Yüksek faiz ortamı ve finansmana erişimde yaşanan güçlükler nedeniyle şirketlerin en büyük gündemi artık yatırım yapmak değil, nakit akışını sürdürebilmek oldu. Üretimin devamı için gerekli olan işletme sermayesine ulaşmak bile her geçen gün daha zor hale geliyor.
Eğer sanayici, üretimden elde edeceği getiriyi gayrimenkul gelirinde ya da faizde buluyorsa, burada yalnızca şirketlerin değil kaynak tahsisinin de bozulduğunu kabul etmek gerekir. Üretim yerine rantın daha cazip hale geldiği bir ekonomide yatırım iştahının zayıflaması kaçınılmazdır.
Ekonomi yönetiminin enflasyonu düşürme hedefi kuşkusuz büyük önem taşıyor. Fiyat istikrarı sağlanmadan sürdürülebilir büyüme mümkün değil. Ancak bunun kadar önemli bir başka gerçek daha var. Üretim altyapısının kalıcı biçimde zarar görmesi de Türkiye’nin göze alabileceği bir maliyet değil.

Ekonomiye ilişkin tartışmalarda çoğu zaman rakamlar konuşur. Ancak bazen tek bir sanayicinin kurduğu birkaç cümle sayfalar dolusu verinin anlattığını çok daha çarpıcı biçimde özetler.
Geçtiğimiz günlerde EKONOMİ gazetesinin yeni merkezini ziyaret eden bir iş insanıyla sohbet ettik. Bu iş insanımız hem tüketiciye dokunan ürünler üreten önemli bir sanayiciydi hem de o sektörün çatı derneğinin başkanıydı. Anlattıkları, haziran ayında açıklanan ve bir hafta önce bu köşeye de konu olan İstanbul Sanayi Odası Türkiye İmalat PMI verilerinin sahadaki karşılığı gibiydi. Bir anlamda PMI verilerinin arkasındaki insan hikayesini anlatıyordu.
“İçeride rekabet artıyor, dışarıda fiyat tutturamıyoruz... Nakdin dönmesinin bu kadar zor olduğu bir dönem olmadı. Bizden küçülmemiz, gerekirse varlık satmamız isteniyor” diyordu.
Aslında bu sözler yalnızca birkaç firmanın yaşadığı sıkıntıyı anlatmıyor, Türkiye sanayisinin içinde bulunduğu yapısal sıkıntıyı ve dönüşümü de gözler önüne seriyordu.
Veriler alarm veriyor
Haziran ayında PMI endeksi 47,1’e gerileyerek yeniden belirgin daralma bölgesine indi. Böylece imalat sanayisinde faaliyet koşullarındaki bozulma üst üste 27’nci aya ulaştı. Üretim geriliyor, yeni siparişler azalıyor, ihracat yeniden ivme kaybediyor, firmalar istihdamı ve stoklarını azaltıyor. Sanayici geleceğe daha temkinli bakıyor.
Veriler bize bunu söylüyor. Sahadaki üretici ise bunun nedenlerini anlatıyor.
Yüksek faiz ortamı ve finansmana erişimde yaşanan güçlükler nedeniyle şirketlerin en büyük gündemi artık yatırım yapmak değil, nakit akışını sürdürebilmek oldu. Üretimin devamı için gerekli olan işletme sermayesine ulaşmak bile her geçen gün daha zor hale geliyor.
Eyvah! Sanayi kültürümüz kayboluyor
İş insanı ile konjonktürel sorunları konuştuk ama sohbetimizde beni en fazla etkileyen cümle ise daha derin bir soruna işaret ediyordu. “Sanayi kültürünü kaybediyoruz,” diyordu iş insanımız.
Bu cümle ilk bakışta belki biraz abartılı gelebilir. Ama bence üzerinde fazlasıyla durmaya değer.
Türkiye, uzun yıllar boyunca büyük fedakarlıklarla güçlü bir üretim ekosistemi oluşturdu. Hem de bunu çeşitliliği gözeterek yaptı. Tek bir endüstride yoğunlaşmadı. Birçok işletme ikinci, hatta üçüncü kuşağa ulaştı. Üretim bilgisi, tedarik zincirleri, yetişmiş insan kaynağı ve ihracat ağları uzun yılların birikimiyle oluştu.
Ancak bugün üretmek her geçen gün daha zor hale gelirken, üretmemek bazı durumlarda daha kazançlı hale geliyor.
İş insanının verdiği örnek oldukça çarpıcıydı. “Fabrikasını kiraya veren, üretim yapmaktan daha fazla kazanıyor” diyordu. Hal böyleyse niye onca zahmete girilip üretim yapılsın ki?
Bu yalnızca bireysel bir tercih değil. Ekonomi açısından önemli bir sinyal. Eğer sanayici, üretimden elde edeceği getiriyi gayrimenkul gelirinde ya da faizde buluyorsa, burada yalnızca şirketlerin değil kaynak tahsisinin de bozulduğunu kabul etmek gerekir. Üretim yerine rantın daha cazip hale geldiği bir ekonomide yatırım iştahının zayıflaması kaçınılmazdır.
Benzer bir durum sanayi arsalarında da yaşanıyor. Üretim için ayrılması gereken alanlar giderek daha pahalı hale geliyor. Bu da yeni yatırım kararlarını zorlaştırıyor.
Kur artık tek başına çare değil
Sohbet sırasında dikkatimi çeken bir başka nokta ise kur konusuydu. Uzun yıllardır ihracatçıların en önemli talebi rekabetçi kurdu. Ancak bugün birçok sanayici bu tartışmanın ötesine geçmiş durumda. İş insanımız da gazetedeki sohbette, “Kur 60 lira olsa bile ne ifade edeceğini bilmiyoruz” diyordu.
Bu söz aslında önemli bir zihniyet değişimini gösteriyor. Çünkü artık sorun yalnızca kur seviyesi değil. Verimlilik, teknoloji, finansman maliyetleri, enerji giderleri, ölçek ekonomisi ve üretim yapısının bütünü rekabet gücünü belirliyor.
Sanayicinin Çin örneğini verirken sıraladığı başlıklar da bunu anlatıyordu. Çin’in küresel pazarlardaki gücünün arkasında üretim gücü, fiyat avantajı, kalite, güçlü finansman olanakları ve agresif ticaret politikaları gibi faktörler vardı. İş insanımız doğrudan dillendirmedi ama benim bu listeye bir de teknoloji ve inovasyon kapasitesini eklemem gerekir.
Yani küresel rekabet artık sadece ucuz iş gücü ya da düşük kurla kazanılmıyor.
Bu nedenle yalnızca kur tartışmasına sıkışan bir rekabet stratejisinin başarı şansı giderek azalıyor. Dönüşüm gerçekleşmezse, Türkiye yalnızca dış pazarlarda değil, kendi iç pazarında da pahalı bir üretim ülkesi haline gelebilir.
Sanayisizleşme kader değil
Geçen hafta geniş bir şekilde analiz ettiğimiz PMI verilerinin asıl uyarısı da burada yatıyor.
Üretimdeki yavaşlama artık geçici dalgalanmalarla açıklanabilecek bir durum olmaktan çıktı. Siparişlerdeki zayıflama, yatırımlardaki isteksizlik ve istihdamdaki gerileme, üretim kapasitesinin zaman içinde aşınabileceğine işaret ediyor.
Ekonomi yönetiminin enflasyonu düşürme hedefi kuşkusuz büyük önem taşıyor. Fiyat istikrarı sağlanmadan sürdürülebilir büyüme mümkün değil. Ancak bunun kadar önemli bir başka gerçek daha var. Üretim altyapısının kalıcı biçimde zarar görmesi de Türkiye’nin göze alabileceği bir maliyet değil. Nitekim İSO Başkanı Erdal Bahçıvan’ın da vurguladığı gibi, Türkiye’nin ne enflasyonla mücadeleden vazgeçme ne de sanayi ekosistemini zayıflatma lüksü bulunuyor.
Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca büyümenin yavaşlaması değil; üretim yapmanın cazibesini koruyup koruyamayacağımızdır. Yani sanayisizleşme riskidir. Tanım olarak sanayisizleşme sanayi sektörünün toplam hasıla içindeki payının azalmasıdır. Kaçınılmaz bir son mudur? Yoksa önlenmesi gereken bir kabus mudur? Bence kabustur. Çünkü gelişmiş ekonomiler için sorun olmayabilir ama bizim gibi henüz sanayileşmesini tamamlayamamış olanlar için ciddi tehdittir.
Bir fabrikanın kapanması yalnızca üretimin durması anlamına gelmez. Birikmiş bilgi kaybolur, yetişmiş iş gücü dağılır, tedarik zincirleri zayıflar ve yeniden ayağa kalkmak yıllar alır.
PMI gibi bazı rakamlar alarm veriyor. “Sanayi ruhu kayboluyor” diyen sanayicilerin anlattıkları ise alarmın neden çaldığını gösteriyor. Bundan sonrası, üretimin yeniden cazip hale gelmesini sağlayacak yapısal adımların atılıp atılmayacağına bağlı.