Ana içeriğe geç

'Ahlaksız' yazarın gerçek derdi: Henry Miller'ı bir de böyle okuyun

Kitapları yıllarca yasaklandı, ahlaksızlıkla suçlandı ve müstehcen yazar etiketiyle anıldı. Oysa Henry Miller'ın asıl kavgası modern insanın ruhunu kaybetmesiyleydi.

'Ahlaksız' yazarın gerçek derdi: Henry Miller'ı bir de böyle okuyun
Odatv
16

46 yıl önce, 7 Haziran 1980 günü Kaliforniya'da öldüğünde arkasında onlarca eser ve bitmek bilmeyen tartışmalar bıraktı. Aradan geçen onlarca yıla rağmen Henry Miller denildiğinde akla hala aynı etiket geliyor:

"Müstehcen yazar”

Oysa bu etiket, modern edebiyatın en büyük yanlış anlamalarından birini saklıyor.

Miller gerçekten de cinsellik hakkında yazdı. Üstelik kendi döneminin sınırlarını zorlayacak kadar açık yazdı. Kitapları yasaklandı, mahkemelik oldu, ahlaksızlıkla suçlandı. Ancak bütün bunların arkasında çok daha büyük bir kavga vardı.

Henry Miller'ın asıl meselesi modern insanın ruhunu kaybetmesiydi.

26 Aralık 1891'de New York'ta Alman göçmeni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Hayatı boyunca kariyer planlarından ve toplumsal beklentilerden uzak durdu. Bulaşıkçılık yaptı, limanlarda çalıştı, öğretmenlik ve gazetecilik yaptı. Gençlik yıllarında Amerikan Sosyalist Partisi’ne yakındı ancak hiçbir zaman disiplinli bir siyasi hareketin parçası olmadı.

Çünkü Miller'ın derdi insanın iç dünyasıydı.

1920'li yıllarda Western Union'da çalışırken modern hayatın onu boğduğunu hissetmeye başladı. Daha sonra eserlerinde "Cosmodemonic Telegraph Company" diye alay edeceği bu kurum, Miller için modern dünyanın küçük bir modeli gibiydi. İnsanlar numaralara dönüşüyor, hayat istatistiklere indirgeniyor ve ruh yerini verimliliğe bırakıyordu.

Bu yüzden bir gün her şeyi bırakıp yazarlığa yöneldi.

Hayatındaki ikinci büyük dönüm noktası ise June Mansfield oldu. Tutkulu, yıkıcı ve karmaşık ilişkileri yalnızca özel hayatını değil edebiyatını da şekillendirdi. June, Miller'ın romanlarında farklı isimlerle tekrar tekrar ortaya çıkacaktı. Eşiyle ilişkilerine dahil olan Anaïs Nin ise hem dostu hem destekçisi oldu. ABD'de yayımlatamadığı Yengeç Dönencesi'nin Fransa'da basılmasında Nin'in büyük payı vardı.

1934 yılında yayımlanan Yengeç Dönencesi, Miller'ın edebiyat anlayışına açtığı savaşın ilanı gibiydi. Roman ile otobiyografi arasındaki sınırları ortadan kaldırıyor, kendi hayatını doğrudan edebiyatın malzemesine dönüştürüyordu. ‘Otofiksiyon’ olarak tanımlanan türün öncülerinden biri kabul edilmesinin nedeni de budur. Ne var ki kitap, edebiyat tarihine ilk olarak biçimsel yenilikleriyle değil, yarattığı sansür tartışmalarıyla girdi. Açık cinsellik içeren bölümleri nedeniyle yıllarca yasaklandı ve Miller'ın adı kamuoyunda çoğu zaman bu polemiklerle birlikte anıldı. Oysa onun hikayesi sansür davalarından çok daha geniş bir yere uzanıyordu.

'Ahlaksız' yazarın gerçek derdi: Henry Miller'ı bir de böyle okuyun - Resim : 3

Çünkü onun asıl savaşı moderniteyleydi.

Miller, Amerika'yı eleştiriyordu. Kafasında Walt Whitman'ın, Emerson'ın ve Thoreau'nun Amerika'sı vardı. Karşılaştığı şey ise reklamların, alışveriş merkezlerinin, otomobillerin ve konfor bağımlılığının Amerika'sıydı.

1945'te yayımlanan Klimalı Kabus adlı kitabı günümüz şartlarında yeniden okunduğunda şaşırtıcı derecede güncel görünüyor. Miller burada Amerika'yı reddetmez. Amerika'nın kendi ruhunu kaybettiğini söyler. İnsanların yaşamaktan çok sahip olmaya odaklandığını düşünür. Ona göre modern insan özgürlüğünü baskıyla değil, konforla kaybetmektedir.

SİYASİ GÖRÜŞÜ

Miller ne klasik anlamda bir solcuydu ne de sağcı. Kapitalizmi eleştiriyordu ama komünizme de sıcak bakmıyordu. Devletlerden hoşlanmıyor, bürokrasiye güvenmiyor, örgütlü ideolojilere şüpheyle yaklaşıyordu. Onun düşünce dünyasında Nietzsche'nin etkisi hissedilir. Sürüye, kurallara ve güvenliğe inanmaz: bireye, yaşama, deneyime inanır.

Miller'ın en çarpıcı fikirlerinden biri de akış fikriydi. Modern dünya ona göre her şeyi sterilize ediyor, paketliyor ve donduruyordu. O ise hareketin ve dönüşümün peşindeydi. Bu yüzden ‘akan her şeyi’ sevdiğini söyler. Onun için önemli olan temizlik değil canlılıktır. Duran şey ölür, akan şey yaşar.

'Ahlaksız' yazarın gerçek derdi: Henry Miller'ı bir de böyle okuyun - Resim : 4

Bu düşünce yalnızca yazılarına değil resimlerine de yansıdı.

Bugün pek az kişinin bildiği bir gerçek var: Henry Miller hayatının ikinci yarısında çok sayıda suluboya ve çizim yaptı. Yazamadığında resim yapıyor, resim yapamadığında yazıyordu. Kadın figürleri, fantastik yaratıklar, maskeler ve düşsel şehirler çiziyordu. Kendisi için sanat dalları arasında hiyerarşi yoktu. Yazı da resim de aynı amaca hizmet ediyordu: Hayatı daha yoğun hissetmek.

Kaliforniya kıyılarındaki Big Sur’a taşınmasıyla bohem hayattan bilgeliğe geçişin ilk adımını atmış oldu.

1944 yılında yerleştiği Big Sur, Henry Miller'ın efsaneye dönüştüğü yer oldu. Elektrik ve su gibi temel imkanlardan uzak, inziva yaşadığı bu bölgede genç yazarlar onu ziyaret ediyor, tavsiye alıyor, saatlerce sohbet ediyordu. Beat Kuşağı'nın yükselişinde görünmeyen etkilerinden biri haline geldi. Jack Kerouac ve Allen Ginsberg kuşağı için o, özgürlüğün yaşayan sembollerinden biriydi.

Hayatı boyunca beş kez evlendi. Bir şehirden diğerine savruldu. Uzun süre hiçbir yere ait hissetmedi. Belki de bu yüzden yaşlılık yıllarında Big Sur için söylediği cümle her şeyden daha anlamlıydı:

"Hayatımda ilk kez kendimi bir yere ait hissettim."

SON İLHAM PERİSİ

Hayatı boyunca kadınlar Henry Miller'ın dünyasının merkezinde yer aldı.

1976 yılında 84 yaşındaki Miller, henüz 20 yaşındaki oyuncu ve balerin Brenda Venus ile tanıştı. Aralarındaki 64 yaş farkı nedeniyle ilişkileri çok sert eleştirilerin hedefindeydi. Ancak ikilinin hikayesi, kamuoyunun düşündüğünden farklıydı.

Brenda Venus'un anlattığına göre dört yıl boyunca birbirlerine binlerce mektup yazdılar, her hafta aynı restoranda buluştular. Miller ona kitaplar, çizimler ve uzun mektuplar gönderiyor; sanat, edebiyat ve hayat üzerine sohbet ediyordu.

Venus yıllar sonra Miller için şu değerlendirmeyi yapacaktı:

Miller'ın son mektuplarından bazıları Brenda Venus'e yazıldı. İlginç bir tesadüf olarak yazar, Brenda'dan ilk mektubunu aldığı tarihin yıldönümünde, 7 Haziran 1980'de hayatını kaybetti.

Henry Miller hala okunuyorsa bunun nedeni müstehcen bulunmuş satırları değil. Onun asıl mirası, modern insanın ruhsal açlığına dair yaptığı erken teşhisler…

O, insanların bir yıllık kazançlarını parlak otomobillere yatırmasına şaşırıyordu. Bugün aynı tutkunun ekranlar, uygulamalar ve algoritmalar etrafında yeniden üretildiğini görse muhtemelen şaşırmazdı.

Çünkü Miller'ın gözünde sorun hiçbir zaman otomobiller değildi.

Sorun, insanın canlılığını konfor uğruna feda etmesiydi.

Saliha Deren

Odatv.com

Kaynağa Git

İlgili Haberler