Ana içeriğe geç

Şeytanın en büyük hilesi ve eğitim tartışmamız

Eğitim uzmanı Abdulbaki Değer, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in 'Çocukların geçmiş kavgası yapmadan bütün tarihsel mirasa sahip çıkmaları gerekir' sözlerini değerlendirdi. Bakan Tekin'inin ifadelerini eleştiren Değer 'Barışma temalı çağrı paradoksal biçimde yeni bir cepheleşmenin dili içinde ifade bulmaktadır' uyarısı yapıyor.

Şeytanın en büyük hilesi ve eğitim tartışmamız
Karar
16

Çeşitli vesilelerle eğitimi gündem etmekte fayda var. Bu vesileler eğitim üzerine ne düşündüğümüzü, nasıl düşündüğümüzü açığa çıkarıyor; eğitim tasavvurumuzun sınırlarını, meseleleri hangi kavramlarla konuşabildiğimizi ve daha da önemlisi hangi soruları hiç soramadığımızı görünür kılıyor. Özellikle yetkililerin açıklamaları bu açıdan son derece önemli. Bu açıklamalarda dile getirilenlerin yanında sessiz bırakılanlara, satır aralarında görünmez kılınanlara ve tartışmanın sistematik biçimde dışında tutulanlara da dikkat kesilmek gerekiyor. Zaten bir söylemin temel hatları söylenenlerin yanında söylenmeyenler de hesaba katılınca belirginleşir. Dolayısıyla yetkililerin ve kurumların eğitime ilişkin açıklamaları, alanı nasıl kavradıklarının, hangi meseleleri problem olarak gördüklerinin ve hangi meseleleri daha baştan tartışma dışına ittiklerinin de göstergesidir.

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in son açıklamaları da bu çerçevede ele alınmayı hak ediyor. Söz konusu açıklamalar Bakanlığın önceliklerini gösterdiği gibi Türkiye’de eğitim tartışmasının hangi eksende yürüdüğünü ve hangi eksende bilinçli ya da bilinçsiz biçimde tıkandığını da gösteriyor. Bu nedenle konumlanışımızı sadece söylenenlerin doğruluğu veya yanlışlığı üzerinden ayarlayamayız. Söylenenlerin bizi hangi gerçekliğe yönelttiği ve hangi gerçeklikten uzaklaştırdığı odağımızda olmak durumundadır.

Bakan Tekin, çocukların ‘geçmiş kavgası’ yapmadan bütün tarihsel mirasa sahip çıkmaları gerektiğini belirterek müfredat değişikliklerini bu amaç doğrultusunda gerçekleştirdiklerini ifade ediyor. Kendi öğrencilik yıllarında ders kitaplarının aylarca gelmediğini, öğrencilerin sınıflara odun taşıdığını hatırlatıyor; bugün ise kitapların eğitim yılının ilk günü sıralarda hazır bulunduğunu, okulların fiziksel standartlarının önemli ölçüde yükseldiğini söylüyor. Muhalefetin okul yemeği üzerinden yürüttüğü eleştirilere karşılık da son yirmi yılda yüz binlerce derslik yapıldığını, sınıfların dijital altyapıyla donatıldığını belirterek bu yatırımların görülmesi gerektiğini ifade ediyor.

Bu tespitlerin önemli bir kısmına itiraz etmek mümkün değil. Türkiye’nin eğitim altyapısı, özellikle son yirmi yılda ciddi bir dönüşüm geçirdi. Derslik sayısı artı, ücretsiz ders kitabı uygulaması başarılı bir şekilde yürürlükte, teknolojik donanım belirli bir standardın üzerine çıkarıldı, eğitimin kronik sorunları arasında yer alan pek çok fiziksel eksiklik büyük ölçüde giderilmiş durumda. Bu gelişmelerin bir kısmı tarihsel sürecin doğal sonucu olmakla birlikte, önemli bir kısmı da hükümetin politikalarıyla bağlantılıdır. Bunu görmezden gelmek, gerçeğe karartma uygulamaktır.

Ancak tam da burada gözden kaçırılmaması gereken birkaç temel husus var.

Birincisi ve belki de en önemlisi, Sayın Bakanın “geçmiş kavgası” olarak özetlediği meseledir. Çünkü bu mesele, yalnızca müfredatta yapılacak birtakım değişikliklerle çözülebilecek pedagojik bir tartışma değil; modernleşme tarihimizin, özellikle de Cumhuriyet döneminden itibaren farklı biçimlerde devam eden medeniyet ve kimlik geriliminin eğitim alanındaki yansımasıdır. Bu nedenle ifade edilen husus hayati önemdedir. Ancak modernleşme hikâyemizin mihverinde yer alan bu meselenin gündelik siyasetin çekişmesinde veya etkisi son derece tartışmalı müfredat değişikliklerine sıkıştırılması en iyimser ifadeyle içini boşaltmaktır. Zaten bu tip hayati meselelere ilişkin atılan adımların önemli bir kısmı maalesef sembolik düzeyde kalmıştır. Eğitim alanında ne kurumsal yapı ne de onu var eden zihniyet dünyasını hedef alan yapısal bir dönüşüm gerçekleştirilememiştir. Diğer taraftan, geçmişle barışma çağrısı olarak sunulan söylem, kullandığı dil itibarıyla geçmişle hesaplaşmanın farklı bir evresini çağrıştırmaktadır. Barışma temalı çağrı paradoksal biçimde yeni bir cepheleşmenin dili içinde ifade bulmaktadır.

İkincisi, eğitimin temel krizinin fiziksel altyapı eksikliğiyle değil okul formu ve onu mümkün kılan tarihsel-toplumsal koşulların başkalaşımıyla bağlantılı olmasıdır. İstikrarlı bir şekilde süregelen nitelik ve memnuniyetsizlik problemimizin kök bağlantıları da buradadır. Nitekim eğitimin maddi koşullarındaki tüm iyileşme çabaları, nitelik sorununu ortadan kaldırmıyor. Tersine çoğu zaman bu sorunun üzerini örten bir kamuflaja dönüşüyor. Eğitim sisteminin karşı karşıya olduğu esas kriz budur ve gerçekçi olmak gerekirse bu krizin fiziksel altyapı, teknik donanımla sahici bir irtibatı da yoktur.

Üçüncüsü ise siyasetin doğasına ilişkindir. Kimsenin yapılan hizmetler nedeniyle yöneticilere teşekkür etmek mecburiyeti olamaz. Veya muhalefetin muhalefet etme biçimini iktidarın kabul standardına uydurma zorunluluğundan da bahsedilemez. Dolayısıyla hükümetin eleştiriden muafiyet talebi de muhalefetin tartışmayı teknik-tali alanlardaki eksiklikleri abartması veya ideolojik-politik alandaki kısır çekişmelere sıkıştırması da meseleyi sığlaştırdığı gibi mevcudun muhafaza ve müdafaasına hizmet ettiği not edilmelidir.

Bu şekildeki bir tartışma, eğitimde temel meseleleri düşünmeyi sistematik biçimde engelleyen operasyonel bir işlev görüyor. Tarafların eğitim tasavvuru bakımından ayrıştıklarını söylemek mümkün değil. Mevcut okul yapılanmasında bir problem görmüyorlar, çözümü daha fazla yatırım yaparak güçlendirmekte görüyorlar. Okulun kendisini, üzerine temellendiği kabulleri, tarihsel-toplumsal dayanaklarını sorgulama ihtiyacını hissetmiyorlar. Alanın teknik detaylarını, dekoratif unsurlarını sorun eden kavrayışta derin bir uzlaşı var ki mevcut düzeneğin can suyu bu uzlaşıdan temin ediliyor.

Dolayısıyla bu tarz gündemler çoğu zaman anlamlı bir tartışma olmaktan çok, yapısal sorgulamayı görünmez kılan sahte müdahaleler olarak not edilmeli. O yüzden taraflar arasındaki gerilim, toplumda iki farklı eğitim anlayışı var ve bunlar çatışıyor çağrışımı yapıyor. Oysa çatışan şey farklı eğitim tasavvurları değil; aynı paradigma/düzen içinde kimin egemen olacağıdır. Gerçek bir eğitim tartışması yaptığımızı zannederken sadece mevcuda olan mahkûmiyetimizin düzeyi artıyor, olası alternatif arayışların/okumaların/çözümlerin önüne görünmez setler çekiliyor. Israrla üzerinde durmamız, sorgulamada ciddiyet göstermemiz gereken şey okul içi palyatif tedbirler değil karikatüre dönüşen okulun kendisidir ve şüphesiz okulu karikatüre çeviren tarihsel-toplumsal gerçekliktir.

Modern okul, belirli tarihsel şartların ürünüdür. Aynı yaş grubundaki bireyleri aynı mekânda toplayan, zamanı standartlaştıran, bilgiyi merkezîleştiren ve başarıyı tek tip ölçütlerle değerlendiren bu model, sanayi toplumunun ihtiyaçları doğrultusunda ortaya çıkmıştır. Bugün ise bilgi üretim biçimleri, çalışma hayatı, teknolojik imkânlar, öğrenme pratikleri ve toplumsal ilişkiler köklü biçimde değişmiş olmasına rağmen okul lokasyonuna indirgenmiş eğitim sistemi büyük ölçüde aynı tarihsel varsayımlar üzerinden işlemeye devam etmektedir.

İşte esas kriz tam da burada ortaya çıkmaktadır.

Bugün eğitim alanında yaşadığımız sorunların önemli kısmı okulun üzerine kurulduğu tarihsel-toplumsal zeminin çözülmüş olmasından kaynaklanmaktadır. Zaman, mekân ve insan tasarımıyla ilgili bir mühendislik faaliyetinden bahsediyoruz. Esasında akredite edilmiş bir yaşam biçimi ve buna uygun bireylerin yetiştirileceği geniş çaplı bir biyopolitik ile karşı karşıyayız. Bu düzeneği kendisini kuşatan ekosistemle birlikte düşünmek ve bu ölçekte yaşanan çözülmeyi görmek yerine, dijital çağın akışkan gerçekliği içinde merkezî, hiyerarşik ve standartlaştırılmış eski yapıyı onarmaya çalışıyoruz. Elbirliğiyle hayatımıza kasteden bir direnç odağına canlılık atfediyoruz.

Alanla temasımızı yitirmiş durumdayız, alanı içine alan hayatın kendisiyle irtibatımızın sıhhati de tartışmalıdır. Zira bu şartlar içerisinde böyle gündemlerimizin olmaması icap ederdi. Biz kimiz, neredeyiz, bulunduğumuz yerin hususiyetleri neler, ne olmak istiyoruz, ne olmak istediğimize nasıl karar veriyoruz, olmak istediğimiz şeyi niye olamadık, niye olamıyoruz, olmak istediğimiz şeyi nasıl hayata geçireceğiz, bunun yolu yordamı nedir? Eğitimin, okulun bununla bağı, bağlantısı nedir, nasıl olmalıdır? Alanın teknik-tali düzenlemeleri bu geniş ölçeğin içinde neye karşılık geliyor.

Baudelaire “Şeytanın en büyük hilesi, insanları onun var olmadığına inandırmaktır” demişti. Biz başarısızlığı yeniden üreten sistematiği çözüm diye dolaşımda tutarken bir hileye kurban gittiğimizi de fark edemiyoruz. “Hangi içerik, hangi müfredat?” gibi sorulardan önce perspektifimizi, ufkumuzu genişleten daha geniş ve büyük sorularla yüzleşmeye ihtiyacımız var. Bu sorularla yüzleşmediğimiz sürece odun taşınan sınıflardan akıllı tahtalı sınıflara geçmiş olmamız, tarihsel ömrünü tamamlamış bir yapının dekorunu yenilemekten öteye geçmeyecektir.

*Abdulbaki Değer, Özgür Eğitim-Sen Genel Başkanı.

Kaynağa Git

İlgili Haberler