendi dilini küçümsemek aynı şey değil. Bilim insanının İngilizce, Almanca veya Fransızca bilmesi gerekli. Ancak başka dilleri bilmek, ana dili değersiz görmek anlamına gelmez. Asıl sorun, bazı akademik çevrelerin Türkçeyi yalnızca gündelik hayatın dili, İngilizceyi ise ‘yüksek düşüncenin’ dili gibi görmesi. Bu yaklaşım zamanla akademik yabancılaşma üretti, toplumuyla aynı dili konuşamayan bir entelektüel sınıf ortaya çıkardı.
Sonuç olarak bugün Türkçeden korkan akademik dergilerde görülen temel kriz bilimsel değil, zihinsel. Gerçek evrensellik başka dillere benzemekle değil, kendi özgün düşünsel deneyimini insanlığa sunabilmekle mümkün. Türkçeyi küçümseyen bir akademi, yalnızca bir dili değil aynı zamanda kendi tarihsel hafızasını, kültürel özgüvenini ve düşünsel bağımsızlığını da zayıflatır. Bu nedenle Türkçeyi savunmak yalnızca dil savunusu değil aynı zamanda düşünsel egemenliği ve kültürel özgünlüğü koruma meselesidir.
