Güneş Enerjili Desalinasyon ve Türkiye’nin Su Güvenliği Üzerine
Dünya yeni bir dönemin eşiğinde olabilir.
20. yüzyıl büyük ölçüde petrol, enerji yolları ve sanayi rekabeti etrafında şekillendi. Ancak 21. yüzyılın en kritik başlıklarından biri giderek daha fazla “su güvenliği” haline geliyor.
Bugün iklim değişikliği, kuraklık, hızlı nüfus artışı, düzensiz kentleşme, tarımsal baskılar ve çevresel bozulmalar nedeniyle kullanılabilir tatlı su kaynakları dünyanın birçok bölgesinde alarm vermektedir. Bu nedenle geleceğin en stratejik meselelerinden biri artık yalnızca enerji değil; suya erişim meselesidir.
Belki de geleceğin petrolü büyük ölçüde “su” olacaktır.
Bu nedenle insanlık yalnızca enerji savaşlarını değil; gelecekte su krizlerini ve su kaynaklı gerilimleri de daha çok konuşmak durumunda kalabilir.
Bu yüzden "savaşmamak için! bugünden akılcı davranmak" gerekmektedir.
Son dönemde Güney Kore’de geliştirilen güneş enerjili desalinasyon teknolojileridikkat çekici bir gelişme olarak değerlendirilebilir.
Güney Kore’deki UNIST (Ulsan Ulusal Bilim ve Teknoloji Enstitüsü) araştırmacıları, güneş ışığını doğrudan kullanarak deniz suyunu daha hızlı biçimde buharlaştırabilen yeni nesil bir sistem üzerinde çalışmaktadır. Klasik desalinasyon tesislerinde genellikle yüksek enerji tüketimi gerekirken; bu yeni yaklaşım güneş ısısını doğrudan kullanarak enerji maliyetlerini düşürmeyi hedeflemektedir.
(Sistemin dikkat çeken yönlerinden biri de, desalinasyon teknolojilerinin uzun yıllardır karşı karşıya olduğu “tuz kristallerinin yüzeyi kaplaması” sorununa yönelik geliştirdiği çözümdür. Çünkü tuz birikimi zamanla sistemlerin verimini düşüren en önemli problemlerden biri olagelmiştir.Yeni nesil yüzey teknolojileri sayesinde bu sorunun azaltılması hedeflenmektedir.)
Gerçekten laboratuvar ölçeğinde elde edilen veriler, doğal buharlaşma hızının birkaç kat üzerine çıkılabildiğini göstermektedir.
Buna karşılık, elbette bugün için “bedava su” söylemleri gerçekçi değildir.
Değildir, çünkü:
- altyapı yatırımları,
- ileri teknoloji gereksinimi,
- bakım maliyetleri,
- korozyon,
- ölçek büyütme ihtiyacı,
- depolama sistemleri,
- teknik servis gereklilikleri
halen önemli maliyet başlıklarıdır.
Ancak buna rağmen, güneş enerjili desalinasyon teknolojileri gelecekte özellikle:
- kurak bölgelerde,
- kıyı kentlerinde,
- adalarda,
- afet bölgelerinde,
- merkezi altyapıya uzak alanlarda
çok önemli çözümler sunabilir.
Günümüzde Suudi Arabistan, İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri, Çin ve bazı Avrupa ülkeleri de bu alanlara ciddi yatırım yapmaktadır.
Özellikle Orta Doğu ülkeleri için deniz suyunun arıtılması artık yalnızca teknolojik değil; aynı zamanda stratejik bir güvenlik meselesi olarak görülmektedir.
Belki de geleceğin en stratejik tesisleri petrol rafinerileri değil; güneş destekli su üretim merkezleri olacaktır.
Türkiye açısından konu ayrıca büyük önem taşımaktadır.
Türkiye bir yandan ciddi bir güneş enerjisi potansiyeline sahipken, diğer yandan giderek artan kuraklık riskiyle karşı karşıyadır.
Tarım alanlarının korunması, kentlerin su ihtiyacı, enerji planlaması, göç baskıları ve sanayi üretimi birlikte düşünüldüğünde; su meselesi artık yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik ve ulusal güvenlik boyutu olan bir mesele haline gelmektedir.
Bu nedenle ben yıllardır özellikle Dicle-Fırat havzası için güçlü bir “Dicle-Fırat Suları Üst Planlama Kurulu” oluşturulmasını savunuyorum.
Böylesi bir yapının:
- bilimsel planlama,
- uzun vadeli su yönetimi,
- tarımsal verimlilik,
- bölgesel kalkınma,
- komşu ülkelerle dengeli ilişkiler,
- bölgesel barış
açısından önemli katkılar sağlayabileceğine inanıyorum.
Aynı şekilde GAP Projesi’nin tam anlamıyla tamamlanması; Trakya Ovası ve Konya Ovası projelerinin ise daha güçlü biçimde geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü su yönetimi yalnızca bugünün değil; gelecek kuşakların da meselesidir.
Öte yandan bazen akarsu yataklarına yönelik kısa vadeli ve plansız müdahaleleri gördükçe, su konusunda aşırı iyimser olmakta zorlandığımı da ifade etmeliyim. Üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olmamıza rağmen, deniz kaynaklarından ve deniz suyunun teknolojik imkanlarla değerlendirilmesinden halen yeterince yararlanabildiğimizi söylemek kolay değildir.
Bununla birlikte Türkiye’nin önemli avantajları da vardır.
DSİ gibi büyük bir kurumsal deneyimimiz bulunmaktadır.
Ülkemizde su yönetimi, mühendislik, tarım, enerji ve çevre alanlarında çalışan çok değerli uzmanlar ve bilimsel kurumlar vardır.
Dolayısıyla Türkiye;
hem su tasarrufu politikalarını güçlendirebilir,
hem de yeni nesil teknolojileri kullanarak su verimliliğini artırabilir.
Deniz suyunun arıtılması da gelecekte bu başlıklardan biri olabilir.
Kuşkusuz önümüzdeki dönemde mesele yalnızca enerji üretmek değil; enerji ile birlikte yaşamı sürdürebilecek kaynakları korumak olacaktır.
Çünkü su artık yalnızca doğal bir kaynak değil; kalkınmanın, toplumsal istikrarın ve hatta barışın temel unsurlarındanbiri haline gelmektedir.
Bu değerlendirme; daha önce güneş enerjisi, hidrojen, nükleer enerji, atık yönetimi, toprak ve sürdürülebilir kalkınma üzerine kaleme aldığım enerji ve kaynak yönetimi yazı dizilerinin devamı niteliğinde düşünülmelidir.
Umarım yararlı bulunur...
Dr. R.Bülend Kırmacı
[email protected]