Son günlerde uluslararası çevrelerde yapay zekâ ve üniversitelerin geleceği üzerine önemli tartışmalar yaşanıyor. EY-Parthenon bünyesinde Dr. Avantika Tomar tarafından kaleme alınan ve yükseköğretimde yapay zekânın sorumlu kullanımını ele alan değerlendirme bu tartışmalara bence değerli bir katkı sunmaktadır.
Asıl meseleyi baştan irdeleyelim: mesele yapay zekânın üniversitelere girip girmeyeceği değildir.
Asıl soru, üniversitelerin bu yeni döneme nasıl uyum sağlayacağıdır.
Tarih boyunca insanlık pek çok teknolojik devrim yaşadı.
Matbaanın yaygınlaşması, sanayi devrimi, elektriğin günlük yaşama girmesi, bilgisayarların ve internetin gelişmesi başlangıçta çeşitli kaygılar yarattı.
Yapay zekâ da benzer bir dönüm noktasını temsil etmektedir.
Bugün bir öğrenci saniyeler içinde bilgiye ulaşabilmekte, yabancı dilleri çevirebilmekte, karmaşık hesaplamalar yapabilmekte ve çeşitli araştırmalarda yapay zekâ araçlarından yararlanabilmektedir.
Bu gelişmeyi yasaklarla durdurmak mümkün değildir. İş, "güzel" şekilde, bitmiştir! Yapay zekanın üniversite ile olgunlaşan izdivacına toplumca tanıklık edilmiştir.
Bundan böyle asıl yapılması gereken, ezberci eğitim anlayışından muhakeme temelli bir eğitim anlayışına geçişi sağlamaktır.
Üniversite kavramı zaten evrenselliği ifade etmektedir. Üniversitelerin, bilginin özgürce üretildiği, sorgulandığı ve paylaşıldığı kurumlar olması beklenir.
Türkiye'de modern üniversite anlayışının temelleri Osmanlı'nın son dönemlerinde atılmış, Cumhuriyet döneminde bilimsel eğitim anlayışıyla önemli gelişmeler sağlanmıştır.
1961 Anayasası üniversite özerkliğini anayasal güvence altına alan önemli bir adım olmuştur. 1980 sonrasında oluşturulan Yükseköğretim Kurulu sistemi ise uzun yıllardır çeşitli yönleriyle tartışılmaktadır.
Bu tartışmaların ortak amacı aslında aynıdır:
Daha güçlü, daha özgür ve daha kaliteli üniversiteler oluşturabilmek.
Türkiye'nin başarı hikâyeleri de yok değildir.
Anadolu Üniversitesi öncülüğünde geliştirilen açık öğretim sistemi milyonlarca vatandaşımıza eğitim fırsatı sunmuştur.
Pandemi döneminde uzaktan eğitim uygulamaları ve TRT'nin desteğiyle eğitim faaliyetlerinin sürdürülmesi önemli bir deneyim oluşturmuştur.
Benzer şekilde bilgisayar teknolojilerinin ülkemize girişinde birçok teknik kavrama başarılı Türkçe karşılıklar bulunmuş, dijital altyapılar hızla yaygınlaşmış ve küçük işletmelerden kooperatiflere kadar geniş bir kesim teknolojik dönüşüme uyum sağlamıştır.
Bugün yapay zekâ konusunda da benzer bir süreç yaşanmaktadır.
Bu yeni dönemde üniversitelerin görevi öğrencilere sadece bilgi aktarmak olmayacaktır.
Bilgi artık her yerde bulunabilmektedir.
Asıl ihtiyaç;
Doğru bilgiyi seçebilen,
Eleştirel düşünebilen,
Etik karar verebilen,
Bilimsel yöntemleri kullanabilen,
Kendi kültürünü evrensel bilgiyle buluşturabilen bireyler yetiştirebilmektir.
Yapay zekâ ise elbetteçok hızlı hesap yapabilir.
Çok büyük veri kütlelerini analiz edebilir.
Ancak vicdanı,
Toplumsal sorumluluğu,
Kültürel birikimi,
İnsan sevgisini,
Adalet duygusunu,
Tek başına üretemez.
İşte bu nedenle geleceğin üniversiteleri yalnızca teknoloji merkezleri değil, aynı zamanda kültürel kalkınmanın ve bilimsel özgürlüğün merkezleri olmak zorundadır.
Türkiye'nin genç nüfusu, eğitim deneyimi, teknolojik altyapısı ve Cumhuriyet'in bilim anlayışı bu dönüşüm için önemli fırsatlar sunmaktadır.
Yapay zekâ çağında başarı, makinelerle yarışmakta değil; onları insanlığın ortak yararı için kullanabilecek kuşaklar yetiştirebilmektedir.
Çünkü geleceğin dünyasında ezberleyenler değil, düşünenler...
Tekrarlayanlar değil, sorgulayanlar...
Ve en önemlisi, ezber değil muhakeme kazanacaktır.
Not: Bu yazının hazırlanmasında EY-Parthenon bünyesinde Dr. Avantika Tomar tarafından yükseköğretimde yapay zekânın sorumlu kullanımına ilişkin yapılan değerlendirmelerden esinlenilmiş ve konu Türkiye'nin eğitim ve kültürel kalkınma perspektifi içinde ele alınmıştır.bk
Dr. R.Bülend Kırmacı
[email protected]